dindarlık…
öyle herkesin zannettiği gibi sadece “üzüntülerle” tartılan bir şey değil dost.
insanın neye ağladığı kadar, neye güldüğü de onun aynasıdır.
hatta çoğu zaman…
gözyaşı aldatır da kahkaha ele verir insanı.
çünkü insan, en sahici hâlini eğlenirken açığa vurur.
korumaz kendini. saklamaz.
kalbinin meyli nereye ise, oraya doğru dağılır gider.
ben derim ki dost;
bir adamın dindarlığını anlamak istiyorsan,
onu hüzün anında değil…
coşku anında seyret.
hangi kalabalıkların içinde kayboluyor?
hangi seslere kulak verince kendini unutuyor?
hangi ritimler onu yerinden kaldırıyor?
bak…
hakikat çoğu zaman secdede değil,
secdeden kalktıktan sonraki yürüyüşte belli olur.
kovulup çıkarıldığı şehrine yıllar sonra muzaffer bir komutan olarak dönen ve fetih günü başı atının yelesine eğilmiş secde halinde olan resulün yoldaşlarıyız biz.
bir adam namazda titrer…
ama sokakta savruluyorsa,
orada başka bir aidiyet, başka bir teslimiyet vardır.
sor kendine:
seni heyecanlandıran nedir?
mesela; bir topun peşinden koşan kalabalığın coşkusu mu? veya
bir ulus bayram meydanında dalgalanan semboller mi seni sarar? veya doğum günleri, sevgililer günü, evlilik yıldönümü desek ne dersiniz?
ne oldu dost pek manidar baktın…
kalabalıkların akıp gittiği o ritüellerde…
sen de var mısın gerçekten?
yoksa sadece sürükleniyor musun?
çünkü her coşku, masum değildir dost.
her eğlence, kalbi diri tutmaz.
bazı eğlenceler vardır ki,
insanı insandan çıkarır.
hayâyı incitirken, kalbi katılaştırır.
gülersin ama içinde bir şey eksilir.
eğlenirsin ama ruhun daralır.
ve fark etmezsin…
deniz kenarında, kumsalda diyorum veya sokak aralarında, kafelerde, avm’lerde kalabalık mekanlarda…
insanın kendini ucuzlattığı, bakışların bile bir pazara dönüştüğü yerlerde
rahat edebiliyorsan… ah!
orada bi durmak, nefeslenmek gerekir işte. valla!
çünkü kalp, alıştığı yere benzer.
gönül, bulunduğu iklimin kokusunu taşır.
tercih…
işte bütün mesele burada saklıdır.
insanın eğlencesi, onun tercihinin en çıplak hâlidir.
ayırt edici olan şudur:
sen eğlenirken ne oluyorsun?
daha mı derinleşiyorsun…
yoksa daha mı dağılıyorsun?
daha mı toplanıyorsun hakikate…
yoksa daha mı çözülüyorsun dünyanın içinde?
dindarlık biraz da budur işte:
neye üzüldüğünden çok…
neyi neşeyle karşıladığınla ilgilidir.
biz yüzyıllar önce putperest iran ile bizans'ın savaşında kalbimizdeki hissettiğimiz sevinç bile aziz kitabın konusu oldu... bilmez misin?
şimdi sahi söyle müslüman;
müslüman iran’la putperest abd savaşında neyin üzüntü veya sevinci var gönlünde bi bak derim…
çünkü insanın sevinci,
onun kıblesini ele verir.
ve herkesin bir kıblesi vardır dost…
kimi farkında, kimi değil.
paylaşmaya değer gördüğünüz yazılarımın dilediği kısmı dahil dostlarınıza ikrama açıktır.
bir gönle daha temas etmek iyidir. valla!
40 günün gösterdiği gerçek I Hamza Er
09.04.2026
İSRAİL SONA YAKLAŞIYOR - Mehmet Taşdöğen
19.03.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Eleştiri ve Ahlak YUSUF YAVUZYILMAZ 11.04.2026
Mezhebin Kadar Savaş! DERVİŞ ARGUN 13.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-II KADİR ÇİÇEK 04.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Arada Kalan Hamas ve Direnen İran DERVİŞ ARGUN 06.04.2026