metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Haberler / Kültür - Sanat

Herkes Sadece Kendi Hikâyesinin Başrolünde / Esra Özer Duru

04.01.2026

 

İnsan, çocukluğunun bir aşamasında bir mekândan çıktığında, tek spot ışığı kendisine tutulmuş ve kameranın odağı sadece oymuş gibi orada onsuz yeni bir faaliyet yapılmadığını deyim yerindeyse hayatın durduğunu sanır. Hatta kendisi yokken bir oyun oynandığını, yenilip içildiğini vs. öğrenirse şaşırır. İlk hayal kırıklıklarından biri “Bensiz neler yapmışlar?” olur. Zamanla hayatın odağının sadece kendisi olmadığını anlar ve bir ölçüde uyum sağlar. Hepimiz kendi hayatımızın başrolünde, başkalarının hayatında figüranızdır. Anneannem, ben çocukken “Ben yanarım yavruma, yavrum yanar yavrusuna” derdi. Kızımla birlikte “Hayat Size Mandalina Verdiğinde” (When Life Gives You Tangerines) isimli Kore dizisini seyrederken bunu daha iyi anladım.

Oe Sun’un Hikâyesi

Dizi, Türkiye’ye gelenek görenek, siyasi tarih açısından çok benzeyen Kore’nin Jeju isimli bir ada kasabasında geçiyor. Kasaba halkının, gençler başka iş alanlarına yönelmeye başlayana kadar, temel geçim kaynağı deniz. Hikâyenin ana kahramanları büyükanne, anne ve torun olmak üzere üç ayrı kuşaktan üç kadın. İsimlerin akılda tutulmasındaki zorluk; zaman atlamaları nedeniyle kimin kim ya da kimin gençliği/yaşlılığı olduğunu oturtmaya çalışmak çaba gerektirse de dizinin geneli buna değiyor. İzleyenlerin yorumlarına bakıldığında aktarımdaki çoklu perspektifiyle herkesin bir kahramanın şahsında ya da hikâyesinin bir yerinde kendisini bulması sayesinde dizinin genel olarak sevildiği görülüyor. Büyüklere saygı, erkek çocuğa verilen aşırı önem, fedakârlık, katlanma ve bunların diyetini bekleme hali, ülke olarak geçilen ekonomik/siyasi zorluklar, bazı meslek gruplarına atfedilen kutsiyet, gelenekleri sorgulamaya karşı öfke, toplumsal dayanışma, ebeveyn/evlat kaybına verilen tepkiler; tanıdık gelen bazı temalar. Anne babaların gerçekleştiremedikleri hayallerini çocuklarının sırtına yüklemesi ve çocuğun buna itiraz etmesi halinde yaşanan kırgınlık da yine dizinin geneline yayılan bir ebeveyn hüznü teması olarak yerini alıyor.

Dizide bütün ana karakterlerin çocuklukları ve orta yaşlı halleri için farklı birer oyuncu yer almış. Manzaralar muhteşem. Toplumsal şartların insanların hayatlarına yansıyış biçimleri de gayet detaylı resmedilmiş. Aynı olayın üç kuşakta yarattığı sarsıntı, kişinin o sırada aile içinde bulunduğu role göre ona verdiği tepki ayrı ayrı işlenmiş. İlk bakışta genellikle tek boyutuyla (bütün bir dilimmiş gibi) görülen olayların, mandalinanın minik guddelerinden her biri gibi küçük, üst üste, birbirine bağlı formuna benzemesi; dizi ismindeki mandalina metaforunun kaydettiği isabeti gösteriyor. Dizide belki biraz da idealize edilerek aktarılan kadın dayanışması; kahramanların hayatın çetin dalgalarına dayanırken destek aldıkları en önemli motivasyon. Baş kahramanımız Oe Sun’un onu derin bir sevgiyle çocukluklarından itibaren seven eşinin varlığı da Oe Sun’u birçok kadından daha şanslı kılıyor.

