metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Haberler / Söyleşi

Arif Dülger ile Yaşar Kaplan anısına söyleşi

07.01.2026

 

Vefatının 3. Yılında merhum Yaşar Kaplan'ı rahmetle anarken, mesai arkadaşı Arif Dülger ile  Düşünce Atlası/Lacivert Dergisi’nde yapılan (Mart-2023) söyleşiyi Merhumun anısına yayınlıyoruz. / Hertaraf Haber

-Rahmetli Yaşar Kaplan ile üniversite yıllarında tanıştınız, dönemin ruhu ve Kaplan’ın fikir-kültür dünyasındaki kıymeti hakkında neler anlatmak istersiniz?

-İstanbul İnşaat Teknik Lisesi’nde yatılı olarak tahsilimi sürdürdüğüm günlere (1977-1981) tekrar bir göz attığımda taşradan gelen bir çocuğun gurbet, yalnızlık ve parasızlık dolayısıyla sevgi, şefkat ve ilgi arayışlarına sarınarak hayatı tanımaya, hayatı yenmeye çalıştığını görüyorum. O genç, galiba bunu başardı da. Düşünüyorum da, bu başarımın altında edebiyat, sanat ve düşünce türü eserlerle ve bunlara ilgi duyan çevrelerle haşir-neşir olmam vardır desem mübalağa olmaz. Hayatta başarılı olmanın ön şartı, insanları ve çevrenizi sağlıklı bir biçimde algılayıp tanımaktan geçer. Ortaokulu, Pınarhisar’da okurken Din Dersi öğretmenimiz olan Yakup Küçüker’in teşvik ve yönlendirmeleriyle, tür ayırımı yapmaksızın okumaya başladım. Olaylara ve insanlara önyargılı yaklaşmamayı, peşin hükümlü olmamayı bize öğreten bir hocamızdı Yakup Küçüker. Bunlardan şiire nasıl geçtim tam bilemiyorum. Yukarda andığım psikolojik ortamın da etkisiyle kendimi en iyi bir biçimde şiir kitaplarında bulduğumu sanıyorum. Ülkemizin içinde bulunduğu sosyo-kültürel ortam ise tam bir kaos hâliydi. 12 Eylül Askeri Müdahalesi toplumun her kesiminin üzerine balyoz gibi inmişti. Özgürlüklerin kısıtlandığı, güven ortamının olmadığı bir ortam, anti-demokratik ve baskıcıcıydı hâliyle. Toplum bir cinnet halini yaşıyordu âdeta desek abartmış olmayız. Her türden anarşi ve ölüm kolkola geziyordu ortalıkta. Anne-babalar akşam evlatlarının eve sağ-sâlim dönüp dönemiyecekleri endişesiyle yaşıyorlardı her gün. Televizyon haberleri o gün kaç kişinin teröre kurban gittiğini saymakla başlıyordu. Ben yatılı lise yıllarımda bunları yaşarak üniversiteye adımı attım. Üniversitedeki bölüm tercihim bile mesleki ve teknik bir okulda okumama rağmen toplumsal olayların da etkisiyle toplum yönetimine kaymıştı. Siyasal Bilimler Fakültesi’ne bu eğilimlerle girdiğimde askeri müdahale yapılmış ve demokrasinin bozulan ayar ve saatleri tekrar çalıştırılmaya başlanmıştı. Özal’lı yılların başlamasına az kalmıştı. İşte böylesi bir sosyo-kültürel ortamı müteakiben, şâir dostum Süleyman Çelik’le fakülte yıllarında aynı öğrenci evini paylaştığımız sıralarda, şiir çevremiz ve çizgimizin de uzun yıllar müştereklik arz edeceğini bilmiyorduk elbette. Süleyman Çelik, şiire benden önce başladığı gibi edebiyata yatkınlıkta ve yetkinlikte de her zaman benden bir adım daha ileride olmuştur. Kendisiyle ortak ilgilerimiz, ortak edebiyat ve sanat dostları, faaliyetleri ve tanışıklıklarını da beraberinde getirdi. Yaşar Kaplan’la da ilk diyaloğumuzu 1982 yılında birlikte ve fakat ayrı ayrı mektupla yazışarak kurduk. Şiir alanında ilk ciddi yönlendiricimiz Yaşar Kaplan olmuştur. Düşünce, fikir, ahlak ve ekonomi alanında temel esasların sarsıldığı bir içtimâi ortamda tutunduğumuz bir ip olmuştu Yaşar Kaplan ve çıkardığı düşünce-edebiyat dergisi. Yaşar Kaplan fırtınalı bir ortamda gemimizin kaptanıydı. Düşünce ve fikir dünyasında ayaklarımızı yere nasıl basacağımızı, nasıl basmamız gerektiğini onun yönlendirici çabaları ve tavsiyeleri sayesinde öğrenmeye başladık diyebilirim. Toplumsal ve bireysel olarak itiraz ve isyan duygularına koşut olarak, bir nevi öğretmenlik vazifesini üstlenen Yaşar Kaplan ve 10 yıl boyunca çıkardığı Aylık Dergi, islâmi düşüncenin edebiyat dahil her alanda varolma ve topluma hâkim olma mücadelesinin bir başka adıydı. Aylık Dergi tecrübemiz, daha sonra Ayane, Kayıtlar, Kardelen, Düş Çınarı, Edebiyat Ortamı,  İslami Edebiyat, Kırağı, Özülke vb. dergilerle kurduğumuz ilişkilerin sağlam zemini oldu bence.

