İran İslâm Devrimi 11 Şubat 1979’da gerçekleşmişti. Böyle bir devrimin gerçekleşeceğini neredeyse kimse beklemiyordu. Ama devrim gerçekleşti. Devrim önderi Ayetullah Humeyni, devrimin bileşenlerini tespit etti. Batı’da eğitim almış liberal, demokrat, sosyal demokrat, solcu vb. neredeyse tüm toplum katmanlarını ve önderlerini; “Şah’a, şahlık rejimine karşı olmak” ortak paydasında buluşturdu. Şah ve güçleri halka karşı her türlü cinayeti işlemekte bir beis görmediler. Ama halk şiddete şiddetle karşılık vermedi. Sonuç olarak halka silah sıkan, kurşun atanlar değil; tanklarla halkın üzerine yürüyen askere dahi çiçek atanlar zafere ulaştı.
Devrimin ilk gününden itibaren ve bugüne kadar İran’daki rejim birçok badire atlattı. Devrim önderi Humeyni daha devrimin ilk günlerinden itibaren Amerika için “büyük şeytan” demişti. Yanılmamış; gerçekten Amerika büyük şeytan. Ne var ki onun şeytanlığını gerçekleştirmesi için gerek içeride ve gerekse dışarıdaki küçük şeytanlar da boş durmadı ve durmamaya da devam etmektedirler. Humeyni’nin; “Her Müslüman bir kova su dökse İsrail’i sel götürür.” ifadesine rağmen bölgedeki bazı ülkeler bırakınız su dökmeyi, adeta İsrail’e cephane taşıdılar. Amerika’nın bölge bileşenleri başta “Abraham Anlaşmaları”nı imzalayan ülkelerdir. 28 Şubat’tan bu yana devam eden savaşta bölge ülkelerinin ev sahipliği olmasa, onlara lojistik destek verenler olmasa Amerika da, küçük şeytan İsrail de şimdiye çoktan pes etmiş olurlardı.
Hatırladıklarım
İran’ın devrik Şah’ı 22 Ekim 1979’da Amerika’ya sığındı. İran, Amerika’dan Şah’ın iadesini istedi. Amerika vermedi. Bunun üzerine İranlı gençler 4 Kasım 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliğini işgal ettiler. Tüm uluslararası baskı ve çabalara rağmen elçilik işgali sonlandırılamadı ve 444 gün sürdü. Dönemin ABD Başkanı Carter başkanlık seçimini kaybettikten sonra da yeni ABD yönetimi ile anlaşarak elçilik işgalini sonlandırdılar. Kasım 1981 seçimlerini Carter kaybetti, Reagan yeni başkan oldu. Devam etmekte olan şu anki savaşın sonunda da Trump görev süresi dolmadan başkanlıktan düşürülürse şaşmam.
Takvimler 24 Nisan 1980’i gösterdiği gün Amerika, elçilik görevlilerini kurtarmak için bir operasyon başlattı. Operasyon öncesi Tebas çölü iklim şartlarına uyan Arizona’da yapacakları operasyonun yetmiş küsur kez tatbikatını da yaptılar. Pakistan’dan ya da Hint Okyanusu’nda bulunan Diego Garcia Adası’ndan kalkan C-130 nakliye uçağı ile helikopterler Tebas çölüne geldiklerinde muazzam bir kum fırtınası ile helikopterler nakliye uçağı ile çarpıştı ve operasyon başarısız oldu. Durum Humeyni’ye bildirildiğinde; “Sakın! Tebas çölünde Amerikan kuvvetlerinin başına gelenlerden kendinize bir pay çıkarmayın. Bu tamamen Allah’ın takdiri ile meydana gelmiştir. Tıpkı Bedir Savaşı’ndaki müşriklerin gözlerini dolduran kum fırtınası gibi.” Bu arada ABD elçilik binasının işgalini ve elçilik görevlilerinin rehin alınmasını uluslararası hukuka aykırı bulanlara da şu cevabı vermişti: “Acaba uluslararası hukuk tedvin olunurken yeryüzünde İslâm diye bir dinin ve Müslümanlar diye bir insanlığın varlığı dikkate alınmış mıydı?”
Evet, yeryüzünde İslâm diye bir din var; bu dinin de milyonlarca inananları var. Aslında devam etmekte olan savaş sadece petrol için değil, bölgede yükselen ve halkı Müslüman olan ülkeleri ve insanları yok etmek için, etkisizleştirmek için sürdürülen bir savaşla yüz yüzeyiz. Amerika ve İsrail modern ve etkili harp silah ve vasıtalarına sahip olabilirler. Ne var ki silah üstünlüğü her zaman zafere götürmez. 22 Eylül 1980’de başlayan İran-Irak Savaşı’nda da başta Körfez ülkeleri olmak üzere yedi düvel Irak’a silah yardımı yapmışlardı. Evet, İran sekiz yıl süren savaşı kazanmadı ama kaybetmedi de. Ama Irak hem Saddam’ı hem de Mişel Eflak’ın inşa ettiği Baas rejimini kaybetti. 28 Şubat’tan bu yana devam eden savaşta Amerika ve İsrail hiçbir hedefe ulaşamadı. Rejimi yıkacaklardı; bilakis bu teşebbüs İran halkının müttefiki ile muhalifi ile kenetlenmesine neden oldu. Hürmüz’ü tekellerine alacaklardı, olmadı; zenginleştirilmiş uranyumu istediler, alamadılar. Bilakis Amerika belki de Vietnam’dan sonra en çok harp araç ve gereçlerini kaybetti ve kaybetmeye de devam ediyor.
Genel olarak dünya kamuoyu İran’ın bu yoğun saldırılara rağmen nasıl direndiğini, misillemede bulunduğunu merak ediyor. Bir anımı paylaşayım, belki de İran’ın bu direnişine açıklık getirir. 31 Temmuz 1987 günü Mekke’de öncülüğünü İran’ın yaptığı “Müşriklerden Beraat Yürüyüşü” tertiplenmişti. Ben de o yıl ailemle birlikte Hacc’a gitmiştim. Dolayısıyla Mekke’de cereyan eden ve çeşitli ülke hacı adaylarının da bulunduğu o yürüyüşte tahminen 453’ü İranlı olmak üzere 800’e yakın hacı adayı hayatını kaybetmişti. 1987’nin Kasım ayında Tahran’da Dünya Müslümanlarının önde gelen şahsiyetlerinin katılımı ile “Hac Kongresi” tertiplenmişti. Kendim de olayların görgü tanığı olduğum için kongreye davet edildim. Kongre devam ederken, kongre salonunda Saddam’ın kongre merkezine yakın yerlere attığı füze ve roketlerin seslerini duyuyorduk. Verilen ara sırasında o dönem İran Kara Kuvvetleri Komutanı olan merhum Şirazi ile tanışma fırsatımız oldu. Kendisine; “Devam etmekte olan İran-Irak savaşında niçin envanterinizdeki silahları kullanmıyorsunuz?” diye sorduğumda, “Mesela hangi silahları?” dedi. Ben de; “Sizin envanterinizde şu anda üç filo F-14’nüz var.” dedim. Zira biliyordum ve çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgiler doğrultusunda Amerika, 1973-1974 petrol krizi sırasında Kissinger’ın da teşviki ile yaklaşık 100 milyar dolarlık çeşitli silahları İran’a satmıştı. Komutanın cevabı ilginçti: “Biz bu silahları düşmanlarımıza karşı kullanacağız.” “Irak sizin düşmanınız değil mi?” dediğimde ise; “Biz Irak halkına karşı değil, Saddam ve rejimine karşı savaşıyoruz. Bizim İslâmi kimlik ve gayretimiz devam ettiği müddetçe nice zorlu savaşlarla karşılaşacağımızın bilincindeyiz.” demişti.
Özetle şunu demek istiyorum: Ne sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı ne diğer savaş ve iç karışıklıklar, ne de şu an devam eden Amerika-İsrail ikilisinin tahmil ettiği savaş İran için sürpriz değil; bekledikleri savaşlardan biridir. Yapılan saldırılara karşılık vermesi, direnç göstermesi de sürpriz değil. Amerika’nın 15 maddelik ateşkes şartlarını reddetmesi de sürpriz değil. Ancak bir hususun altını çizmek gerekirse İran’ın cesareti kadar istihbarat gücünün olmadığı da ortadadır. Oysa istihbarat gücünüz yoksa zafer uzak demektir. Şu ana kadar öldürülen önemli şahsiyetlerin ölmelerinde istihbarat zafiyetinin olduğu bir gerçektir. 28 Şubat’ta başlayan ve devam eden savaşın galibi olmasa da mağlubu bellidir; onlar Amerika, İsrail ve bunlara destek veren bölge ülkeleridir. Şu an için belirsizliğini koruyan ateşkes görüşmeleri, İsrail’in Batı Şeria başta olmak üzere Gazze ve Lübnan saldırıları devam etmekte, devam edecektir. Zira düne kadar İsrail yalnızca bölge halklarını tehdit olarak görüyordu; hamdolsun Gazze ve İran savaşı sonrası bölge ülke yönetimleri de tehdit olarak algılanmaya ve görülmeye başlandı.
İsrail’e yönelik tehdit sadece bölge ülkelerinden gelmiyor; bu tehdidin bir başka önemli bileşeni de Pakistan’dır. Pakistan sıradan bir tehdit değil, aynı zamanda İsrail için nükleer bir tehdittir. Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir şu an bile İsrail’i tehdit etmekten geri durmuyor. Sanıyorum İsrail’i ve ona her türlü desteği veren Amerika’yı durdurmanın yolu Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır’ın birlikteliklerinin sahaya yansımasıdır. Diplomasi gereklidir ama diplomasinin zaferi saha galibiyeti ile mümkündür.
Çin gemisi, ABD'nin Hürmüz ablukasını deldi
14.04.2026
İspanya, Çin’i Ortadoğu’ya çağırdı
16.04.2026
PKK'lılar 4 kategoriye ayrılacak
23.03.2026
İHA pilotluğu için 54 bin kişi başvurdu
23.03.2026
OKUL, EĞİTİM VE ŞİDDET YUSUF YAVUZYILMAZ 18.04.2026
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İRAN SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 20.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-II KADİR ÇİÇEK 04.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Arada Kalan Hamas ve Direnen İran DERVİŞ ARGUN 06.04.2026