Tıpkı hayatı hepimizin kendi kamerasının vizöründen görüntülemesi gibi diziyi izleyenler de farklı açılar görebiliyor. Bu farklar nedeniyle bazen benim etkilendiğim sahnelerden kızım benim kadar etkilenmezken onun takıldığı yerlere de ben onun kadar takılmadım. Kuşak farkı deyip geçtiğimiz durum tam da bu aslında. Çocuk yetiştirirken ebeveyn neyi, neden yaptığını çok iyi biliyormuş gibiyken eylemlerinin çocuk üzerindeki etkilerini pek hesaba katmıyor. Yaşarken birçok rolü aynı anda üstleniyor. Bir süreçten, sıkıntıdan geçerken “şu bitsin de diğeri öyle gelsin” demek imkânı yok. Kişi, aile bireylerinden birinin kaybıyla baş etmeye çalışırken aynı anda parasızlık çekiyor, menopoza girmiş bir anne olarak hormonlarıyla uzlaşamıyor, o sırada bir sorunuyla önüne çıkan çocuğunun kalbini kırıyor. Bu süreçler herkesin hafızasına kendi bakış açısıyla kaydoluyor. Sonra, çocuklar anne babalarının hatalarını sayıp dökme çağına geldiklerinde, çatışma can yakıcı bir hal alabiliyor. Çocuk, bütün öfkesini yansıtıp kendi çocukluğunda ona yapıldığını hatırladığı gibi ebeveyninin canını acıtmak isterken; ebeveyn, o işin öyle olmadığını çünkü çocuğun o sırada farkında olmadığı başka etkenler olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Velhasıl kimse kimseye “Ne çektin be Gülistan!” diye plaket vermiyor. Geçmiş kuşaklarda mutluluğun bir bedeli olarak acı çekmek değerli görülürken gençler mutlulukları için bedel ödemek istemiyor. Ebeveynler bilerek ya da bilmeyerek katlandığı, katlanmayı seçebildiği zorluklarla ilgili çocuklarının rızasını hiç almıyor, almayı da düşünemiyor. Anne babaların yaptığı seçimler ya da katlanmak zorunda kaldığı şartlar çocuklarının kaderi oluyor. Ebeveynlerin doğru yaptığını sandığı davranışlar, çocuklarına doğru gibi gelmiyor. Bir noktada çocuklar ebeveynlerine suçlamalar yöneltiyor, itiraz ediyorlarsa acı verici olsa bile geçmişin değiştirilemeyeceği bilinciyle bunu şahsi bir saldırı gibi değerlendirmeden konuşmayı başarmak gerekiyor. Çünkü herkes hikâyesini kendi kamerasıyla kayıt altına alıyor.

Yazarımızın başka yazı ve hikâyeleri için https://yagmurluikindiyazilari.blogspot.com.

Esra Özer Duru, Ankara, 22 Eylül 2025.

