metrika yandex
  • $32.01
  • 34.77
  • GA17200

Haberler / Yorum - Analiz

Gezmek, görmek, sıla-i rahim, deprem ve ibret-i âlem… | Sait Alioğlu

15.09.2023

 

Yeri geldiğinde sürekli dile gelen bir ifadedir; “Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?” diye.

Bu sorunun cevabı, içerik olarak birçok şeyi barındırıyor olsa da, ona yönelik cevap kişiye göre değişeceği muhakkaktır.

Önce, az ya da çok okuma neye tekabül eder ve bizatihi eyleminin kendisi mahiyet itibarıyla nasıl bir şeydir?

Bunların bilinmesi ve yerli, yerine oturtulması icap eder.

Çok gezmeye gelince de, bunun da bir mahiyete mebni olduğunun bilinmesi gerekir.

Rasulullah’ın (s) “Seyahat ediniz ki, felah bulasınız.” dediği rivayet edilir.

O (s), Aynı zamanda, geçmiş dönemlerde büyük oranda şirk içerisinde yaşamış ve bir şekilde yok olmuş bazı kavimlerden arta kalan harabelerin (tarihi kalıntılar) önünden geçilirken, oradan hızlı bir şekilde geçilmesini tavsiye sadedinde bizlere emir buyurur.

Buradan yola çıktığımızda, büyük çoğunluğu şirk toplumu olarak hayat sürmüş ve bir şekilde yok olmuş kavimlerden arta kalan bazı ören yerleri ile ilgili yaklaşımlarınıza baktığımızda, oralara ibret nazarla bakacağımıza, işin mahiyetine bakılmasızın giderek bir din halini almış bulunan turizm olgusu üzerinden işten ekonomik çıkar elde etmeye çalışıyoruz, çalışılıyor.

Bir hakikate mebni olarak emir ve tavsiye açıcından, ona ibret nazarıyla bakmanın ve o minvalde hareket etmenin görünür planda bir hakikat boyutunun yanında, emre ve tavsiyeye dikkat etmeden, ekonomik ve kültürel bağlamda işi salt gezmeye ve “tepe, tepe” eğlenceye dönüştürme gibi bir durumunda, giderek hakikatin yerine ikame edildiği ve temellerinin de alabildiğine sağlamlaştırıldığı görüyoruz, görmekteyiz.

İnsanlar gezmesin mi, görmesin mi, dinlenmesin mi? Elbette bunlar olmalıdır ve insani bir ihtiyaçtır da, ama hakikat içre ibret alınması şartıyla!

Bizde, bir iki yakınımızın hastalığı sebebiyle onları ziyaret etmek, şifa dileklerinde bulunmak, onları teselli etmek ve aynı zamanda onları unutmadığımızı da belirtmek için kısa bir Anadolu turuna çıktık.

Allah’ın (C)  hemen her şeyi bir plan, program dairesinde yaptığı gerçeğine uygunluk içerisinde, bizde o kısa “mecburî” gezimiz için kendimize göre bir plan yaptık.

Yaptığımız bu plan bir şekilde bozulabilirdi de. Onu da işin içerisine katarak kendi hesabımız yaptık. Yani, tedbir bizden, takdir ise O’ndandı!

O kısa seyahatte bazı aksiliklerde yaşamadık değil. Planımız ara, ara birkaç kez bozuldu, bozulmaya yüz tuttu.

Sen kalk, bu ülkede altyapısı epeyce sağlam olan birçok GSM şirketlerini es geç, yine altyapısını bu şirketlerden alan, ama onu pek de geliştirmeyen, adeta kamu mantığıyla çalışan bir GSM şirketi üzerinden hat al ve o da seni Anadolu’da ele, güne muhtaç etsin; kontörsüz kal, cep telefonun arızalansın ve üstüne, üstlük şarj aletinde iyi şarj etmesin!

