Bir şarkı tüm dünyada rüzgâr gibi esti. Kulüplerde, festivallerde ve dans pistlerinde popüler bir marş haline geldi. Şarkının ana synthesizer melodisiyle herkes eğlenip dans etti ama kulaklarına haykırılan gerçeği çok az kişi merak etti. Belçikalı pop ikonu Stromae (asıl adıyla Paul Van Haver), o rengârenk klibinde donuk bir oyuncak bebek gibi dururken milyonlarca insan bu hareketli şarkıyla dünyayı salladı. Peki Stromae neden tekrar tekrar “Papa, ou t’es?” (Babacığım neredesin?) diyordu? Gerçekten de Stromae’ın babası neredeydi?
Bu sorunun cevabını bulmak için Ruanda’ya gidiyoruz. Çoğumuzun ritmine kapılıp geçtiği bu eğlenceli şarkı, aslında modern dünyanın en trajik, en ağır ve en sömürgeci katliamının küllerinden doğan evrensel bir feryattır.
Ruanda, Orta Afrika’da kendi halinde bir ülkeydi. Aralarında etnik ve dil farkı bulunmayan, aynı tanrıya inanan insanlar yeşil tepelerde barış içinde yaşıyordu. Hutu ve Tutsi kavramları, o dönem sadece ekonomik ve sınıfsal birer yaşam biçimini (tarım ve hayvancılık) ifade ediyordu. Hayvancılık yapan Tutsiler ile tarımla geçinen Hutuların beraber yaşadıkları asırlar boyunca birbirleriyle hiçbir sorunları yoktu. Zenginleşen bir Hutu, Tutsi olabilirdi; fakir düşen bir Tutsi ise Hutu tabakasına geçebilirdi. Nesiller boyu hayvancılıkla uğraşıp et ve süt gibi protein kaynaklarıyla beslenen Tutsiler daha uzun boylu, tarımla geçinen Hutular ise daha kısa boyluydu. "Böl ve yönet" stratejisine tapan istismarcı Batılı beyaz adam, Ruanda toplumunda ötekileştirecek başka bir unsur bulamayınca bu fiziksel boy farkını kullandı. Önce Almanya’nın, sonra Belçika’nın, en sonunda da Fransa’nın Ruanda’da nasıl bir ateş yaktığını görmek için internette birkaç dakikalık küçük bir araştırma yeterli olacaktır.
Sömürgeci güçler bir ülkeye girdiğinde ilk önce azınlığı destekler. Belçika ve Almanya da öyle yaptı. İnsanların kafataslarını, boylarını ve burunlarını ölçerek bir "üstün ırk" teorisi kurguladı. Sinsice dağıtılan kimlik kartlarıyla Hutular ve Tutsiler birbirinden tamamen ayrıldı. Tutsiler göstermelik bir yönetime getirildi; sömürgecilerin adeta ruhları kemiren bu hamleleri, halkın içinde birbirine karşı nefret duygusunu tutuşturdu.
Kazan yeterince kaynadıktan sonra bu kez Tutsilerden destek çekildi ve Hutular kışkırtıldı. Sayıca oldukça üstün bir çoğunluğa sahip olan Hutular, 1990’da Fransızların sağladığı askeri eğitim, lojistik ve silah desteğiyle hazırlıklara başladılar. Ruanda’daki BM Barış Gücü (UNAMIR) Komutanı General Romeo Dallaire, 11 Ocak 1994’te New York’taki BM Genel Merkezine acil bir faks gönderdi. Hutu milislerinin Tutsileri tamamen yok etmek üzere hazırlandığını, milislere ait devasa silah depoları olduğunu belirterek katliamı engellemek için operasyon izni istedi. O dönem BM Barış Gücü departmanının başındaki isim, üç yıl sonra BM Genel Sekreteri olacak olan Kofi Annan’dı. Annan, General Dallaire’e hiçbir operasyon yapmaması ve hiçbir şeye müdahale etmemesi yönünde kesin bir ihtar gönderdi. Bu belge, BM arşivlerinde muhafaza edilmekte ve Soykırım Faksı (The Genocide Fax) olarak tarihi kayıtlara geçmiştir.
Hutular, 6 Nisan 1994’te 100 gün süren Tutsi katliamına başladılar. Bu topraklara 1894 yılında Almanların ilk ayak basışından tam 100 yıl geçmişti. "İnsan hakları mucidi" (!) Avrupalı devletlerin de katkılarıyla, 100 yıllık sömürgeci kin Ruanda halkının kalbini tam anlamıyla karartmıştı. Hutular; komşu, arkadaş, kadın, çocuk demeden Tutsileri çivili sopalarla, satırlarla ve mızraklarla katletti. Sadece 100 gün içinde öldürülen Tutsi sayısı 1 milyona ulaştı.
İşte tüm dünyanın danslar eşliğinde dinlediği o şarkıyı yapan Stromae’ın babası da bu katliamda öldürülmüştü.
Tarihin tozlu ve kanlı sayfalarını araladığımızda; sömürgeci aklın haritalar üzerinde çizdiği yapay sınırları, güç savaşlarını ve bitmek bilmeyen mülkiyet hırslarını görürüz. Oysa o büyük orduların, laboratuvarlarda üretilen yapay "üstün ırk" teorilerinin ve parlatılmış namluların arkasında, insanlığın ortak geleceğinden çalınan koca bir evren gizlidir. Eğer insanlık birbirine kıymak yerine el uzatmayı seçseydi, belki de bugün galaksiler arasında yolculuk eden bir medeniyete ulaşabilirdi.
İnsanlık, dünyanın farklı köşelerinde katledilen her bir parlak zihinle aslında kendi yarınlarını yok etti. Nitekim 1258 yılındaki Moğol işgalinde Bağdat kütüphanelerindeki yüz binlerce ciltlik el yazmasının Dicle’ye atılarak nehrin haftalarca mürekkep renginde akması da, 1499’da Endülüs’ün işgaliyle Babürremle Meydanı’nda 1 milyona yakın kitabın yakılması da aynı ortak hafıza kırımıydı. Bugün katledilenlerin Jean Pierre, Paul, François, Juvenal gibi kendilerine cellatlık yapan zalimlerin isimlerini taşıması da tarihin ayrı bir acısıdır. Sadece 200 yıllık bir endüstriyel yükselişle dünyayı kana bulayan Batılı beyaz adam, milyonlarca haykırışın semayı delmesine sebep olmuştur.
Fransızlar entelektüel çevrelerinde kendi ülkeleri için bazen “La poubelle d’Europe” (Avrupa’nın çöplüğü) derler. Onların sömürgeci zihniyetine göre yabancılar, ülkede tahammül edilemez birer yüktür. Fransa, Afrika’nın altını, elması ve tüm yer altı zenginliklerini sıyırıp almalıdır; fakat Afrikalının kendisi gelmemeli, hatta mümkünse sömürgelerinde ölmelidir. Fransa, ulusal sembolü olan "Horoz"un hakkını veren bir ülkedir; çünkü horoz, ayakları pisliğin içindeyken bile ötebilen tek hayvandır. Lakin insanlık karnesinde bu pislik, artık sadece ayaklarına değil gırtlaklarına kadar gelmiştir. Ruanda’dan halen resmi bir özür dileyememiş tek ülke Fransa’dır.
Bugün coğrafyalar, renkler, diller ve hatta katiller değişse de, sömürgeci hırsın geride bıraktığı o kahredici evrensel feryat, tüm dünya çocuklarının dilleriyle gök kubbede yankılanmaya devam ediyor. Ruanda’da, Kongo’da, ne baba ne anne ne bebek ayrımı yapılan Filistin ve Gazze’de, Bosna’da, Doğu Türkistan’da, Vietnam’da, hatta çocukların binlerce derece ısıyla kül olarak soru sormaya bile fırsat bulamadığı Hiroşima ve Nagazaki’de... Dünyanın pek çok yerinde, her lisanda aynı soru sorulmaya devam ediyor:
Papa, ou t'es? (Fransızca)
Ebeti, eyne ente? (Arapça)
Baba, kojayi? (Farsça)
Tata, gdje si? (Boşnakça)
Bố ơi, bố đang ở đâu? (Vietnamca)
Papa, doko ni iru no? (Japonca)
Appa, eodi gyeseyo? (Korece)
Babacığım, neredesin? (Türkçe)
Dünyanın neresinde olursa olsun, bir çocuğun ağlaması insanlığın en büyük ortak yenilgisidir. Ve bugün hâlâ Filistin’de, Lübnan’da bombalar patlarken, modern dünya sömürgecilerin kurduğu bu ikiyüzlü sahnede aynı vahşi ritimle dans etmeye devam ediyor. Işıklar parlak, müzik sesiyse çok yüksek; öyle yüksek ki arkadaki çocuk çığlıklarını ancak kalbiyle dinleyenler duyabiliyor. Stromae, o rengârenk klibinde donuk bir oyuncak bebek gibi dururken aslında hepimizin ruhsuzluğunu yüzümüze vuruyordu. Sahnede her saniye yeni bir çocuk sessizce sorarken, insanlık yüzünü çevirip dansına kaldığı yerden devam ediyor: Papa, ou t’es?
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 5 ÜSTÜN BOL 23.05.2026
oyaladı dost… MUSTAFA AKMEŞE 21.05.2026