- Aylık Dergi, hem birçok ismi yetiştirdi hem de dönemin olaylarına karşı özel bir tavır aldı. Bugünden baktığınızda derginin önemini ve o günlerdeki hikâyesini nasıl hatırlıyorsunuz?

-Yaşar Kaplan, hayatı boyunca ve yazdığı eserlerde esasen ‘hakikatin’, insanı yalnızlaştıracağını savunmuş bir öncü edebiyatçımızdır. Devrimcidir, sorgulayıcıdır, yol açıcıdır, müteharrik, tavizsiz ve mücadelecidir her yönüyle. İslâmcı diye nitelenen edebiyatın 80’li yıllardaki müstesna dergilerinden biridir Aylık Dergi. Deneme, hikâye ve eleştirel yönleri ağır bassa da şiirin ayrı bir yeri vardır Dergide. Şiir Özel Sayısı ve soruşturmalarıyla dikkat çekmiştir zamanında.Bu sebepten, islâmi düşünce eğilimindeki yeni kuşağın etrafında toplandığı önemli bir dergi olmuştur Aylık Dergi. Çok sayıda genç şâir ve yazarın (ilk aklıma gelenler Necati Polat, Ahmet Kekeç, Cafer Turaç, Ali Sali, Şakir Kurtulmuş, Süleyman Çelik, Hicabi Kırlangıç, İbrahim Eryiğit, Hüseyin Bektaş, Üzeyir Sali, Sıtkı Caney, Selim Erdoğan, Arif Dülger, İsmail Karakurt gibi) tanınmasına imkân sağlamıştır diyebiliriz. Gençlerin yanında orta kuşaktan, kendini yetiştirmiş yazar ve sanatçılara da (Mevlüt Ceylan, Osman Sarı, Mehmet Ay, Metin Önal Mengüşoğlu, Murat Kapkıner, Mustafa İuslamoğlu, Metin Demirci, Nurettin Durman, Orhan Kuyu gibi) sayfalarında yer vermiştir. Seksenli yıllarda bir elin parmaklarını geçmeyen edebiyat dergilerinden biriydi, Aylık Dergi. Yaşar Kaplan yönetimindeki dergide kimi zaman akideye ilişkin ehl-i sünnet özel sayısı gibi, edebiyat alanında şiir özel sayısı gibi özel sayılar, ilginç soruşturmalar yayınlanırdı. Yaşar Kaplan’ın, İslâmi Analiz adlı bir internet sitesinde yer alan şu ifadeleri onun bireysel ve sanatsal hikâyesine ışık tutar diye düşünüyorum: “..Susarak bir hüzün büyüteceğiz. Ve susarak yazacağız bu destanı biz. Gurbet bazılarını boşaltır, bazılarını doldurur. Her iki halde de hem birey, hem toplum için hayırlı bir ayıklanma söz konusudur. Biz kendi ülkemizde de vatan hasreti çekerek yetişmiş bir neslin mensubuyuz. Sanatçı, esas itibariyle kendi toplumunda da gurbeti yaşayan ve hasreti hiç bitmeyen kişidir. İnsan okumamakla neler kaybetmekte olduğunu ancak okumaya başladıktan sonra anlayabilir.” Aylık Dergi için, Pakdil Usta’nın ‘Ey insan seni savunuyorum, sana karşı’ anlayışının bir devamı denilebilir. Yaşar Kaplan gibi ‘parlak bir zekâ ve yüksek edebî zevk sahibi’ bir insanı anlatmak apayrı bir mevzu.

-1985 baskısı Demokrasi Risalesi adlı kitabı sonrası 3 yıl hapis yatıyor. Nedir bu kitabı tehlikeli yapan(!) özellikler? Kaplan’ın hapishane yıllarına ve açılan davalara bakışı nasıldı?

-Gerek Demokrasi Risalesi’nin yazıldığı dönem ve gerekse postmodern darbe de denilen 28 Şubat 1997 askeri müdahale günlerinde Yaşar Kaplan’ın yazdığı yazılar, düzenin yerleşik ve müstebit çevrelerini rahatsız etmişti şüphesiz. Ama asıl önemlisi, İslâmcı edebiyatın 1980’li yıllardaki ünlü isimlerinden olan Yaşar Kaplan’ın hikâye, deneme ve eleştiri yazılarını kendi adı yanında müstear (Zeytin Refref, Kevser Elgin, Mümin İslamsever) imzalarla Edebiyat Dergisi, kurucusu olduğu Aylık Dergi ve Bu Meydan dergilerinde sergilediği orijinal tavrı, sivri dili ve Kur’an mesajını önceleyen fikrî titizliği ile hem müslüman çevrelerin geleneksel anlayışlarını sarsan, itiraz eden, sorgulayan yanı idi.

İktibas Dergisi’nin 1998 yılı Temmuz ayına ait bir sayısında yayınlanan ve “Allah’ı Bırakıp Kullarını Rabb Edininler” başlıklı yazısı Yaşar Kaplan’ın hayatını şekillendiren düşünce dünyasını yansıtması bakımından çok anlamlıdır. Burada bunu zikretmeden geçemeyeceğim. Kaplan’a göre; “Kur'an düşünce sisteminin temelini, tevhid inancı oluşturur. Bütün peygamberlerin temel ve öncelikli görevi de, insanları tevhid inancına çağırmak, insanların kulluk edilmeye layık tek varlık olan Allah'ı tanımaları gerektiğini anlatmak ve Allah'ı bırakarak başkalarına kulluk etmelerine engel olmak için tebliğ ve irşadda bulunmak, gerekirse tevhid inancı uğrunda hicreti ve cihadı göze almaktır”. Bu doğrultudaki hayatı ve yazılarıdır ki Yaşar Kaplan’ı unutuluşlara, sürgünlere, mapushanelere ve gurbete sürüklemiştir.

Bu yanına kurulu düzenin hak ve hukuk anlayışına da ironik göndermeler yaptığı Demokrasi Risalesi adlı kitabındaki fikirler de eklenince, bir dönemin zihniyet prangası 163. Madde duvarına çarpması kaçınılmazdı. DGM tarafından, 6 yıl 3 ay hapis cezasına bu kitap yüzünden çarptırıldı. 3 yıla yakın Bursa E Tipi Cezaevi ve Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde yattı.  Benim gerek yargılama sürecinde gözaltı ve hapis dönemlerinde ve gerekse cezaevi sonrası dönemde şahit olduğum kadarıyla tavır ve düşüncelerinden hiçbir ödün vermedi. Pişmanlık emaresi göstermedi. Vefatından sonra ardından bazı yazarların yazılarında dikkat çektiği gibi, ‘..medeni cesareti çok yüksekti, pervasızdı’. Bu üslûp ve dil bazı çevreleri oldukça rahatsız etti ve giderek dışlanmasına, gözden kaçırılmasına, yok sayılmasına yol açtı. Gurbette vefatı ve cenazesinin yurda getirilmesiyle tekrar hatırlandı. Cenazesine devletin üst düzey katılımı ve ilgisi (TBMM Başkanı Sayın Prof. Dr. Mustafa Şentop, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın,  Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, eski Meclis Başkanı Bülent Arınç, eski-mevcut bazı vekiller), yazar ve sanatçı dost ve tanıdıklarının şehadetleri yanında defin yerinin Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın tensip ve talimatları doğrultusunda İstiklâl Marşımızın yazıldığı mekân olan Tâceddin Dergâhı haziresi olması ile uğurlanışı ve ölümü vesilesiyle hatırlanışı yazar Süleyman Arslantaş’ın ifadesiyle ‘görkemli’ ve bir dönem verilen cezalara karşı bir cevap oldu.