Esra Duru

Esra Duru
 

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Mehmet Ersoy | 16.03.2026 22:31
Mehmet Ersoy yazdı Bir Avcı Gördüm mü Yanar Ta Ciğerim Otuzlu yaşlarımın başındayım. Beyaz Renault Station bir arabayla İlçe Tarım Müdürlüğü’nde birlikte çalıştığımız, mesleği şoförlük olan ve çok iyi arıcılık yapan arkadaşım ve av köpeğimizle pek te sık olmayan aralıklarla gittiğimiz avcılık yolculuğuna koyulduk. Sabahın erken saatlerinde aracımızı park ettikten sonra ormana girerken içimizde en çok sevinenin arkadaşıma ait olan av köpeği olduğunu davranış ve havlamaları ile çok kolay anlayabiliyorduk. Havanın temizliği ve etraftaki çam kokusu bizi avlanmanın cazibesine çekmiş, her birimiz ayrı yönlere dağılmıştık. Ayağımızın dibinden ya da az ileriden tavşan çıkarsa elimizdeki çifteleri doğrultup ateş edeceğiz. Arkadaşa göre benim avcılığım biraz zayıf, genelde avı yaralıyorum. Bu arada uzaklarda köpeğimizin sesini dinliyoruz. Tavşan peşine düştüğünde bize mesaj verir. Neredeyse öğle vakti yaklaşmış ama ne köpeğimiz ne de biz, bir tavşana rastlamamıştık. Tekke Mevkiinde aracı bıraktığımız yerde öğlen yemeğini yedikten sonra başka bir yerde avlanmaya karar verdik. Yemek ateşini yakmadan birkaç cırık vurmak için arkadaşım doğu, ben de batı tarafa yöneldim. Bulunduğumuz yerde çok sayıda bulunan çam ağaçlarında uçuşan, serçenin üç katı büyüklüğünde, sığırcık benzeri, rengi siyah kuşlara cırık diyoruz. Tavşandan vazgeçtik kuş vuralım düşüncesi ile gözümüz cırık seslerinin geldiği yüksek çam tepelerinde. Arkadaşım attığını vuran bir avcıydı. Kararlıyım, bu sefer ben de elim boş dönmeyecektim. Avlanmanın haram olmadığını Kur’an-ı Kerim’de bulunan bazı ayetlere dayandırıyordum. “Ava çıktığınızda av hayvanlarını ava salarken Allah’ın adını anın.” Âyeti buna bir örnekti. Karşı tepede bir cırık sesi duydum, büyük bir dikkatle ağaçların arasında kuşu aradım. 15-20 metrelik çam ağacının tepesinde cırığı gördüm, en ufak bir kıpırdanmada kaçtıklarını bildiğim için çok sakin bir şekilde silahı doğrulttum. Çok canlı, tüyleri parlak, kısa aralıklarla öten, çok güzel bir kuş. İnsana yaşamanın tadını böyle çıkarın dercesine etrafa neşe saçan cıvıl cıvıl. Göz, gez, arpacık derken hedefte cırık var. Artık tetiği çekme vakti. Hedef öyle net görülüyor ki, arada dal parçaları da yok. Ancak tetiği çekmekte tereddüt ediyorum, aynı dalda cırığın 10 cm yanında saka kuşu benzeri ufak bir kuş daha var. Onu vurmak istemiyorum. Uçması için bir müddet bekliyorum ama bu cırığı mutlaka vurmalıyım ve muzaffer bir asker edasıyla geri dönmeliyim. Ufak kuş kaçmayınca, cırığın da kaçacağı endişesi ile tetiği çekmesi için parmaklarıma emir verdiğim an ufak kuş kaçıyor ve iş bitiyor. Artık o hayat dolu kuş, çamların dallarına çarparak yere düşüyor. Eski güzelliğinden eser yok, kafasını dahi kaldıramıyor, bir o yana bir bu yana savruluyor. Ateşi yaktıktan sonra bulunduğumuz yerin az ilerisinde bulunan kuyuya yöneliyoruz. Kuşun tüylerini yolup, karnını yarıp iç organlarını çıkarttıktan sonra elim ile karaciğeri kontrol ettiğimde kuşun tek saçma ile belleğime yerleşecek şekilde ciğerinden vurulduğunu görüyorum. Kor olmuş ateşte yemeklerimizi yedikten ve namazlarımızı kıldıktan sonra farklı bir mevkide avlanmak için arabamıza bindik. Bir müddet sonra gideceğimiz yerde koyun sürülerinin olduğunu görünce, sürüdeki çoban köpeklerinin bizim köpeğimize saldıracakları endişesi ile geri dönmeye karar verdik. Bulunduğumuz yol Altıntaş-Gediz karayolu idi. Bu yolda pek fazla trafik yoğunluğu olmaz. Aracı süren arkadaşım arabayı biraz sağa yanaştırdığında U dönüşü yapacağını düşünerek ona bakarken öğle vakti güpegündüz her yer karardı. Ancak ben düşünmeye devam ettiğimi çok net hatırlıyorum. Bu arada vaktin geldiğini de anlıyorum. Aynı zamanda can vermenin bu kadar kolay olacağını beklemiyordum ve ölümü kabulleniyorum. Çocuklarım çok ufaktı aklıma onlar geliyor, canları alan ya da bir müddet erteleyen Rabbimden yaşama dönmeyi istiyorum. Vademin dolmadığını etrafımdaki gittikçe yükselen sesleri duymaya başladığımda anlıyorum… Bayılmanın, Âlemlerin Rabbinin insanlara büyük bir lütfu olduğunu ayıldığımdaki acılardan fark ediyorum. Daha sonra hastanedeki doktor raporunu okuduğumda sol omzumun kırıldığını ve akciğerimin delindiğini öğreniyorum. Midibüs diye tabir edilen otobüs, aracımızın sol tarafından tam ortalayacak şekilde düğüne yetişme telaşı ile hızlı bir şekilde vurarak bizi 10 metre sürüklemiştir. Yoğun bakım dahil bir aylık hastane süresince bunun bana bir mesaj olduğunu düşünüyorum. Sebebinin ne olabileceğini, işlemiş olabileceğim günahlarımı, hatalarımı ölçüyorum, tartıyorum kesin bir kanaate varamıyorum. Bu bilgiye erişememek bana büyük bir huzursuzluk verse de burada bana bir ilahi mesaj varsa öğreneceğimi de biliyorum. Nihayet iyileşip eve döndüğümde, kapıyı açıp içeri girdiğimde ve kuşu vurduğum silahın kabzasının kırılmış olduğunu gördüğümde o mesajı alıyorum. Kuşun ciğerine karşılık benim ciğerim. Artık her şey netleşti, benim yaptığım avlanma değil sportif faaliyetti. Tevbeler olsun. Bir gün ormana giderseniz ya da kır gezisine, yanınızdan geçen bir tavşan ya da kuş olursa, onlara söyleyin bu parmaklar o tetiği bir daha asla çekmeyecek.
Sayenizde Kurban