ABD-İran müzakereleri bitti derken Trump’ın tiviti diplomasi çarkını havaya uçurdu. Türkiye dahil bölge ülkelerine zorunlu İbrahim Anlaşmaları dayattı. Dayatılan bu barış şartı, Necmettin Erbakan’ın yıllar önceki BOP uyarılarını doğruluyor. Sınırlarını dahi belirtmeyen İsrail’in egemenliğini tanımanın arkasındaki diplomatik tuzak deşifre oldu.
Uluslararası siyasetin kapalı kapıları ardında aylardır süren gizli ve dolaylı diplomasi trafiği, aslında küresel kamuoyundan gizlenen çok sıcak bir mutabakat metniyle sonuçlanmıştı.
Umman ve Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen teknik müzakereler nihayete ermiş; İran’ın dondurulan 12 milyar dolarlık varlığının serbest bırakılmasını, Hürmüz Boğazı’nın sivil deniz ticaretine açılmasını ve nükleer zenginleştirme faaliyetlerinin 60 gün boyunca dondurulmasını öngören somut bir Mutabakat Muhtırası (MoU) taslağı Trump’ın masasına konmuştu.
Tüm dünya başkentleri Washington’daki çarşamba kabine toplantısından nihai barış imzasını beklerken; ABD Başkanı Donald Trump, 25 Mayıs 2026 tarihinde Truth Social hesabı üzerinden savurduğu pervasız tivit dalgasıyla küresel diplomasi çarkını tek hamlede havaya uçurdu.
Kendi kurguladığı narsist dünyasında, Ortadoğu’nun 5000 yıllık kronik kördüğümünü tek bir iş adamı hamlesiyle çözeceğine inanan ve tarihe "Nobel Barış Ödüllü dahi arabulucu" olarak geçme sevdasına kapılan Trump, bu imza şovunun ön şartı olarak bölgenin bağımsız devletlerine ağır bir ültimatom dikte etti.
Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve Katar’ın içinde bulunduğu altı Müslüman ülkenin İsrail’i resmen tanımasını içeren İbrahim Anlaşmaları’na katılımını peşinen "Zorunlu" ilan eden Trump, küresel sistemi kendi emlak ofisinin kurallarıyla yönetebileceğini sandı.
İsrail’de bile memnuniyet yaratmayan şov
Ancak Trump’ın bu tek taraflı narsist şovu, hedef aldığı bölge başkentlerinden önce bizzat Tel Aviv duvarına çarptı.
Siyonist lobinin ve Washington’daki şahinlerin baskısını savuşturmak için atılan bu tivit, İsrail askeri bürokrasisinde ve muhalefet lideri Yair Lapid cephesinde ilk andan itibaren çok büyük bir öfke dalgasıyla karşılandı. 27 Mayıs 2026 tarihli Haaretz ve Times of Israel analizlerinde deşifre edildiği üzere; İsrail hükümeti Trump’ın bu son dakika hamlesine büyük bir tepki göstermektedir.
Çünkü Trump, bizzat kendi imza şovu ve Nobel fantezi takvimi uğruna, İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunu tamamen teslim etmesine dair kalıcı askeri taahhütler almadan Tahran’ın 12 milyar dolarlık nakit paraya kavuşmasının önünü açıyor denmektedir.
Trump’ın kafasındaki bu kurgu, en çok koruduğunu iddia ettiği İsrail’in kendi içinde bile bir başarı hikayesi olarak kabul görmezken, sırf bir adamın kibri yüzünden küresel sistemi ucu açık bir imha savaşının eşiğine sürüklüyor.
Savaş bakanlığının tahsilat mantığı
Trump’ın tivitinde yükselttiği, "Eğer bu sözleşmeyi aynı anda imzalamazsanız, masadaki barış anlaşmasını yırtar, savaşı her zamankinden daha güçlü şekilde başlatırım" tehdidi, rasyonel bir siyasi akılla veya uluslararası hukukla açıklanamaz.
Masada uzlaşmayı kabul ettiğini beyan eden bir muhatabı (İran’ı), o masanın ve müzakerenin tamamen dışında duran üçüncü taraflar (Ankara veya İslamabad) başka bir İsrail sözleşmesine imza atmadı diye cezalandıracağını söylemek, diplomasi tarihiyle değil ancak mafya literatürüyle açıklanabilir.
Bu çiğ mantık, bölge başkentlerinde tehlikeli bir jeopolitik kumarı ve kurnazlığı da tetikliyor.
Erneğin Suudi Arabistan, İslam dünyasındaki dini ve siyasi meşruiyetini korumak adına perde arkasından "Bağımsız Filistin devleti kurulmadan İbrahim Anlaşmaları’na asla imza atmayız" barikatını kurarken, içten içe Trump’ın masayı devirip en büyük bölgesel düşmanı olan İran’ı CENTCOM füzeleriyle vurmasını bekleyebilir.
Riyad sarayları, "Ben niye imza atıp İran’a kalkan olayım, bırakalım Trump saldırsın ve İran taş devrine dönsün" kumarını oynarken, Trump’ın kapalı kapılar ardındaki cevabı tam bir tahsilat şefi üslubudur:
"O savaş başlarsa İran füzeleri ilk olarak senin Aramco petrol tesislerini vuracak, Körfez’in tüm turizm ve havacılık markasını sıfırlayacak; o büyük savaşın askeri faturasını da senden trilyon dolarlık koruma paralarıyla tahsil ederim."
İsrail’in olmayan sınırı ve egemenliğini tanıma tuzağı
İşte tam bu noktada, İbrahim Anlaşmaları metninin o süslü "Egemenliğe Saygı ve Karşılıklı Büyükelçilik Açma" maddesindeki devasa hukuk tuzağı ve sinsi gedik deşifre oluyor. Trump bağımsız devletlere "İsrail'in egemenliğini resmen tanıyacaksınız" diye şantaj yapıyor; iyi de, dünyada sınırları bizzat kendi yöneticileri tarafından bile resmi olarak çizilmemiş, anayasasında sınır tanımı olmayan tek devlet İsrail’dir.
Uluslararası hukukta egemenliğin tanınması, sınırları belli bir toprak parçasının kabul edilmesiyle mümkündür. Oysa karşımızda sınırları her askeri harekata ve siyasi rüzgara göre esneyen amorf bir yapı var.
Nitekim soykırımcı İsrail Başbakanı Netanyahu, 28 Mayıs 2026 tarihinde işgal altındaki Batı Şeria’nın Ürdün Vadisi’nde yerleşimcilerin karşısında yaptığı konuşmada bu sınır esnetme politikasını tüm çıplaklığıyla itiraf etmiştir:
"Gazze'de önce yüzde 50'yi kontrol ediyorduk, sonra yüzde 60'a çıkardık. Şimdi askere talimat verdim, yüzde 70'e ilerliyoruz. Sırayla gidiyoruz."
Büyükelçilik açılması dayatılan başkent meselesi de aynı kaostan besleniyor. Uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler’in tanıdığı yasal adres Tel Aviv iken, Trump ve Siyonist sağın dayattığı adres işgal altındaki Kudüs’tür.
Netanyahu bile uluslararası ambargolardan korktuğu için resmi devlet belgelerine bir sınır çizgisi koyamazken, bağımsız devletlerden neyi mühürlemeleri isteniyor?
Sınırı ve başkenti belirsiz bir yapının egemenliğini peşinen kabul etmek, o yapının yarın yapacağı tüm yeni işgalleri, sivil katliamlarını ve toprak ilhaklarını kendi elinizle, peşinen onaylamaktır.
Radarların kör edilmesi ve Avrupa barikatı
Oysa sahadaki çıplak askeri gerçeklik, Trump’ın bu pervasız blöflerini çoktan boşa çıkarmıştır.
Eski İngiliz istihbarat subayı ve diplomat Alastair Crooke’un 27 Mayıs 2026 tarihinde Judging Freedom platformunda deşifre ettiği üzere; İran’ın ucuz dron ve yıpratma taktikleriyle ABD’nin bölgedeki milyar dolarlık stratejik erken uyarı radar üsleri sistemli olarak imha edilmiş ve Batı’nın askeri gözetleme gözleri çoktan kör edilmiştir.
Nitekim 27 Mayıs 2026 tarihli Politico analizine yansıdığı üzere; Trump’ın bu dayatması bölge başkentlerinde adeta "alaycı emojilerle" karşılanmış ve uluslararası kriz raporlarında (Crisis Group, Iran Crisis Monitor #7) tarafların asla imzalamayacağı kasıtlı bir "Zehirli Hap" olarak tanımlanmıştır.
Benzer şekilde, 2005 yılında Türkiye ile birlikte Medeniyetler İttifakı'nın temellerini atan İspanya'nın Başbakanı Pedro Sanchez de, 4 Mart 2026 tarihli o tarihi meclis konuşmasında, Trump'ın bölgeyi ateşe atan bu şantaj ve üs kullanma stratejilerini "Milyonlarca insanın kaderiyle Rus ruleti oynamak" olarak nitelendirerek küresel barikatın Avrupa ayağını örmüş, yaptırım tehditlerine boyun eğmeyeceklerini ilan etmiştir.
BOP’tan Siyonist işgalin tasdikine
Tarihsel süreç, küresel emperyalizmin kavramları ve dönemsel yaklaşımları nasıl birer aparata dönüştürdüğünü gösteren sarsıcı bir evrim sergilemektedir.
Hatırlanacağı üzere, 2000'lerin başında 'Büyük Ortadoğu Projesi' sahnede parlatılırken; bu tasarıma 'Ilımlı İslam', 'Kültürler Arası Diyalog' ve 'Medeniyetler İttifakı' gibi yumuşak, dönüştürücü ve barışçıl ambalajlar eşlik ediyordu.
Dönemin Ankara yönetimi de, bölgeyi kalkındırma, Diyarbakır'ı bu vizyonun merkezinde bir yıldız yapma ve İslam coğrafyasını küresel sistemle entegre etme hedefiyle, tamamen olumlu ve yapıcı bir niyetle bu projenin eşbaşkanlık misyonunu üstlenmişti.
Ancak bu proje, daha ilan edildiği ilk günden itibaren çok güçlü ve haklı itirazların odağındaydı.
Sokağın vicdanı, yerli entelektüeller, jeopolitik stratejistler ve bu tuzağı dünyada en iyi deşifre eden liderlerden biri olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, bu tasarımı en başından beri bölgenin haritalarını parçalamayı ve 'Büyük İsrail' idealine hizmet etmeyi hedefleyen uzun dönemli, sinsi bir emperyalist planın parçası olarak kodlamış ve şiddetle reddetmişti.
Erbakan’ın o dönem haritalar üzerinden yaptığı 'Müslüman coğrafyayı uydulaştırma ve Siyonist egemenliği meşrulaştırma' uyarıları, zamanın süzgecinden geçerek bugün bütünüyle doğrulanmıştır.
Aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede, Washington’daki neo-muhafazakar ve Siyonist şahinler, o kültürel diyalog ve bölgesel dönüşüm zeminini tamamen tersyüz ettiler.
Dün 'demokrasi, model ortaklık ve dinler arası uzlaşı' vaadiyle sirküle edilen o büyük tasarım; bugün ruh hastası Trump’ın elinde tüm maskelerinden arınarak, Siyonist zulmü ve sınırları belirsiz bir işgal rejimini bağımsız Müslüman devletlerin eliyle resmen onaylatma operasyonuna dönüştürülmeye zorlanmaktadır.
Dün dinlerin barışından bahseden o Hz. İbrahim vurgusu, bugün İbrahim Anlaşmaları adıyla, İsrail’in Filistin’deki soykırımını ve ucu açık genişleme politikasını mühürletmeye çalışan ticari bir jandarmalık şantajına tahvil edilmek istenmektedir.
Gelinen bu nokta, başından beri büyük şüphelerle karşılanan o emperyalist ajandanın, küresel narsizm ve işgal lobisi tarafından nasıl bir meşrulaştırma tuzağı haline getirilmeye çalışıldığının en çıplak ifşasıdır.
Şimdi bölge diplomasisinin, sahasal gerçekliklerden kopuk bu Siyonist dayatmaya karşı daha uyanık, serinkanlı ve sarsılmaz bir duruş sergileme vaktidir.
VİSAL DERNEĞİ İLE KURBAN PROJESİ
24.05.2026
Belçika, nükleer santralleri kamulaştırıyor
02.05.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 5 ÜSTÜN BOL 23.05.2026
oyaladı dost… MUSTAFA AKMEŞE 21.05.2026