İşte bu minvalde kıraç topraklarda ve yumurtayı dahi, güneşin kendisine aksettirdiği sıcaklıkla fiziki olarak tanınmaz hale getiren, gah ovalardan geçen, gah Toroslara komşu olup çoğu kez geçit vermez dağların arasından geçen yollarda bir yandan ter, nem ve aşırı sıcaklarda boğuşurken, bir yandan da GSM şirketimin azizliğine kurban gidip akla, karayı seçmiş olduk.

Gerçi, bu baş döndürücü iletişim çağında, o da teknik bir mecburiyetten de olsa, birkaç günlüğüne ülkede ve dünyada olup, bitenden habersiz yaşamam bana az, çok bir rahattık sağlamış görünse de, gündemi takip edemedim diye hayıflanmıştım. Olsundu o kadar!

(Bu arada, ağırlığımı hasta yakınlarıma, yeğenlerime ve onların çocukları, yani diğer yeğenlerine vermiş oldum. Bu da hakkıyla var olan yorgunluğumu üzerimden atmaya kat, be kat atmaya yaramıştı. Bir de onların bana, yani dayılarına olan ikramları da her şeye değerdi! Onların bana olan sevgileri dahi yeterde, artardı bile…)

Bunlara katlanmam gerekirdi. Bir defa, hasta olup evinden, evin avlusundan dışarı çıkamayıp belirli bir mekânda yaşamak zorunda kalan büyüklerim ile yine yılların getirmiş olduğu üzgünlüğe ve yorgunluğa binaen vücut direncini büyük oranda kaybedip yoğun bakımlık olan, diğer bir büyüğümü yattığı hastanede ziyaret etmem gerekirdi… Zaten bu kısa ve yorucu geziye, yola bu sebepte dolayı çıkmıştım.

Bir yerlere gitmek, gezmek, görmek ve işe ibret nazarıyla bakmak elbette önemli ve gereklidir. Bunun bilincinde olmak gerekir.

Ama giderek daralan dünya ekonomisine ve aynı zamanda bu daralmaya ek olarak mevcut hükümet sistemince,  var olan ekonomik sıkıntıların çözümüne hemen her gün gelen zamlarla katkı sağlanacağı düşünüldüğünde, kısa bir seyahatin dahi maddi olarak kişiye nelere mal olduğu bu tür sıkıntıları yaşayanların malumudur.

Neredeyse en ucuz otobüs biletinin 900 küsur lira olduğu ve ara yollarda ise yol için harcanacak paranın ise haddi ve hesabının olmadığı; yol üstü bir tesiste içeriği, menüsü pek de zengin olmayan bir avuçluk tostun dahi kırk, elli ve altmış liraya satıldığı bir ortamda bazı mecburiyetler olmayacak ise, insanın bir yolculuğa çıkacağı olmasa gerek.

(Burada şunu da not edelim; Tamam, ekonomik bir kriz var, ama bunu fırsatçılığa dönüştürüp vatandaşı soyma seviyesizliği biraz da yapısı gereği bir bütün olan ahlak eksikliğine hamletmek gerekmez mi?)

Bizde, hem yolun yarısını çoktan geçmiş bulunan ve hayatlarının kışlarını yaşayan bir, iki yakınımızı, hastamızı görmek, ziyaret etmek maksadıyla böyle bir yolculuğa çıktık, yola revan olduk.

Nice şehirler, kasabalar, köyler, dağlar, ovalar, nehirler ve göller aşarak; mahiyet açısından kapitalizm demek olan bölünmüşlüğüyle küresel bir amaca hizmet eden otoyolları(orijinali otobahn (Alm.) koca arabaların tekerleri sayesinde arşınlayarak usül, usül gideceğimiz yerlere vasıl olmaya çalıştık.

Faruk Nafiz Çamlıbel “Han Duvarları” adlı şiirinin ilk başlarında;

“Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.”

Diyor ve ardından da şu dizeyi ekliyor;

“Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...

Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,”

Bizde, bir gurbetten bir gurbete doğru yola çıkıp epey ilerledikten sonra, usta şairin gittiğini belirttiği istikametin tam istikametine Gülek Boğazı’ndan güneye doğru yol almaya çalıştık.

İlk ibret uğrağımız, halkımızın dahiyâne(!) fikrî ve söylemiyle “Gavur Dağı” olarak bilinen ve daha nice sonraları “Kömürler” ve şimdiki adıyla “Nurdağı” olarak tesmiye edilip 6 Şubat depreminde büyük hasar alan ilçe oldu.

Burada mola vermedik, ama yolu itibarıyla oldukça engebeli bir araziye kurulu bulunan Nurdağı’nın yanından geçerken, depremin ne denli bir yıkıma sebep olduğunu bizzat görmüş, gözlemlemiş olduk.

Orayı görmek dahi, adeta Maraş’ın, Elbistan’ın, Pazarcık’ın, Malatya’nın, Adıyaman’ın ve Hatay’ın ne denli zor bir durumda olduğu konusunda, anlaya ve algılayabildiğimiz oranda bize ders vermiş oldu ve bizde 99 depremini yaşamış birisi olarak ibret vermiş oldu.

Yıkılmış binalar, kamu daireleri, çökmüş yollar, umut ve umutsuzluk içerisinde yaşayan insanlar, ovaya alabildiğine yayılmış bulunan ve kutu şeklinde sıra, sıra konulmuş bulunan konteyner evler, halka hizmet vermeye çalışan mobil kamu birimleri de işin cabası…

Daha sonra, doğu istikametinde yol almaya devam ettik. Oralarda depremin olduğu Maraş/Elbistan bölgesine yakın olduğundan dolayı, oralarda da bir yıkım vardı ve göz çarpıyordu.

Ama buralarda yıkım büyük oranda bir hayli eski binalarda ve minaresi ile kendisi taştan yapılı bulunan tarihi camiler, epey zamandır kullanılmadığı için adeta çürümeye terk edilmiş bir, iki kilisenin de bu yıkımdan nasibini aldığını ve etkilendiğini görmüş, gözlemlemiş olduk.

Bu tarihi yapıların önemli bir kısmı, ya minaresi itibarıyla şerefe kısmından, ya da üzerinde yükseldiği kaide kısmından itibaren yerle bir olmuşlardı.

Çoğunun içerisi ise girilecek ve ibadet edilecek gibi değildi.

Bu vesileyle, birçoğu daha önceleri birçok bakım ve onarım görmüş olmasına rağmen Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından korumaya alınmış ve onarılacağı zamanı bekliyor.

Demiştik ya esas deprem bölgesine yolumuz düşmemişti, ama Antep-Urfa platosu üzerinde yükselen, orada konumlanan birçok şehrin birçok tarihi yapısı ve “modern” olmasına, o minvalde tekniklerle inşa edilmesine rağmen, büyük oranda var olan zamanın teknik şartlarına haiz olmadığı için yıkılan, yıkılmaya yüz tutan ve “belki de” yerinde kaldığı sürece tehlike arz edecek olan çok katlı birçok binayı, cesaret edip “Rabbe niyaz ve yakarışta bulunarak ve salavat getirerek” ibret alıp önünden geçerek izlemeye çalıştık,

İnsanın ağzı yüreğine gelmiyor değil. Hele bir de şu, ya da bu şekilde oralarda yaşamak zorunda kalan insanlar ne yapsın!

Başı ibret, ortası ibret ve sonu ibret. Ama bu ibretten kişi, toplum ve devlet bazında nice ve kalıcı dersler çıkarabilirsek!

Not: Bir mecburiyetten ve zamansızlıktan kaynaklandığı için yaklaşık on gün süren bu kısa yolculuğumuzda, bazı eksikliklere ve daha çok depreme dair alınacak ibrete dikkat çekmeye çalıştık.

İnşaallah bundan sonraki yazımızda, bu kısa yolculuğunuzda gözümüze çarpan birçok toplumsal ve siyasal olay ve olguya yer vermeyi düşünüyoruz. Ki, işin o veçhesi tamamlandığında maksadın ve yolculuğumuzun hasıl olacağını O’ndan umuyoruz…

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş