Dünya tarihinde, kırılma noktası olarak gösterilecek günleri yaşayan şahitleriz. Yaşlı yeryüzü böyle dönemeçleri bağrında nadiren ağırlar. Bizler bugün yeni bir sabahın eşiğinde dururken, zamanın sarkaç gibi nasıl yer değiştirdiğini anlamak için tarihin büyük kırılma anlarına bakmalıyız. Çünkü bugünün mağrur güçlerinin geçmişteki zayıf ve çaresiz toplumları da aynı döngünün birer parçasıydı. Güneşin kimin üzerine doğacağını, milletlerin bu kritik günlerde gösterdikleri refleksler belirler. Şimdi gelin beraberce bu döngüyü görmek için geçmişe doğru bakalım.
16. Yüzyılın Aynası
16. yüzyılda Memlûklular haritadan silinmiş, Safeviler ağır darbe almıştı; dünya tek kutuplu bir Türk devletinin yönetimindeydi. Daha doğuda Çin; kıtlık ve isyanlarla boğuşuyor, bir düzen tutturamıyordu. Kuzeyde Rusya henüz küçük prenslikler halindeydi ve büyük bir devlet olmak için ilk adımlarını atıyordu.
Batıda ise, gelecek dönemin aktif oyuncusu olacağının işaretlerini veren Avrupa kıtası Habsburgları, Alman ve İspanyol kolları ile kıta çapındaki güçlerine rağmen, Osmanlı ile karşılaşmayı hayal edebilecek kapasitede değildi. Amerika kıtasındaki madenlerin de dahil olduğu sömürgelerinden yüklü miktarda gümüş elde ediyorlardı. Fransa, İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerden ihtiyacı olan kumaş, tahıl, silah gibi ürünleri ithal ederken ve bitmek bilmez dini ve siyasi savaşlar için paralı askerlerine maaş olarak dağıtırken devasa gümüş stokları piyasada akın akın tedavüle giriyordu. Kısıtlı mal karşısındaki bu neredeyse sınırsız gümüşün, bütün Avrupa'da enflasyona tsunami etkisi yapması ve halkı sefalete sürüklemesi kaçınılmaz oldu.
19. yüzyılın sonlarına kadar ortada tek bir Almanya devleti yoktu. Onun yerine Kutsal Roma İmparatorluğu'nun küllerinden kalan, birbirleriyle rekabet eden 300'e yakın irili ufaklı Alman prensliği, dükalığı ve krallığı (Prusya, Bavyera, Saksonya vb.) vardı. İşte bu parçalanmışlık içinde Alman düşünürler (özellikle Johann Gottfried von Herder ve Johann Gottlieb Fichte) şu soruyu sordular: "Bizi bir araya getirecek ortak bir devletimiz yoksa, bizi tek bir millet yapan şey nedir?" Cevabı "kanda, soyda, dilde ve kültürde" buldular. Böylece yekpare bir Almanya'nın temellerini attılar.
Fransa ise henüz tek bir anadili konuşabilen bir ulus devlet değildi. Fransızca konuşabilenler sadece saray ve aristokrat kesimdi. 1539 yılında Kral 1. François, Villers-Cotterêts Fermanı'nı yayımlayarak o zamana kadar kilisenin ve mahkemelerin ortak dili olan Latince yerine Fransızcayı resmi devlet dili ilan etti. Halk ise Oksitanca, Bretonca, Baskça, Alsasça, Korsikaca gibi tamamen farklı bölgesel diller veya yerel lehçeler (Patois) konuşuyordu. Lyon’daki bir köylü ile Marsilya’daki bir balıkçı birbirini anlamıyordu. Paris’teki bir burjuva ise hiçbirini anlamıyordu. Bu ülke bir krallıktı ama bir ulus değildi. 1789 Fransız Devrimi döneminde Fransızcayı akıcı konuşabilen halkın oranı %10’u geçmiyordu. Fakat Fransız Devrimi'nin akabinde, ülke genelinde ortak bir lisanla ulusun omurgasını kurma girişimi başlatıldı. Çıkarılan yasalarla; askerlik vasıtasıyla erkekler, okullarda ise sadece Fransızca eğitim verilerek çocuklar ve anneler ortak bir lisanda buluşturuldu ve ulusça kenetlenme yoluna gidildi.
Dönemin İngilteresi; temel gelir kaynağı yün ve kumaş ticareti olan, gümüş taşıyan İspanyol gemilerini yağmalayarak kazanç sağlamaya çalışan, kraliyet muhafızları ve düzensiz milislerden başka ordusu bulunmayan, kralının tüm geliri Osmanlı'nın tek bir vilayetinden gelen vergi kadar olan kendi halinde bir ada devletiydi. Fakat denizlerde hakimiyet kurmanın gelecekte parlayacak bir yıldız olduğunu anlamış ve donanma hazırlamaya girişmişti.
