2026 Davos Zirvesi, “diyalog” söylemlerinden çok daha fazlasını ifşa etti: Kurallara dayalı küresel düzenin fiilen sona erdiğini. ABD, bu düzeni açıkça terk ettiğini ilan ederken; Kanada gibi orta ölçekli devletler, gücün mutlaklaştığı bir dünyada insan haklarını ve egemenliği nasıl savunabileceklerinin arayışına girdi. Bugün mesele, eski düzenin geri gelip gelmeyeceği değil; yeni düzende hakikatin mi yoksa çıplak gücün mü belirleyici olacağıdır.
Davos’un Hafızası ve Hakikatin Bedeli
Davos, uzun yıllardır küresel elitlerin kendilerini “dünyanın vicdanı” olarak sundukları bir sahne oldu. Ancak bu sahnenin, hakikat dile getirildiğinde ne kadar daraldığını gösteren bir an hâlâ hafızalardaki yerini koruyor. Davos’taki “one minute” çıkışının üzerinden on yedi yıl geçti.

29 Ocak 2009’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e hitaben, Gazze’de öldürülen Filistinli çocukları hatırlatarak dile getirdiği sözler, yalnızca bir diplomatik gerilim değil; küresel düzenin gerçek reflekslerinin açığa çıktığı bir kırılma anıydı. Erdoğan’ın sözlerinin moderatör tarafından kesilmeye çalışılması, hakikatin o salonda ne kadar tahammülsüz karşılandığını gösteriyordu. “One minute” çıkışı, bir söz alma ısrarından ziyade, hakikatin geri alınmasıydı. Ve bu çıkış, “Bundan sonra bir daha da Davos’a da gelmem” diyerek salonu terk etmesiyle tamamlandı.

Bu hadise, kurallara dayalı küresel düzenin hangi hakikati konuşup hangisini susturduğunun sembolik bir özeti olarak hafızalara kazındı. Filistin meselesinde insan haklarının nasıl kolaylıkla askıya alınabildiği, o an bütün çıplaklığıyla görünür olmuştu.
Aradan geçen yıllarda Davos değişmedi; fakat dünya değişti. Bugün artık mesele, hakikati dile getirdiği için susturulmak değil. Bu kez küresel güçler, hakikati kendileri ilan ediyor: Eski düzen sona erdi.
İşte 2026 Davos Zirvesi, tam da bu nedenle bir kırılma anı olarak kayda geçti. Amerika Birleşik Devletleri, bu düzeni artık savunmayacağını açıkça ilan ederken; Kanada gibi orta ölçekli devletler, güç siyasetinin hâkim olduğu bir dünyada insan haklarını ve egemenliği nasıl koruyabileceklerini tartışmaya açtı. Davos bu kez hakikati bastırmadı; fakat onu çıplak güç diliyle ifade etti.
Bu noktadan sonra soru şudur:
Hakikati dile getirdiği için dışlananların dünyasından, hakikati yalnızca güçlülerin tanımladığı bir dünyaya mı geçiyoruz?
Davos’ta Konuşulanların Gerçek Yüzü
Dünya Ekonomik Forumu’nun bu yılki Davos toplantıları, resmî tema olarak “Diyalog Ruhu”nu öne çıkarsa da, kürsülerde yankılanan asıl mesele çok daha sarsıcıydı: küresel düzenin çözülüşü.