(Arif Dülger)

-12 Eylül sonrası devlet görevinden istifa ediyor, kitap nedeniyle hapse giriyor, 28 Şubat sürecinde davalar açılıyor, müstear isimlerle yazmaya devam ediyor, Nisan 1999'da Almanya'ya gidiyor, burada dergicilik faaliyetlerini sürdürüyor. Son röportajında da dergi çıkarma aşkının devam ettiğini öğreniyoruz. Siz de Aylık Dergi günlerinde beraberdiniz. O dönemin gençleri kimlerdi, Kaplan’ın mücadele tutkusu hakkındaki gözleminiz nedir?

-Yaşar Kaplan’ın Demokrasi Risalesi’nden dolayı Bursa Cezaevi’ne girmesi üzerine Aylık Dergi sahipliğini üstlenen İrfan Can’la birlikte Hicabi Kırlangıç, Orhan Kuyu, Mustafa İslamoğlu, Metin Demirci, Ömer Çelik ve Arif Dülger’in de aralarında bulunduğu bir grup genç dostu dergi çalışmalarına omuz verdiler. 1988 yılına kadar dergi yayınını çeşitli maddi zorluklarla devam ettiren bu isimler, tahliyesinden sonra Dergi’yi kendisine teslim etmişlerdir. Bir önceki sorunuzda Kaplan’ın karakterinin temel özelliklerine değindiğim gibi mücadelesinin haklılığına tam inanmış, bu uğurda son nefesine kadar üretmeyi ilke edinmiş, belli bir cemaate ve gruba mensup olmayan, bağımsız, tek kişilik bir ordu gibi mücadele azmi ile kuşanmış, muvahhid bir müslüman, titizlikte emsâline az rastlanır bir kalem erbabı, fikir adamı ve entelektüel bir insandı. Allah rahmet etsin, mekânı Cennet olsun.

-Fikir yazılarının yanı sıra dönemin öncü diline sahip bir öykücü kendisi. Nuri Pakdil mesela, “İdris’in İdris” adlı öyküsüne Edebiyat dergisinin bir sayısını ayırmış. Hem Pakdil ile ilişkisini soralım hem de Türk edebiyatında bu alandaki kabulü ve dönemin eleştirileri hakkında neler söylemek istersiniz?

-“İdris’in İdris” adlı öyküsü hepimizin bildiği gibi Nuri Pakdil yönetiminde çıkan ‘Edebiyat Dergisi’nin bir sayısında müstakilen yayınlanmış bir öyküdür. Bu bile Pakdil Usta ile Yaşar Kaplan ilişkisini anlatmaya yeter de artar bile. Fakat zıt kutupların birbirini itmesi gibi bu iki edebiyat ve fikir adamının mizaçları dolayısıyla bu edebiyat yolculuğu nihâyete erdi bir noktadan sonra. Fakat, ölüm ve kader-i ilâhi,  ikisinin de rûhi ve düşünce yakınlıklarına mâni olamadı ve aynı mekânda kıyameti beklemeye yoldaş-arkadaş kıldı onları.

İdris’in İdris, uzun bir hikâye. Felsefe öğretmeni olmasına rağmen, kadrosuzluktan, tabiat şartlarının çetin olduğu kırsala, doğup büyüdüğü köye ilkokul öğretmeni olarak atanan bir öğretmenin memleket evlâtlarına bir ışık olabilme, bir insan kazanabilme, toprağa bilgi ve hikmet tohumu atma çaba ve idealini anlatıyor, ana hatlarıyla eser. “Bilgi, toprağa saçılmış tohum gibidir. Tohum toprağını bulduğunda, bilgi de gönlünü bulduğunda coşar” çünkü. Yazara göre, öykü kahramanının bilge diyebileceğimiz annesinin diliyle ‘Nebîlerin sırrı budur. İdris Nebînin sırrı budur’. Anne hasreti de yoğundur, hikâye izleği boyunca. Öykü kahramanı esasen, sürgün içinde sürgün yaşayan biridir. “Önce insan toprağa sürgün edildi Rahman eliyle.” İnsan ruhuna prangalar vurulmuştur, taşımakta zorluk çektiği ağırlıklar vardır yüreğinde. Bu yüzden, “..sürgün üstüne sürgün yemişiz. Sürgün içinde sürgün: İçimiz bizde sürgün, biz içimizde.” Dahası, “herkes kendi içine sürgün. Terkedilmeye, yalnızlığa sürgün.” Öykü kahramanının dilinde ifadesini bulan tanımıyla, “İnsan, forsadır.” Nihâyetinde, “İnsan bunaldığı yerden huzur bulacağı yere göç etse de, nere giderse gitsin, kaderiyle gider.” İdris öğretmenin kader yolculuğunun anlatımı, yazarın kendi hayatının, düşünce ve ideallerinin anlatımıdır bir bakıma bu uzun hikâye. Kitap, iki uzun hikâyeden oluşuyor. Kitaba adını veren ilk öykü olan İdris’in İdris’e bir irfan atlası dense yeridir. Türk dilinin devrimcisi ve inanca bağlanmanın ustası Nuri Pakdil tarafından çıkarılan Edebiyat Dergisi’nin 1979 Ocak sayısı tamamen bu öyküye ayrılarak yayımlanmış ve edebiyat çevrelerinde ilgiyle karşılanmış. Hoş, Yaşar Kaplan, bazı edebiyat çevrelerinde ısrarla görülmek istenmeyen bir imza olsa da, eserleri ve hayat mücadelesiyle Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı içinde kendine sarsılmaz bir yer edinmiş ve bugün öykücülüğümüzün ana damarlarından biri haline gelmiştir.

-Hayatının son dönemine baktığımızda muhafazakâr kesimin (İslâmi câmia da diyebiliriz) vefasızlığından, kıymet bilmezliğinden yakındığını görüyoruz. Ayrıca gençliğindeki bazı radikal görüşlerini sorguladığı söylendi. Bir özeleştiri dönemine girmiş miydi, kitaplarının yeniden yayımlanması karşısında neler hissetti, Türkiye merkezli düşüncesi ne durumdaydı, Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor muydu?

-Elbette düşünüyordu, kendince dönüş şartlarının uygun hâle gelmesinin bekliyordu. Ama, buna ecel ve menhûs hastalığı müsaade etmedi,

Yalnızca 28 Şubat’ın değil, hayatının her safhasında bir ‘cesur kalem’ olan, ‘vatanına hasret giden’ Yaşar Kaplan, bildiğim, tanıdığım kadarıyla hiç umutsuzluğa kapılmadı, vefâsızlıktan şikâyet etmedi, zorluklar, yoksunluklar karşısında pes etmedi. İltica etmek zorunda kaldığı Almanya’da ülkesini hiç unutmadı, ülkesini hep sevdi, ülkesinden ve insanından ümidini hiç kesmedi. ‘Türkiye Sevdası’ tüm benliğini kapladı, sürgün ve gurbette geçen hayatının son yıllarında. Bu meyanda ciltler tutacak kadar notlar aldı, öykü, günlük, mektup türünde yazılar ve denemeler kaleme aldı. Çok şükür bu günyüzü görmemiş notları ve çalışmaları kardeyi İbrahim Kaplan ve hayatının her döneminde kendisinin en büşük maddi ve mânevi destekçisi, tilmizi Dr. Cengiz Kalkan tarafından vefatının hemen akabinde, defninden birkaç gün sonra Almanya’ya gidilerek yaşadığı gurbet evinden alınarak muhafaza altına alındı.

‘Demokrasi Risalesi’ adlı kitabından dolayı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 80’li yılların ortalarında 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan, mahkeme kararlarına istinaden Bursa ve Ankara hapishanelerinde mahpus kalan Yaşar Kaplan, döneminin önemli düşünce ve edebiyat dergisi Aylık Dergi’yi, büyük fedakârlıklarla, 10 yıl boyunca çıkardı. Aylık Dergi, nedense bazı mahfillerce hâlâ görmezden geliniyor. Yazdığı yazılardan ve düşüncelerinden mütevellit, aleyhinde açılan davalar sebebiyle ülke dışına çıkan ve uzun süredir yurt dışında yaşamak zorunda kalan öykücü Yaşar Kaplan’ın memleket insanına duyduğu hasretle yazdığı gurbet hikâyelerini merak ediyor, kendisinin ait olduğu topraklarda ülke insanını anlattığı, ideallerini yansıttığı hikâye ve diğer çalışmalarının yayınlanmasını bekliyoruz. Bu bizim hakkımız. Kendisini sevenlerin, yolunu gözleyen yakınlarının hakkı.

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Mehmet Sani | 09.01.2026 20:05
Allah rahmet etsin ...