Avrupa daha düne kadar; birbirine düşman yüzlerce prensliğin yer aldığı, kralların feodal beylere söz geçiremediği, dükalıkların birbirini yok ettiği, yüzyıllarca bitmeyen savaşlarla birbirini kıran ve köylülerin konuştuğu lisanları bile belli olmayan yoksul bir kıtaydı. İngiltere’de 19. yüzyıla kadar devam eden "Wife Selling" (boşanma masraflarıyla uğraşmamak için eşlerini pazarda satma) geleneği, kadınların cadı damgasıyla diri diri yakılması, 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarına kadar kız öğrencilerin üniversitelere kabul edilmemesi gibi yozlaşmalara burada hiç girmeyeceğiz.
Kurumsallaşan Avrupa ve Savaş Mekanizması
Avrupa, feodalizmin ve kralların zayıflığı yüzünden gücü tek bir kişiye teslim etmemeyi erken öğrendi. Kralın gücü kiliseyle, soylularla (Magna Carta gibi) ve yükselen burjuva (tüccar) sınıfıyla sınırlandırıldı. Güç dengelenince devlet yapısı kişilerden bağımsız kurumlara, yasalara ve kurallara emanet edildi. Kral deli de olsa, zayıf da olsa tıkır tıkır işleyen bakanlıklar, mahkemeler ve meclisler sistemi, bürokratik bir mekanizma oluşturarak devletin çökmesini engelledi.
Avrupa, kendi zayıflığından, kaosundan ve fakirliğinden kaçabilmek için; parayı yöneten, kurallarla işleyen, kişilerden bağımsız, acımasız ama aşırı organize, mekanik bir devlet aygıtı icat etti. Yüzyıllarca bitip tükenmek bilmeyen savaşlar, kralların halktan daha fazla vergi toplaması ihtiyacını doğurdu; bu vergileri kuruşu kuruşuna takip etme mecburiyeti de büyük bir finansal bürokrasi ve arşiv sisteminin kurulmasına önayak oldu. Coğrafi keşiflerle zalimce sömürülen halklardan gelen altın, gümüş ve hammadde gibi servetler içeriye akarken bankacılık, şirketler hukuku ve borsa gibi kurumsal yapıları zaten hazırdı. Sanayi Devrimi'nin temelini atan bu yapılanma, yakın tarihte onları baskın bir güç haline getirdi. Siyaset bilimci Charles Tilly’nin de dediği gibi: "Savaş devleti yarattı, devlet de savaşı." Avrupa'da zayıf yapılar elendi; ayakta kalanlar ise sürekli savaş baskısı altında adeta "çelikleşmiş", kurumsal refleksleri zirveye oynamış yırtıcı devletlere dönüştüler.

Gizlenen Gerçekler ve Batı’nın Tarih Yazıcılığı
Tarih eğitimi ve tarih yazıcılığı; derlenip toplanmış ve ulus haline gelmiş halkların gurur duyacakları bir geçmiş tasarlamak üzere, köklü bir taraflılığı ve algı farkını barındıran “Avrosantrizm”i, yani ‘Avrupa Merkezli Tarih Anlayışı’nı kurguladı. Avrosantrizm, Batı'daki genel tarih eğitiminin temel hastalığıdır. Bu anlayışa göre dünyanın merkezi Avrupa'dır; tarih Antik Yunan ve Roma ile başlar, Orta Çağ karanlığıyla devam eder; Rönesans, Reform ve Coğrafi Keşifler ile zirveye ulaşır. Bu kurguda Osmanlı İmparatorluğu ile diğer büyük ve kadim Türk devletleri, insanlık tarihinin kurucu ve dönüştürücü bir aktörü olarak değil, sadece Avrupa tarihini etkileyen dışsal bir "faktör" veya "tehdit" olarak okutulur. Dolayısıyla bir Fransız, Alman veya İngiliz lise öğrencisi; Osmanlı'nın iç dinamiklerini, adalet sistemini, vakıf kültürünü veya askeri dehasını öğrenmez; sadece kendi krallıklarının Türklerle nerede savaştığını ve bu tehdide karşı nasıl birleştiklerini öğrenir. Batı tarih metinleri, 16. yüzyılı anlatırken Kanuni Sultan Süleyman ile Şarlken’i (Charles V) iki denk figürmüş gibi sunar. Kanuni Sultan Süleyman’dan Fransa kralına gönderilen, edebi ve diplomatik bir şaheser niteliğindeki o meşhur mektup, Fransız tarih yazıcılığı tarafından gizlenerek ‘doğudaki bir güçle yapılan ittifak’ olarak formüle edilir.
Modern Derebeyliği: Petrodolar
Avrupa'nın gölgesinde dinlendiği ABD ise tamamen bir feodalite zulmü yürütmüştür. Eski dünyada derebeyi toprağı elinde tutardı. Köylü durmaksızın çalışır didinir, buğdayı üretirdi ama rızkının aslan payını toprak kirası veya dışardaki barbarlardan koruma bedeli adı altında derebeyine vermek zorunda kalırdı. Bugün ABD'nin petrodolar sistemiyle yaptığı da tam olarak bu. Dünya genelinde milyarlarca insan; tekstilden otomotive, tarımdan teknolojiye kadar gerçek, somut değerler üretiyor. Ancak küresel ticaret ve özellikle de enerjinin şah damarı olan petrol dolar üzerinden dönmek zorunda olduğu için, herkes önce gidip o "beylerin" bastığı kağıdı (doları) satın almak veya borçlanmak zorunda kalıyor. Feodal beylerin güvenlik vaadi altındaki bağımlılık sultası, zamanı aşıp modern dünyaya yerleşmiş oluyor. Petrodoların doğuşu (özellikle 1970'lerde Suudi Arabistan ile yapılan o meşhur anlaşma) tamamen bu mantığa dayanır. Petrolü sadece dolarla satma karşılığında Suud kralının tahtını ve rejimini askeri güçle koruma vaadi, silah gücü ile küresel bir ekonomik haraç sistemini birbirine bağlamıştır.
Küreselleşen ticaret, güçleri sadece kendi topraklarında yaşayanları bağlayan derebeylerine rahmet okutacak bir sınırsızlığa erişince, bugünün finansal derebeyliği dijital ağlarla ve bankacılık sistemleriyle (SWIFT gibi) tüm dünyanın evine, mutfağına, cebine girmiştir. Bizler somut ürünleri üretmek için ömür tüketirken, sistem o ürünlerin takas edildiği aracı kontrol ederek zahmetsizce en tepede oturmaya devam etmiştir.
Şımaran ejderhanın yumuşak karnı İran savaşı sırasında gözükünce, petrodolar şatosunun kuleleri de çökmeye başladı. Yakın zamanda sivrilmeye başlayan BRICS ve ardından sökün edeceğine rahatlıkla emin olabileceğimiz yeni sistemler, ejderhayı geldiği kıtaya geri gönderecek gibi görünüyor.
Çok kısa bir özetle geçtiğimiz üzere, yakın geçmişte batı, tepeye çıkan yolların fiziksel ve kültürel taşlarını döşemişti. O güne kadar güneşin üzerinde parladığı büyük Türk devletinin ise devrin lojistik şartları itibariyle genişleyebildiği son sınırların üzerine yavaş yavaş akşam olurken, gün batıya doğru Avrupa ve ABD’nin üzerine doğmuştu.
Zulüm, talan ve yalanla açtığı yollardan zirveye ulaşan ABD ve Avrupa için, günümüz itibariyle artık akşam saatleri yaklaşıyor. Kaybettiği sömürgelerinden gelen servetin yerinde yeller esiyor. Ne derinliklerinde kıymetli bir maden ne de yüzünde bereketli bir tarım sunan toprakları, cevhersiz bir taht ve bereketsiz bir taçtan öteye gidemiyor.
Öte yandan Türk devleti, büyük bir kırılma ve sarsıntıdan sonra kendine gelerek en iyi bildiği şeyi, yani dünyayı domine eden “Büyük Devlet” olmayı tekrar hedefine almıştır. Güncel ve en doğru tanımıyla Avrupa ve ABD artık bir ‘hasta adam’dır. Mesnetsiz kibrinin arkasındaki tüm doneler teker teker çökmektedir. Türk milleti ise sabahın ilk ışıklarının o taptaze enerjisini hissetmeye çoktan başlamıştır.
“İşte Biz, (galibiyet ve hakimiyet) günlerini insanlar (Hakkı tutan veya batıla uyan toplumlar) arasında (imtihan gereği ve gayretlerine göre) böyle çevirip devredip dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri bilmesi ve sizden şahitler edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez.” Âl-i İmrân 140.
YOLDAKİ TAŞ/KEVSER KIRAN
19.05.2026
İsrail, Suriye'ye adım adım işgali dayatıyor
21.05.2026
Sayenizde Kurban
22.05.2026
İhracatçıya kurumlar vergisi indirimi
26.04.2026
Okullarda 'tuşlu telefon' önerisi
28.04.2026
Epözdemir'e takipsizlik
28.04.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 5 ÜSTÜN BOL 23.05.2026
oyaladı dost… MUSTAFA AKMEŞE 21.05.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 5 ÜSTÜN BOL 23.05.2026
Görmediğin bir oğlu olmuş… OSMAN KAYAER 27.04.2026