metrika yandex
  • $31.81
  • 34.54
  • GA15470

Haberler / Yorum - Analiz

Muhafazakârlığın “yeniden” pekiştirilmesi ve İslamcılığın var olan durumu… | Sait Alioğlu

19.07.2023

 

Kategorik olarak “İslam devleti” olarak tanımlanmasa da, kendini resmî planda “yüce devlet” olarak tanımlayan Osmanlı’nın, Batı’da rönesanstan beri, aydınlanma düşüncesi üzerine oturan Fransız ihtilalinin akabinde Batı’da vuku bulan değişim ve dönüşümün Osmanlıyı gelip bulmaması pek mümkün değildi.

Zira kendi kuruluşunun ta ilk gününden beri Batı’ya açılma düşünce çabası ve cehdi içerisinde olan Osmanlının, bu tavrı her dönemin kendine özgü şartlarına binaen farklılık arz etmiş olsa da, temelde olan şey Batı’ya ulaşmak onu yakalamak, kendi tebaasına belli ettirmese de o noktaya ulaşmak diye bir çabasının olduğunu biliyoruz.

Batı’ya açılma yolunda bir yenilginin nişânesi sayılan Karlofça antlaşması sonucunda, “elde tutulmak istenmiş olunsa da” giderek çöküntüye uğrayan ve toprak kaybeden Osmanlının “en azından” yeniden yapılanması için ilan edilen Tanzimat’a yakın doneler içeren birincisi olmak üzere özellikle de 2. Meşrutiyet’le birlikte toplumun birçok alanında bir kıpırdama, hareket etme, değişim ve dönüşüm başlamıştı.

Bu süreçte; diğer sosyal ve siyasal temelli paradigmalar gibi İslamcılık paradigmasının da husüle geldiği bilinmektedir.

Hakikat açısından değil de, gerek Osmanlının Batı’ya açılması, Batılılaşması anlamında ortaya konan Osmanlıcılık, Türkçülük ve bu ikisini de kapsadığını düşündüğümüz Batıcılık paradigması ile birlikte İslamcılık paradigmasının da o süreçte kendine münevver(aydın) insanlar nezdinde “hem hakikatin ortaya çıkması, ifası ve hem de bu vesileyle “yitik hikmet” kabilinden Batı’dan alınabilecek donelere dikkat çekmesi dönemi açısından önemliydi.

İşin inansal boyutundan ziyade maddi planda var olan ve yok oluşa doğru yol alan devleti kurtarma ameliyesini üstlenmiş bulunan İslamcılığın, bunda çabaya rağmen cumhuriyet’le birlikte yer altına çekilmek zorunda kaldığı bir vakıaydı.

Hem devleti kurtarma ve hem de başta inanç ve onun üzerine bina edilecek olan paradigmal çerçevenin bu yer altına çekilmesi sonuçta, “karşıtına sığınılarak var olabilme dürtüsü” olarak tavsif edilebilecek muhafazakârlık ideolojisi, bir yenilmişlik psikolojisi içerisinde dünden bugüne taşımaya çalıştı. Bu ideolojiye maksada binaen kelime karşılığı anlamında “müdahanecilik” de deniliyor.

Siz bunu, çekilen türlü eziyete rağmen “yaşasın kral!” ifadesiyle de değerlendirebilirsiniz.

Bu müdahaneci yaklaşım, ellilere kadar katı ideolojik duvarı aşamamıştı. Ellilerle birlikte her ne kadar bu katı ideolojik durum devam etmiş olsa da, o duvarı sözde muhafazakâr kitle adına aşındırma çabalarının, adeta bir bunlara, üç onlara” kabilinden sistemin bekası adına ortaya konulduğu işin ilgilisinin malumudur.

Duvar aynı, oyun ve oyuncuda aynı olmasına rağmen, hem var olan Kemalist sistemi koruma ve hem de bu muhafazakâr kitlenin gazını alma düşünce ve politikaları “alanda memnun, verende” kabilinden yetmişlerin sonuna, seksenlerin, hatta doksanlara kadar “dil, üslup, zaman ve zemin farkına rağmen” devam etmişti.

Yetmişlerde ivme kazanan sol mücadele pratiği ile onundan farklı, ama en azından onun yapmaya çalıştığı üzere muhafazakâr anlayışın değişmesi için “yeniden” ortaya konulan İslamcılık pratiğinin belli bir oranda epey zamandır bu kitleye arız olan millici ve milliyetçi düşünceye karşı vermiş olduğu mücadele kendini farklılaşarak da olsa devam ettirmesi bir an için umut olmuştu.

Hatta, 12 Eylül darbesi sonrasında büyük çoğunluğu sağ/ülkücü kesimden, belli bir oranda da sol cenahtan insanın yeniden düşünme ve ona yönelik okuma ve araştırmaya yönelik çabalara bakıldığında muhafazakârlığın pabucunun dama atılacağı öngörüsünde bulunulabilirdi.

Ki, bu durumu olgunlaştırabilecek birçok iç ve dış hareketliklere bakıldığında, umutlu olmak hiç de olmayacak bir şey gibi görünmüyordu. Ama iş tabiatı gereği zordu. Hem de, saf İslam anlayışına karşı gelişen ve Emevilik ile birlikte ondan farklı olsa da, mantık ve maksat açısından aynı amacı çağrıştıran anlayışların yüzlerce yıl boyunda hakikate galebe çalması işi çok mu çok zorlaştırıyordu.

Buna binaen 2. Meşrutiyet’in en önemli klasik paradigmalarından olan İslamcılığında hem de Osmanlının şahsında “devleti kurtarma” çabaları bizzat devlet-i âliye ve akabinde de Cumhuriyet yönetimi tarafından kesintiye uğratılması sonucunda kara ve gri manzaralar adeta bir kader gibi üzerimize gölgesini düşürmüş oldu.

Refah Partisi’nin kısa iktidar dönemini istisna kıldığımızda, Müslümanların büyük bölümü bu işten AK Parti iktidarının ortaya koyacağını düşündüğü icraatlarla en azından azalacağını hesap etmişti.

Ama gel gör ki, kendini Milli Görüş etiketiyle İslamcı olarak tanımlayan Refah Partisi’nin temsil ettiği misyona karşı “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlaması, AK Parti’nin geleceğinin nasıl şekilleneceğini de gösteriyordu.

Bu farklı kimliğe rağmen, yüzü AK Parti’ye dönük bulunan muhafazakâr kitlenin aksine, bir kısmı Milli Görüş’ten gelenlerle birlikte, bu iktidar sayesinde “elbette iyi şeyler olabilir” düşüncesiyle hareket edip AK Parti’ye şans tanıyan epeyce İslamcı’nın ilerleyen zamanlarda muhafazakârlığın baskın geldiğini gözlemlediğini söyleyebiliriz.

Gerçi, bu İslamcıların önemli bir kesimi de, işin “dava kısmı” her zaman zihinsel planda kalmasına rağmen, kendi kucaklarında buldukları akçeli işler üzerinden “haydi belki de diyelim” muhafazakârlaşmayı içselleştirdiklerini de çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yönetim bağlamında metodun, izlenecek yolun ne olabileceği tartışmaları bir tarafa, en azından Kemalist vesayetin hiç olmazsa az buçuk esnetilmesi ve ilerleyen süreçlerde de bu esnetilmeye olayına ivme kazandırılır ve “elbette” “İslam’a uygun bir iktidarın da yolu açılır” düşüncesiyle AK Parti’ye destek çıkan azınlıkta kalan İslamcıların bu istekleri pek de gerçekleşmedi.

Buna rağmen, etiketin ‘muhafazakâr’ kısmı bir tarafa, etiketin diğer yanının, yani demokrasinin söylemi değil de, icraatının dahi hemen, hemen birçok partide pek de yerleşmiş olmaması gibi sebeplerle bu yol üzerimden ilerlemek isteyen İslamcıları genelde pek memnun etmedi.

Bu durumda ister, istemez AK Parti’de bir miktar huzursuzluklara ve daha sonra, o şahıslar bazında bir yol ayrımına dönüşmüştü.

Yaklaşık 2010’lara kadar, içeride bir sıkıntı olmadığı sürece partide bir farklılaşmanın olacağı hayal dahi edilemezdi. Ama her nedense o yıl onaylanan 12 Eylül referandumundan çıkan sonuç, parti, iktidar ve yüzü ona dönük muhafazakârlar açısından beka işi sağlama alma konusu iken, AK Parti’ye muhalif olanları kendi bağlamında değerlendirsek de,  partinin giderek muhafazakârlaşmasını, ilk başta ortaya konan değer ve ilkelerden ayrı düşme olarak değerlendiren “parti içi muhalefetin” kaygıları beraberinde birçok ayrılmayı da getirdi.

Umutlu olan muhafazakârlar ve bir nevi sükut-u hayale uğrayan parti içi muhalefetin yanında, başta liberaller olmak üzere seküler kesimde konumlanan birçok çevrenin referandumu destek sadedinde “YEA” sloganıyla hareket etmelerine binaen, referandum sonrasında iktidarın var olan icraatları, onları diğer seküler kesimler nezdinde sıkıntıya düşürmüştü.

Halende, bu kesim seküler, özellikle de sol çevreler tarafından eleştirilmekte…

O günden bugüne, Kemalist, laik, sol, ulusalcı, millici ve belli bir oranda İslamcının da giderek muhalefet saflarına katılması, buna bağlı olarak iktidarın “yapageldiği” yanlışlar dolayısıyla güçten düşeceği ve iktidar koltuğunu bırakacağı öngörülüyordu.

Bilhassa 2018’de iktidar nezdinde dışta ve içte gelişen olumsuz durumlara bağlı olarak olası bir değişimin vücut bulacağı düşünce ve beklentisi –buna birçok belediyenin de kaybedilmesini ekleyelim-  14 Mayıs seçimleri sürecinde de tavan yapmıştı.

Ama galiba, birçok muhalefet kesiminden “önemli insanların” olan, bitene dair Kılıçdaroğlu’nun iktidar yürüyüşünün akamete uğradığında söyledikleri “iyi bir stratejiye binaen, kötü hatalar” yüzünden bu yürüyüşün olumlu bir şekilde sonuçlanmadığını dile getirmeleri, büyük bir ihtimalle,  birçok eksiğe ve gediğe rağmen, Erdoğan ile AK Parti’nin, muhafazakârları elde tutarak bu boşluğu “şimdilik” doldurduğu söylenebilir.

Bu durum AK Parti’nin işi sıkı tutmasından ziyade, bazı yanlış icraattan dolayı gönlü olsa da, eli AK Parti’ye varmak istemeyen, ama birçok ontolojik yanlışlığa ve strateji hatalarına binaen muhalefete oy vermeyen bir kesimin varlığı, muhafazakârlığı AK Parti için yeniden kullanılışlı hale getirdi.

Haklı ya da haksız, muhalefet safına geçen muhafazakârların AK Parti’de bulamadığı şeylerin” karşı tarafta bulunabileceği umudu yanlış strateji ile bir işe yaramazken, birçoğu ontolojik temele sahip hataların iktidar kanadınca ortaya konulması ona eksi puan getireceğine, cafcaflı ve yaldızlı Türkiye Yüzyılı” söylemi ile iş başka bir safhaya çıkmış oldu.

Bu Türkiye Yüzyılı söylemi ne kadar sahici ve altı ne kadar doldurulabilir; bunu kestirmek şimdiden çok zor olsa da, bu söylemin harfiyen uygulanabilmesi için, tabir yerinde ise, “pişecek olan etin, sinir damarlarından” tümden arındırılması gibi sorunsuz bir manzaranın oluşması ile ancak mümkün olabileceğini söylemek için hiçbir kimsenin kahin ya da derin bir stratejist olması gerekmeyebilir.

En başta, ülkenin kişi hakları konusunda dünyaya örnek olabilecek bir anayasaya ve onun, yerinde ve olması gerekene uygun bir şekilde uygulanması; ekonomi alanında var olan ontolojik yanlışların iyi ve sağlıklı politikalarla makul bir dereceğe çıkarılması; pati gibi alanlarla örgütlenme hakkının karşı taraflara kullandırtılması, bu alanda bir istifhama yol açılmaması; bu toprakların en büyük ve derin sorunu sayılan Kürt sorununun kalıcı bir birlik, adalet ve karşılıklı hakların temini sadedinde çözülmesi gibi, var olan sorunların mümkün mertebe en aza indirilmesi sonucunda beklenen o yüzyıl revaç bulabilir.

Elbette, bir yüzyıla sahip olma, aynı zamanda a^dan,z’ye teknik alanda her tür yeniliğin, kurum, kuruluşun mütekâmil bir şekilde var olmayla da bağlantılıdır, ama işin maddi ve manevi bir alanda sürdürmekle mümkün olabilir.

Bunun, dikkatlerden kaçırılması, sarf-ı nazar edilmesi, ötelenmesi iyi sonuç vermeyeceğine göre en makul bir yol üzere yürünecektir.

Laik ve seküler çevrelerin kendi ideolojik duruşları, ona göre yol yürümeleri va tavır alışlarını kendi bağlamında değerlendirmek gerekir. Ki, onlarda kendi aralarında teoriye ve pratiğe bağlı birçok farklılığa sahiptirler.

Onların dışında kalan kesimin, yani Müslümanların bir kısmının olması gerektiği üzere İslamcılık formuna sahip olmasına rağmen, büyük bölümün ise muhafazakârlık içerisinde kalacağı eşyanın tabiatı gereği pek de değişmeyecektir.

Siyaset alanında yeni bir yol ve yönteminde kolay, kolay bulunup ortaya konulmayacağı gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda,  yanlışı ve doğrusuyla var olan üzerinden yürünecektir.

İşin dışında kalmak, ya da kalmamak ise, muhafazakârlardan ziyade “eskiye rağbet olsaydı, bir pazarına nur yağardı” kabilinden, eskimeyecek olan yeniye yönelmesi gereken İslamcıların kadro ya da şahıslar bazında uğraş alanlarını oluşturması ve işi boşlamaması gerekir.Bu

“Sizden, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan meneden bir cemaat olsun. İşte başarıya erişenler yalnız onlardır.”(Âl-i İmrân; 104. Ayet)

Bu ilahi gerçek, doğrulara sahip çıkıldığında İslamcılığı önceleyecek ve aslında bir gerileme demek olan muhafazakârlarında kendilerini olması gerektiği üzere yenilenmelerini sağlayacaktır.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş