metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Mezhep Fanatizmi ve Eleştirel Düşünce

YUSUF YAVUZYILMAZ
05.04.2026

 

"Her türlü dogmatizmde zihinsel aktivitenin zayıflaması normaldir.

Eğer her şey önceden düşünülmüşse, düşünmeye ne gerek var?

Bu durumda, düşünmek kaçınılmaz olarak bir gerileme, açık ve güvenli olan bir şeye karışıklık ve tehlike sokmak olarak algılanır."

(Özgürlüğe Kaçışım, Aliya İzzetbegoviç, Ketebe Yayınları, sh.230)

[İmkanım olsaydı] Müslüman Doğu'daki bütün okullarda "eleştirel düşünme" dersini mecburi kılardım. Batı'nın aksine Doğu, bu katı okuldan geçmemiştir ve mevcut pek çok zaafının kaynağı da budur."

(Özgürlüğe Kaçışım, Aliya İzzetbegoviç, Ketebe Yayınları, sh.191

 

Tarih boyunca İslam dünyasının birlik ve beraberliğini engelleyen en büyük sorunlarından biri mezhep fanatizmi ve bunun üzerinden ortaya çıkan çatışmalar olmuştur. Bu durum eleştirel düşünceyi engellemiş, farklı ve özgün fikirlerin ortaya çıkmasının önündeki en büyük engelli oluşturmuştur. Mezheplere paralel olarak zaman içinde ortaya çıkan, siyasal parti, cemaat, örgüt taraftarlığı ve fanatizmi, eleştirel düşünceyi büyük ölçüde engellemiştir.

Mezhep tartışmaları ile ortaya çıkan hazımsızlık ve reddetme tutumu büyük ölçüde eleştirel düşüncenin yokluğundan kaynaklanmaktadır. Çünkü eleştirel düşünce değerlendirmeden önce anlamaya çalışır. Nitekim büyük İslam düşünürü Gazali, felsefenin eleştirisini ( Tehafüt el- Felasife) yapmadan önce felsefenin ne olduğunu (Mekasıd el- Fesasife) sorgulamıştır. Nitekim Gazali, “Bir konuyu bilmeden tartışmak, körün kuyuya taş atmasına benzer” ifadesiyle sağlıklı bir tartışma için öncelikle bilgi sahibi olmayı gerekli görür.

Mezhepçiliğin doğurduğu sorunlar konusunda Ali Şeriati’nin analizleri ufuk açıcıdır: "İslam Peygamberinin rıhletinden hemen sonra Muhammed'i Sünnilik hızla Emevi Sünniliğine doğru mahiyet değiştirdi ve devlet mezhebi haline geldi. Ondan itibaren Muhammed'i Sünniliğin asıl karakterini halk İslam'ı şekliyle devam ettirilen Ali Şiiliği oldu. Böylece sonunda kendisi de Safevi devletinin kurulmasından sonra Safevi Şiiliği haline gelerek halkın kulübesinden kopup tıpkı halifenin köşküne yapışmış olan Emevi Sünniliği gibi Sultan'ın köşküne yapıştı! Böylelikle Emevi Sünniliği ile Safevi Şiiliği aynı mahiyette büründü: Biri onların hilafetine gerekçe üretti, öteki bunların saltanatına. Biri halifenin sevgisini terviç etti, diğeri Ehlibeyt sevgisini. İkisinde ortak olan tek şey, iki ad altında halkın sömürülmesi, istismarı ve baskı altında tutulmasıydı. Emevi Sünniliği, Osmanlı Devleti'nin alt yapısı haline gelirken, Safevi Şiiliği de Safevi devletinin altyapısı haline geldi. Bu iki ortak, Muhammed'i Sünnilik ile Ali Şiiliği - ki tek bir ümmetti - el ele vererek Batı sömürü sarayını sarsmasın diye, Ali Şiiliği ile Safevi Şiiliğini tek bir mezhep olarak ve Muhammed'i Sünnilik ile Emevi Sünniliğini diğer tek ümmet olarak gösterdi. Böylece tek bir ümmet olan Ali Şiiliği ile Muhammed'i Sünnilik birbirinin kanını dökecek, kellelerden minareler yaptıktan sonra da ilk önce yine o Emevi Sünnisi ve Safevi Şiisini rahatça istismar edeceklerdi ve ikinci olarak da hunhar Batı, gönül rahatlığıyla yüzyıllarca sömürecekti!" ( Ali Şeriati, Şia, Fecr yayınları, s: 119)

Mezhepçiliğin tarih boyunca tanık olduğumuz olumsuzluğu aşmak gerekiyor. Üzerinden bunca zaman geçtikten sonra bile Müslümanların önüne çıkan her sorunu mezhepçiliğin arkasına sığınarak anlamlandırma ve düşman üretme çabaları anlaşılır olmaktan uzaktır.

İslam akla hitap eden, ancak akıl üstü bir kaynaktan gelen bilgi sistemidir. Allah, insan bilincinin ürettiği tarihsel bir kavram değildir. Bu nedenle insanın bilgisi Allah’ın bilgisini kuşatamaz. Çünkü insanın ürettiği bilgi ile Allah’ın bilgisi aynı ontolojik düzlemin ürünü değildir. Din hakkında düşünce üretirken bu gerçeği kabul ederek konuşmak, yorum çoğulculuğunu ve meşruiyetini kabul etmek gerekir. Mezhepler, üretiminde insan zihninin müdahil olduğu okullardır. Bu nedenle hiçbir mezhep din ile eşitlenemez.

Mezhepler, yeni karşılaşılan sorunlara, Kur'an ve Sünnet'ten yola çıkarak çözüm aramayı içerir. Bu çabaya içtihat denir. Bu çaba doğal olarak alimin akli ve bilgi düzeyi ile ilgilidir. Bu yüzden bütün içtihatlar zannidir; tüm zamanlar için geçerli değildir. Sorun mezheplerin varlığı değildir. Mezheplerin dinin önüne koyan ve dini mezhep üzerinden okuyan anlayıştadır.

Mezhepçiliği reddetmek mezhepleri reddetmek anlamına gelmez. Sosyolojik anlamda içtihadın olduğu yerde mezheplerin oluşması kaçınılmazdır. İçtihat, müslüman bir alimin yaşadığı zaman ve toplumun ihtiyaçlarına göre Kur'an ve Sünnetten yola çıkarak çözüm üretme pratiğidir. Bu olmazsa olmaz bir faaliyettir.

Öte yandan mezhepler konusundaki sorunun daha büyüğü siyasal iktidar eliyle kurumsallaşan mezhepçilik olmuştur. İslam dünyasında temellerini büyük imamların attığı Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafi mezhepleri sivil damarı temsil ederken Muaviye ile oluşan kurumsal Sünnilik resmi damarı temsil eder. Asıl sorun iktidar merkezli kurumsal Sünniliktir. Kurumsal Sünnilik, Arap olmayan mevaliyi dışlamış, saltanatı kurumsallaştırmış, kader teorisini resmi görüş haline getirmiş; şura, istişare yerine tek adamlığa yaslanmış, itaati temel alan anlayışın temellerini atmıştır.

Din, bize yaşamımız boyunca uyacağımız temel değerleri verir. Değişen koşullarda ortaya çıkan sorunların çözümü için içtihat hayati derecede önemlidir. Bu yüzden bir anlamda hukuk ekolleri olan mezhepler kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Nitekim Hz. Peygamber Yemen'e gönderdiği Muaz b. Cebel'e, karşılaştığı meseleleri önce Kur'an'a, Kur'an'da bulamazsa Peygamber'in Sünneti'ne göre çözmesini, orada da bulamazsa kendi içtihadıyla (akli ve fıkhi çıkarım) hüküm vermesini söylemiştir. Bu akli içtihadın İslam'ın temel kaynakları arasında yer aldığını gösterir. İçtihat dini güncele bağlar. Örneğin siyaset konusunda getirilecek çözüm ümmetin siyasal tecrübesine bırakılmıştır. Çünkü Kur'an'da yönetimin uyacağı temel değerler belirlenmiştir, ancak yönetimin şekli ve yöneticinin nasıl seçileceği belirlenmemiş içtihat alanına bırakılmıştır. Kaldı ki Sünni hilafet modeli de Şii İmamet modeli de dinin özüne ait olmayan içtihatla ilgili tarihsel modellerdir. Dinin değişmez değerleri arasında yer almazlar. Burada temel sorun dinin temel değerleri olan değişmez ilkelerle, içtihada konu olan değişken ilkeleri belirlemektir.

Mezhep fanatizmini aşacak en önemli yöntem eleştirel düşüncenin egemenliğidir. Eleştirel düşüncenin ön koşullarından biri felsefi düşüncedir. Felsefi düşünce, refleksif ve kavramsal, sorgulayıcı, otorite tanımaması, tutarlı, temellendirme arayışı, soruyu açık tutma, sürekliliği esas alan bir düşünce biçimidir. Bu yaklaşımın olmadığı yerde, eleştirel düşüncenin yeşermesi mümkün değildir. Felsefi düşüncenin en önemli özelliklerinden biri de özneyi düşüncenin konusu yapmasıdır. Bu refleksif özellik öz eleştirinin önünü açan en önemli faktördür.

Eleştirel düşünce, insanın kendini geliştirmesi için en iyi yöntemdir. Bundan dolayı Aliya , “Aliya İzzetbegoviç, Doğu toplumlarının en önemli eksikliği ve sorununun düşünme eksikliği olarak görür ve eğitimin tefekkür üretmesi gerektiğini savunur.

Sağlıklı bir eleştiri için, eleştiride kullanılan öncüllerin doğru olması gerekmektedir. Yanlış öncüllerden doğru sonuca girmek mümkün değildir.

“Bütün insanlar öğrencidir.

Ahmet insandır

Ahmet öğrencidir” şeklinde ifade edilen kıyas, biçim olarak doğru anlam olarak yanlıştır. Çünkü dayanak olan büyük önerme yanlıştır. Bu durumda ortaya çıkan sonuç tartışmalıdır. Doğru bir eleştiri için ortaya konan bilgiler hem geçerli, hem doğru hem de doğru olmalıdır.

Eleştiride kullanılan yöntem son derece önemlidir. Yöntemsiz düşünce sağlıklı sonuçlar doğurmaz. Bu yüzden her mezhebin kullandığı belirli yöntemler vardır. Yöntem düşünceyi terbiye eder. Burada bizi bekleyen soru kullanılan ölçütün konu ile ilgili bağlantısıdır. Hangi konuyu incelerken hemen yöntemin kullanılacağı bir diğer önemli sorun alanıdır.

Eleştirel düşünce, sorgulayıcı, analitik, delile dayanan, taraftarlık ve duygusallıktan uzak, olabildiğince nesnel, tutarlı ve mantıklıdır. Kesinleşmemiş bilgiler, varsayımlar, hayaller bilgi değeri taşımadığından eleştiri konusu olamazlar.

Eleştirel düşünceyi engelleyen faktörlerden biri, eleştiriye konu olan kişi ya da olay hakkındaki önyargılardır. Önyargılar kişinin davranışından önce oluşan bilgi kalıplarıdır. Mezhepçiliği tetikleyen şey genellikle tarihsel önyargıların oluşturduğu kalıplardır.

Sağlıklı bir eleştiri için doğru bilgi gereklidir. Bu anlamda inançlar eleştiri dışıdır. Burada eleştirilecek olan kişinin inançları ile davranışları karşısındaki tutarsızlıklardır. Kaldı ki, bugün Müslümanların önündeki en önemli sorun budur.

