"Padişahların nefisleri, kuvvetlenip bir ejderha gibi olurlar, onlarla konuşup onların dostluğunu iddia ile mallarını kabul edenler mutlaka onun keyfine göre konuşur hatırları hoş olsun diye, onların sözlerinin aksini söyleyemez."
(Mevlânâ Celaleddin Rumi, Fihi Ma Fih)
Türkiye’de otoriter anlayış ve otoriter siyaset sanıldığının aksine sadece bir iktidar değil, toplumsal bir zihniyet sorunudur. Bu nedenle salt iktidar değişimi otoriter siyaset anlayışını tek başına değiştiremez. Toplumsal sorunlar, salt iktidar değişimi ile ortadan kaldırılamaz. Otoriterlikle mücadele etmenin en zor yönü, toplumuma sinmiş ve onay görmüş otoriter zihniyettir. Siyasal otoriterliğin bu kadar kolay ve yaygın kabul görmesinin altında toplumun siyasal anlayışını oluşturan otoriter zihniyettir. Kuşku yok ki, toplumun siyasal genlerini oluşturan otoriter anlayışla köklü bir hesaplaşmaya girmek gerekir.
Muhafazakar ve milliyetçi siyasal eğilimlerin güçlü olduğu toplumlarda otoriterlik giderek güçlenir ve yaygınlaşır. Türk toplumu da yapısal olarak muhafazakarlık ve milliyetçilik eğiliminin güçlü olduğu bir toplumdur. Muhafazakarlık ve milliyetçilik, diğer ideolojilerin içine sızma ve kodlarını bozma konusunda çok başarılıdırlar. Bu anlamda Türkiye’de bu eğilimlerin dışında kalan siyasal akımlar kolaylıkla muhafazakar ve milliyetçiliğin etki alanına girmektedir. Nitekim son zamanlarda yaşadıklarımız, Türkiye’nin iktidarı ve muhalefetiyle, milliyetçiliğin baskın olduğu bir atmosferin egemen olduğunu gösteriyor.
Türk siyasetinin demokratikleşmesi, Tek Parti faşizmin kurumsallaştırdığı merkezi ve otoriter anlayışın izlerini ve oluşturduğu siyasal zihniyeti silmekle mümkün olacaktır. Aslında sadece sorun Tek Parti Dönemi değil, bu dönemde dahil otoriterliği meşrulaştıran siyasal akıldır. Bu siyasal akıl toplumda etkinliğini sürdürdüğü müddetçe otoriter rejimlerin etkin olma ihtimali vardır. Zaman zaman toplumun askeri darbelere verdiği destek, bir anlamda otoriter zihniyetin toplumdaki etkisi ve meşruluğu ile ilgilidir. " İnsan doğasına aykırı bir şekilde düşünceyi tektipleştirme çabası, dinin farklı coğrafyalarda çapraz, döllenmeyle aşacağı tarihsel eşikleri birer engele dönüştürür. Hiçbir ekol, zamanın eşiğini aşıp yeni bir aşamaya geçmenin ön şartı olan 'farklı fikirlerin birbiriyle çatışmasını bir gelişim modeli olarak görme' erdemine erişemez. Muhalif olan dalaletle / sapkınlıkla suçlanır; dinen de siyaseten de boğulur. " ( Şaban Ali Düzgün, 21. Yüzyıl İçin Din, Otto yayınları s: 43-44)
Türk siyasetini demokratikleştirmek amacında olan zihin, bu kültürün içine sinmiş ve bütün siyasal akımları etkileyen zihniyetin kodlarına yönelmesi gerekir.
Böyle bir çaba var mı? Büyük ölçüde hayır. Siyasiler bu çabayı göstermek yerine ondan yaralanmayı yeğlemektedir. Burada önemli sorumluluk aydın ve alimlere düşmektedir. Aydın ve alimler, siyasal iktidarın veya güç odaklarının baskısına maruz kalan toplum kesimlerinin yanında yer almalı, hukuk mücadelesine omuz vermelidir. Kuşkusuz bu noktada en önemli sorun aydın ve alimlerin siyasal iktidarla bütünleşmeleridir. Sivil alanda bulunmaları gereken İslamcı aydınların en önemli sorunlarından biri siyasal iktidarla bütünleşmeleridir.
Türk siyaset kültürünün otoriter ve merkeziyetçi yapısını son 20 yıl ile sınırlandırmak, sosyolojik değil ideolojiktir. Tek Parti faşizmini ve toplumda yer alan otoriterliği gözden kaçırmaya dönük bir siyasal hamledir. Öyle görülüyor ki asıl sorun toplumun genlerinde yer etmiş otoriter siyasal akıldır.
Öte yandan, her iktidar otoriterliğe içkindir. Türkiye'deki iktidar da bu yönden eleştirilmelidir. Her eleştiri ve uyarı mutlaka kötüdür anlayışından süratle uzaklaşmak gerekir. Uyarıcı, yol gösterici eleştirilerden yaralanmak gerekir.
İktidarları otoriterliğe sapmaktan koruyacak mekanizmaları ve hukuksal düzenlemeleri yapmak gerekmektedir. Çünkü "Otoritenin olduğu her yerde yönetimin güce dayanması ve gücün kutsanması çürümenin tepeden başlamasının nedenidir. Bu nedenle otoritenin kendisini de sınırlayan ' etik çerçevede bir adalet ve hukuk düzeni' çürümeyi önleyici bir işlev görür. " ( Şaban Ali Düzgün, 21. Yüzyıl İçin Din, Otto yarınları, s: 68)
Otoriterlik toplumsal kriz dönemlerinde ortaya çıkar. " Toplumsal krizin yükselişin ana göstergeleri şunlardır:
1- Adaletin yokluğu ve hukukun işlevine kaybetmesi,
2- Haksızlığın yaygınlaşması,
3- Hukuk ihlallerinde cezaların işlevini yitirmesi, caydırıcı olmaktan uzaklaşması,
4- Haklının değil, güçlünün öne çıkması,
5- İnsanların konumlarının adalet arayışı önünde belirleyici olması,
6- Nepotizmin, torpilin ve liyakatsizliğin artmasıdır.
"Mele”, “mütref” ve “müstekbir” Kur'an da tahakkümü iktidar odaklarının davranışlarını açıklamak kullandığı kavramlardır.
Otoriter yönetimlerin en önemli özelliği, bu baskıyı hukuk, eğitim ve iktidar aracılığı ile yürütmesidir. Böyle bir durumda hukuk adaletin, eğitim bireyi geliştirmenin, siyasal iktidar özgürlüğün garantisi olmaktan uzaklaşmıştır. Otoriterliğin yaygın olduğu toplumlarda radikalizm yükselen bir değer haline gelir. Radikal bir militanın en büyük özelliği, kendi kendini yeterli görmesi, düşüncelerinden asla taviz vermemesi ve başka düşüncelerden yaralanıp ödünç almayı reddeden kibridir.
Otorite korkuya ve baskıya dayandığında, buna koşut olarak isyana açık hale gelir. İktidar ve devletin görünen gücü içten içe çürümeyi de getirir. Keyfilik toplum üzerinde büyük bir öfkeye neden olur. Bu durumda yönetilenler otoritenin bir şekilde zayıfladığını veya elverişli koşullar oluştuğu anda isyan ederler. Hatta yönetimin otoriteye dayandığında yönetilenler gelecek bir dış müdahaleye de direnmezler. Bunu otoriter ve zorba iktidarın gidişi için bir imkan olarak görürler. Irak ve Libya olaylarını böyle okumak gerekir.
Sultan'a, saraya ve siyasal iktidara bağlı ulemanın işlevi farklılaşmış, hakikati aramanın ve toplumun sesi olması gereken ulema, siyasal iktidarın sesi haline gelmiş, yapılan adaletsizlikleri meşrulaştıran bir konuma gelmiştir. Bu İslam tarihindeki en önemli kırılmalardan biridir. Siyasal iktidarların uygulamalarını denetleyip eleştiren ve uyaran ulema tipinden, siyasal iktidarın yaptıklarını meşrulaştıran bir söylem üreten ulema tipine geçilmiştir. Siyasal iktidar açısından ulemanın sisteme entegrasyonu büyük bir engeli ortadan kaldırmıştır. " Hatırlayalım; Orta Çağ Avrupa'sında toplum üç sınıf olarak katmanlaşmıştı. Savaşanlar/ hükmedenler ( Bellatores) , dua edenler yahut ruhban sınıfı ( Oratores) ve Emekçiler (Laboratories) . Dua edenlerin görevi, böyle bir hiyerarşiye emekçileri razı etmekti. Dinin meşrulaştırıcı bir iş gördüğü düzen alt üst edildiğinde doğal olarak din de alt üst olacaktır. Fransız devriminin sloganı tam da buna işaret etmektedir: ' Son kral son papazın bağırsaklarıyla asılacaktır.' ( Şaban Ali Düzgün, 21. Yüzyıl İçin Din, Otto yarınları, s:72) Toplumsal eşitsizlikleri meşrulaştıran din, zaman içinde insanlarını da dinden uzaklaştırır. Çünkü özgürlük dini eşitsizlikleri meşrulaştıran bir işlev üretmeye başlanmıştır.
Otoriterliğin en önemli kaynaklarından biri de dini temel alan otoriterliktir." Dini gelenek içinde özgürlük, tahakkümü bir güç olarak hareket etmeye başladığında, hiçbir zaman farklı görüşlere sahip olma özgürlüğü olarak görülmez. Farklı bir görüş ileri süren olursa, toplum dışı ilan edilir ve tarihin dışına itilir. Bireyin başkalarını da dinsel anlamda kurtarma inancı ( başkalarının düşüncelerini kendininkine göre hizalama,) beraberinde baskıyı ve zorbalığı getirir. Bizden olanlar ve olmayanlar ayırımı şeklinde kendini gösteren bu üstenci bakış ve dinsel kibir, dini bir hakikat arayışı olmaktan çıkarır ve sistematik biçimde amacını imha eden bir kuruma dönüştürür. " (Şaban Ali Düzgün, 21. Yüzyıl İçin Din, Otto yayınları s: 40) Bu zihniyet farklı siyasal görüşlerin ve dini yorumların önündeki en büyük engeldir.
İslam dünyası derin bir kriz içinden geçmektedir. Bu kriz her defasında otoriterliği yeniden üretmektedir. " Bu derin kriz içinde; ortak bir amaç yaratma kapasitesi çökmüş; politik kutuplaşmalarla yegane uzlaşma zemini olan kamusal alan çatışan kimliklerle yok edilmiş; uzlaşı kültürünün yerini otoriter devlet aygıtları almıştır. Otoriter siyasal kültürün sonucu olarak kimlikler arası gerilim ve ırkçılık ortak yaşam alanını esir almış, küresel ya da bölgesel güç arzusu, işbirliği mekanizmalarını dumura uğratmıştır" ( Şaban Ali Düzgün, 21. Yüzyıl İçin Din, Otto yayınları, s: 21)
İslam dünyasının karşılaştığı krizlerden özgürlüğü değil de otoriterliği yeniden üreterek çıkması toplumun siyasal mirasıyla ilgilidir. Otoriterliği, merkeziyetçiliği, güvenliği öne alan bu siyasal miras; müzakereyi, katılımı, şurayı öne alan ‘Medine Vesikası’nı temel alarak yeniden üretilmeli ve dönüştürülmelidir. Sorun salt iktidarla sınırlı olmayıp toplumsal zeminle ilgilidir.
Gardaş Ülke Özbekistan AHMET SEMİH TORUN 28.01.2026
Otoriterlik YUSUF YAVUZYILMAZ 01.02.2026
Tahammül, Tahammülsüzlüğe Bile... MUSTAFA ATILGAN 28.01.2026
ABD Terörü ve Rızanın Çözülüşü BEKİR BERAT ÖZİPEK 04.01.2026
maduro madara olunca! MUSTAFA AKMEŞE 08.01.2026
Ağaçlar Ayakta Ölür OSMAN YURT 05.01.2026
Kavramı Taş Diye Atanlar KADİR ÇİÇEK 26.01.2026
Hayal Kırıklıkları ve Gerçekler YUSUF YAVUZYILMAZ 10.01.2026