Bir yanda Amerika Birleşik Devletleri, Trump yönetimiyle birlikte artık kuralları savunan değil, onları askıya alabilen bir güç olarak konuşuyor. Diğer yanda Kanada Başbakanı Mark Carney, “eski düzen geri gelmeyecek” diyerek bu çözülüşü kabul ediyor; ancak yerine sadece güç ilişkilerinin hâkim olduğu bir dünya koymayı reddediyor.
Bu tablo, uluslararası ilişkiler literatürünün klasik sorusunu yeniden gündeme taşıyor:
Güç mü hukuku belirler, hukuk mu gücü sınırlar?
Ve bu sorunun merkezinde artık soyut ilkeler değil, insan haklarının bizzat kaderi yer alıyor.
ABD Kurallar Döneminin Bittiğini Açıkça İtiraf Ediyor
Trump yönetimi adına Davos’a taşınan söylem, diplomatik inceliklerden arındırılmış bir hegemon beyanı niteliğindedir.
“Davos’a statükoyu korumaya değil, ona karşı koymaya geldik” ifadesi, Amerika’nın artık kurallara dayalı düzenin taşıyıcısı olmak istemediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu yaklaşımın temel varsayımları nettir:
Bu noktada önemli olan, bu söylemin doğruluğu ya da yanlışlığı değil; açıklığıdır.
ABD artık insan haklarını, serbest ticareti veya çok taraflılığı “evrensel değerler” olarak değil, çıkarla örtüştüğü sürece geçerli araçlar olarak görmektedir.
Bu, uluslararası hukuk açısından tehlikeli ama dürüst bir kopuştur.
Zira örtük çifte standartların yerini, artık aleni bir güç siyaseti almaktadır.
Kanada’nın Çıkışı – Güçsüzlerin Sessizliği Kırılıyor
Kanada Başbakanı Mark Carney’nin konuşması ise aynı tabloyu bambaşka bir yerden okumaktadır.
Carney, kurallara dayalı düzenin “kısmen bir kurgu” olduğunu kabul ederken, bu kurgunun en azından hesap verebilirlik ve öngörülebilirlik sağladığını hatırlatıyor.
Asıl çarpıcı olan şudur:
Carney, bu düzenin çöküşünü bir yas vesilesi değil, ahlaki bir yüzleşme anı olarak tanımlıyor.
Václav Havel’in “yalan içinde yaşamak” metaforunu Davos kürsüsüne taşıması, yalnızca tarihsel bir alıntı değil; günümüz uluslararası sistemine yöneltilmiş doğrudan bir eleştiridir.
Zira bugün birçok devlet, artık işlemediğini bildiği normları savunur gibi yaparak, gerçekte güç karşısında sessiz kalmayı tercih etmektedir.
Carney’nin önerdiği “değer temelli realizm”, insan hakları açısından önemli bir eşik sunar: Haklar, sadece beyanlarla değil; dayanıklılık, stratejik özerklik ve ekonomik kapasiteyle korunabilir.
İnsan Haklarının Yeni Sorusu – İlke mi, Kapasite mi?
Bugün insan hakları savunusunun karşı karşıya olduğu temel sorun şudur:
Haklar evrensel olabilir, ancak korunmaları evrensel değildir.
Küresel sistemin bu yeni evresinde:
• Gücü olmayanın hukuku zayıflıyor,
• Ekonomik bağımlılık, siyasi sessizliğe dönüşüyor,
• İnsan hakları söylemi, maliyeti olan bir tercih haline geliyor.
Bu durum özellikle orta ölçekli ve çevre ülkeler için ciddi bir ikilem doğuruyor.
Çünkü hegemonik güçlerin açıkça “çıkar” konuştuğu bir dünyada, insan haklarını savunmak artık riskli bir pozisyon anlamına geliyor.
Tam da bu nedenle, insan hakları ile egemenlik arasındaki bağ yeniden düşünülmelidir.
Egemenlik artık yalnızca sınırları korumak değil; baskıya direnebilecek bir iç güç inşa etmek demektir.
Tabelalar İndi, Hakikat Ortada
Davos 2026, küresel düzenin sona erdiğini ilan eden bir zirve olarak kayda geçmiştir.
ABD, kuralları terk ettiğini saklamıyor.
Kanada gibi ülkeler ise, gücün mutlaklaştığı bir dünyada ilkenin tamamen yok olmaması için yeni yollar arıyor.
Artık mesele eski düzenin geri dönüp dönmeyeceği değildir.
Mesele, yeni düzenin hangi değerler üzerine kurulacağıdır.
Eğer yeni dünya yalnızca güç dengelerine dayanırsa, insan hakları kaçınılmaz olarak ikinci plana itilecektir.
Ancak güç, ilke ve sorumlulukla birlikte düşünülürse, daha adil bir düzen ihtimali tamamen ortadan kalkmış değildir.
Bugün asıl cesaret, eski hikâyeleri tekrarlamakta değil; hakikati adlandırmakta, kapasite inşa etmekte ve ilkeyi bedeliyle savunmakta yatmaktadır.
Tabelalar camdan indirildi.
Şimdi soru şu:
Yerine ne asacağız?
Suriye, Gaziantep'te konsolosluk açacak
14.02.2026
Nijer: Savaşa hazırlanıyoruz
14.02.2026
cennet’ten notlar ay’ı RESUL UZAR 20.02.2026