Önyargı, safsata, cedel yöntemlerini kullanmak, hakikate ulaşmaktan çok kazanma hırsının ve kaybetme korkusunun ortaya çıktığı zamanlarda kullanılır.  Oysa hakikati arayan bir bilge için kazanmak ve kaybetmek değil, doğru bilgiyi elde etmek önemlidir. Öte yandan diğer kültürlerden yararlanmak konusunda açık olmak gerekir. Nitekim ilk İslam filozoflarından olan El- Kindi'nin İlk Felsefe Üzerine (Fî’l-Felsefeti’l-Ûlâ) adlı eserinde yazdıkları önemlidir.  “Gerçeği elde etmek ve onu elde edenleri takdir etmek gerekir. Gerçek nereden gelirse gelsin küçümsenmemelidir. Çünkü gerçek, onu arayan için en değerli şeydir.” Aynı eserde özellikle Yunan filozoflarını kast ederek “Bizden önce gelenlerin, hakikatten bir şey elde etmiş olmaları sebebiyle onlara teşekkür etmemiz gerekir.” ifadelerini kullanmıştır.

Gelenek, dil ve toplumsal çevreden gelen davranış ve düşünce kalıplarımız da vardır. Bu kalıplar geleneğin yapı taşlarıdır. Kuşkusuz geleneğin tümü olumsuz olarak kodlanıp dışlanamaz. Nitekim Hz. Peygamber de içinde yaşadığı toplumun tüm geleneğini toptan reddetmemiştir. Tam tersine geleneğin bütün unsurlarını benimseyen bir muhafazakarlık toplumsal değişimin önündeki en büyük engeldir. Hz. Peygamberin Mekke'de en önemli karşıtlarının geleneği yücelten muhafazakarlar olduğunu hatırlatmak gerekir.

Ötekinin düşüncelerini dinlemeden, ona kendini ifade etme hakkı tanımadan, daha doğrusu ifade edilmemiş düşünceler üzerinden eleştiri yapmak, niyet okuyuculuğunu davet eder. Niyet okuyuculuğu, ötekinin ne düşündüğünü değil, kendisinin ona yüklediği anlam üzerinden hareket eder. Böylece eleştiri yapan hem eleştirinin öznesi olan konuyu, hem de eleştiriyi kendisi belirler. Totaliter ideolojilerin epistemik temeli de budur. Öte yandan niyetler algımıza kapalı olduğundan, niyet üzerinden yapışacak eleştirinin doğru ve sonuç alıcı olması mümkün değildir.

Eleştirel düşünce, eleştirinin öznesine bireyi değil, bireyden ayırdığı düşünceyi koyar. Böylece kişisel sataşmalardan uzak durur. Eleştirel düşünceyi değil de sataşmayı öne çıkaranlar ise metne değil, ileri sürülen düşüncenin sahibine yönelirler. Böylece farklı düşüncelere daha okumadan tavır koyarlar. Bu da kendilerini geliştirmelerine, empati yapmalarına, öteki ile sağlıklı iletişim kurmalarına engel olur. Böylece toplumda birbirinden köpük faklı ideolojik grup, cemaat ve sosyal bloklar oluşur.

Müslümanlar bir anlamda özeleştiri anlamına gelen tövbeyi asla ihmal etmemelidir. Unutulmamalıdır ki, Müslümanların içinde bulundukları olumsuz durumun en büyük nedeni kendi davranışlarıdır. " Müslüman dünyanın içinde bulunduğu dramatik durumun asıl sebebi dahi burada aranabilir. Allah ve Resulü( s.a) 'nün emir ve hükümleri nerdeyse her gün okunduğu, kulaklara ulaştığı halde İslam dünyasının bunlara göre bir hayat yaşamıyor. Bu da gösteriyor ki,

a) Müslümanlar, emir ve hükümleri dinliyor ama söz konusu bilgileri imana dönüştürmüyorlar.

b) İman sahibi olduklarını söylüyorlar ancak iman amellerde, gündelik hayatın çok yönlü pratiklerinde tezahür etmiyor;

c) Bu yüzden Müslümanların pratikleri dinlerine göre şekillenmiyor. Bu hakikatte imanda bir samimiyetsizlik olduğunun göstergesi olarak karşımıza çıkar. "

( Ali Bulaç, Kur'an Dersleri, cilt 3,s: 420)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş