metrika yandex
  • $43.6
  • 52.04
  • GA54900

Hayal Kırıklıkları ve Gerçekler

YUSUF YAVUZYILMAZ
10.01.2026

 

Sadece içinde yaşadığımız ülkeyi değil, sınırları aşan büyük hayaller peşinde koşarken aşık olmayı zaaf ve davaya ihanet olarak gören bir zamanda geçti gençlikleri. İdeallerindeki devrimi ve toplumsal değişimi gerçekleştirmek için, sevmeyi ve sevilmeyi erteleyen, insani ve İslami olmayan her şeye karşı öfkeli çocuklardı. Gerektiğinde en yakınlarını bile karşılarına almaktan çekinmediler. Toplumsal değişim yolunda örnek aldıkları, her riski göze alarak hakikati haykıran ve zamanın Halifesine meydan okuyan Ebu Zer'di. Çünkü O, idealleri uğruna her şeyden vazgeçmenin devrimci figürü idi. Ne yazık ki, bu İslamcı gençlerin yaptıkları mücadele zamanında yaşanması gereken her şeyin ertelenmesiyle sonuçlandı. Bundan dolayı önemli bir bölümü yaşadıkları hayal kırıklığı ile derin bir sessizliğe ve yalnızlığa gömüldüler.

Önce yaşadıkları toplumun din algısıyla yüzleştiler. Maalesef Anadolu halkının din algısı, hiçte öğrendikleri gibi değildi, efsanelerle dolu ve duygusaldı. Bundan dolayı yaşadıkları toplumun din anlayışı, fıkıh eksenli değil de efsanelerle karışmış mistik bir İslam algısına daha yatkındır. Bunun en önemli nedeni, Orta Asya kökenli tasavvufun Anadolu İslam anlayışının şekillenmesinde en etkili yaklaşım olmasıydı. Mevlana, Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli'ye ait menkıbeler, Ebu Hanife ve Maturidi'den daha fazla yer buluyor bu topraklarda. Gazali'nin toplumda bu kadar karşılık bulmasının temelinde tasavvufa açtığı alan belirleyici olmuştu. Tasavvuf epistemolojisine yaslanan zihnin hukuk bilinci geliştirmesi oldukça zordur. Çünkü fıkıh/hukuk zahire aittir. Zahir zaten gerçekliğin olmadığı bir alandır. Gerçek, batındır. Batın ise fıkıhla değil, rüya, ilham ve sezgiyle kavranır. Devrimci gençler büyük ölçüde babalarının sahip olduğu bu anlayışı reddederek en yakınlarıyla karşı karşıya geldiler. Bu mücadele onları fazlasıyla yıprattı.

Oysa Kur’an ve Sünnet temelinde öğrendikleri İslam, irfan ile fıkıh arasında sağlıklı bir denge kuruyordu. Buna paralel olarak her ibadetin irfanı ve formel boyutu vardı. İrfan, ibadetlerdeki ahlak ve samimiyete işaret ederken, form, kurala vurgu yapar(fıkıh) Dahası irfanı ve fıkhi boyutu olmayan ibadet yoktur. Formu olmayan ibadet olmayacağı gibi, ahlak ve irfandan yoksun ibadetler de olamaz. İçeriksiz form sorunlu olduğu gibi, formsuz içerik de olamaz. İçeriksiz form, kuru ve şekilci, gösterişçi dindarlığa yol açarken, formsuz içerik kuralları hiçe sayan bir Batıniliğe dönüşebilir. Biri ahlak ve samimiyeti önemsemezken, diğeri kılı kırk yararcasına ibadeti ayrıntıya boğar. İçerik kaybolunca form yücelir, form kaybolunca içerik silikleşir. Form olmayınca fıkıh (kural/ hukuk) inşa edilemez. Ne yazık ki, içinde yaşadıkları toplumda bütün bu sorunlu din algıları yer buluyordu. Öncelikle içinde yaşadıkları toplumun geleneklerle karışmış din algısı ile mücadele etmek zorunda kaldılar.

Yaşadıkları süreç bir yanlarını hep eksik kaldı. Hem devrim uğruna mücadele etmek, hem de bunu başaramamış olmanın üzüntüsü ile başa çıkmak zorunda kaldılar. Bir bölümü yaşadıklarını hazmedemeyerek en yakınlarına küstüler, bir kısmı ise başka ideolojik anlayışlara savruldular. 

Öte yandan aynı ideallerle yola çıktıkları, kendilerini pasif kalmakla eleştiren yoldaşlarının bir bölümünün önceleri uzlaşmaz bir şekilde eleştirdikleri sistemin parçası olmak için her tür ahlaksızlığı yapmalarına tanık olmanın hayal kırıklığını yaşadılar.

Egemen sistemin gösterişli düğün törenlerindeki aşırılıklardan şikayet ederken, onlardan çok daha gösterişli törenlerin ve israfın aktörleri oldu yoldaşları. Şimdi sistemden önemli ölçüde yararlanan, devletten ihale alan, bürokraside bir yer kapan kimseler eski yoldaşlarını romantik olarak niteliyorlar. Onlar ise hala ahlaki bir izlek üzerinde ısrar ediyorlar. Nerede hata yaptıkları üzerinde tefekkür ediyorlar. Sonuçta kendilerini değiştirmeden yola çıktıklarına karar vererek değişimin aktörleri olarak kendilerini geliştirmeye çalışıyorlar.

            Önemli bir bölümü kendilerini merkeze koyarak derin bir özeleştiri sürecinden geçtiler. Hakkarili dostum Ersin Tek benzer bir analiz yapmıştı: "Eskiden ağır politik analizlerin, dünyayı değiştirecek o devasa söylemlerin peşindeydim. Meğer konuştuğumuzu sanırken sadece birilerinin dolaşıma soktuğu bir seslermişiz. Büyük bir aldatmacanın içinden geçince şunu fark ettim: Değişim dışarıdan değil, insanın kendi içinden ve yakın çevresinden başlıyormuş. Artık kendimden büyük hayallerin peşinden koşmak yerine; hayatın bizzat kendisine, dokunabildiğim dünyaya; yani kendime, çevreme ve öğrencilerime odaklanıyorum…" Dostum analizinde son derece haklı, kendini değiştirmeden devrim peşinde koşanların elinde kalan, başkaları tarafından kullanılmıştır olmanın hüznü ve derin bir hayal kırıklığıdır.

Onlar bireysel değişim olmadan toplumsal değişimin mümkün olmadığını gördüler. Siyaset ile kurdukları ilişki de hep bu tavır belirleyici oldu. Doğrusu iktidar sahipleri de onları hiçbir göreve uygun görmediler. Geriye dönüp baktıklarında, kendilerini o cenderenin içine sokmadıkları için onlara minnettar oldular. Eğer onlar gibi bir süreç yaşasalardı, belki de şu an eleştirdiklerinin yerinde olacaklardı. Allah’ın onları koruduğuna inanıyorlar. Bu nedenle düşünsel zeminin dışına çıkıp bir partinin, grubun, cemaatin, örgütün militanı olanları kendilerinden uzak tutuyorlar. Entelektüel tartışmaları seviyorlar ve verimsiz polemiklerden uzak duruyorlar. Çay ocağına oturup çaylarını söylediklerinde, yanlarına gelen entelektüel konuşma yapacak kişilerin sayısının günden güne azaldığını fark ediyorlar. Kuşkusuz bunda Türkiye'nin düşünsel anlamda çölleşmesinin önemli bir etkisinin olduğunu düşünüyorlar.

İçine düştükleri yalnızlıktan şikayetçi değiller. Hatta yalnızlığın düşünen insanın kaderi olduğuna inanıyorlar. Yoksa Ebu Zer'in Rebeze Çölü'nde ne işi vardı?

Öte yandan "alime verilecek en büyük cezanın onu cahille sohbet etmek zorunda bırakmaktır" diyen alimi çok iyi anlıyorlar.

İslam’ın ahlak yönünün özellikle topluma unutturulduğunu düşünüyorlar. Bu durumun din ile ahlakı birbirinden ayırarak dinin araçsallaştırılmasına yol açan bir faktör olduğunu görüyorlar. Dinin en önemli tebliğinin iyi örnek olduğunu düşünüyorlar.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş