metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500
Yolcu

çünkü sahici adam olmak dindarlığın olmazsa olmazıdır…

MUSTAFA AKMEŞE
04.06.2026

 

bazı filmler vardır dost…
seyrederken insanı içine çeker.
çünkü hikâye sadece anlatılmaz; yaşatılır.
karakterin yürüyüşü, susuşu, korkusu, yükselişi… hepsi birbirine oturur.
bir yerde filmin akışında bir boşluk hissedersen film elinden kayar gider.
çünkü insan gönlü, hakikate uygun olmayan şeyi sezer.
kurgu bozulduğunda büyü dağılır.

bugün sinemanın “iyi senaryo” dediği şey aslında hayatın tabiatına uygun akıştır.
sebeplerin yerli yerinde olmasıdır.
karakterin film boyunca dönüşümünün inandırıcı olmasıdır.
bir adamın neden sustuğunu, neden ağladığını, neden yürüdüğünü anlayabiliyorsan o hikâye seni taşır.

kur’an’a bazen bu gözle bakıyorum dost.
o, sadece edebî mucize olmayan bir kitap
orada hayatın akışında öyle sahici bir kurgu var ki…
insan, bunun bir insan zihninin ürünü olamayacağını hissediyor.

düşünsene…
kırk yaşına kadar sıradan sayılabilecek bir hayat yaşayan bir adam.
ne bir saltanat iddiası var, ne şairlik peşinde, ne filozofluk taslıyor, ne toplumu peşinden sürükleme çabası var.
hatta toplumun güçlü figürlerinden biri de değil.
mekke’ye dışarıdan baksan, “buradan büyük bir lider çıkar” diyeceğin insanlar bellidir zaten.
sermayesi olanlar, kabilesi güçlü olanlar, sesi yüksek çıkanlar…

ama allah, bütün o güçlü isimlerin arasından “el-emin” diye bilinen bir yetimi seçiyor.

ne ilginçtir…
peygamberlikten önce onun öne çıkan en büyük özelliği, zekâsı değil güvenilir oluşu.
hitabeti değil emaneti taşıyabilmesi.
sanki toplumun içine kırk yıl boyunca bir isim işleniyor.
bizatihi kendisi ve insanlar farkında olmadan bir şahsiyet hazırlanıyor.
çünkü biraz sonra gelecek yük ağır.
allah’ın kelamını taşıyacak bir kalbin önce insanlar nezdinde güvenilir olması gerekiyor.

sonra bir gün hira’dan dönüyor.
ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.

normalde insan burada kopuş arar.
tutarsızlık arar.
bir adamın “ben allah’la konuşuyorum” dedikten sonraki hayatında savrulmasını beklersin.
ama tam tersine yürüyüş daha da derinleşiyor.
hayatındaki her kırılmada ilahî bir dokunuş görüyorsun.

bedir’de…
uhud’da…
hicrette…
açlıkta…
evlat acısında…
ifk hadisesinde…
zaferde…

sanki sıradan bir insan hayatı değil de, adım adım rab tarafından örülen büyük bir yürüyüş izliyorsun

kur’an’da da aynı şeyi hissediyoruz
yirmi üç yıl boyunca parça parça iniyor.
savaş var, barış var, ölüm var, ihanet var, sevinç var…
ama hiçbir yerde dağılan bir akış yok.
telaşa düşen bir metin değil bu.
kendi içinde çatışan bir zihin değil.
insan ürünü metinlerde gördüğümüz o yorulma hissi yok.

hatta bu yüzden, sonradan eklenmiş gibi duran bazı zayıf rivayetler hemen sırıtıyor dost.
ana yürüyüşün ruhuna uymuyor çünkü.

mesela bahira kıssası…

bir rahibin küçük yaşta muhammed'e bakıp onun ileride peygamber olacağını anladığına dair anlatılar…
ilk bakışta etkileyici geliyor insana.
ama biraz düşününce kur’an’ın kurduğu büyük gerçeklikle tam oturmuyor.

çünkü kur’an bize başka bir şey anlatıyor.
peygamberin kendisinin bile böyle bir beklentisi yok.
yakın çevresinin yok.
hatta ilk vahiy geldiğinde yaşadığı sarsıntı bile bunu gösteriyor.
bekleyen bir adam değil o.
hazırlıklı bir lider değil
.
çocukluğundan beri kendisine “sen seçilmişsin” denmiş biri gibi yürümüyor.

tam aksine…
hayatın içinden gelen, güvenilirliğiyle bilinen sade bir insan görüyoruz
.

eğer çocukluğundan beri etrafında “bu çocuk peygamber olacak” havası dolaşsaydı, o büyük sahicilik zarar görürdü.
çünkü artık karşımızda hayatın içinden çağrılmış bir insan değil, çocukluğundan beri hazırlanmış mitolojik bir kahraman olurdu.

işte kur’an’ın ve nebevî yürüyüşün omurgası burada çok farklı.
masal dili değil bu.
hakikat dili.

mesela kur’an’ın birçok yerde peygamberi uyarması da öyle…
bir insan kendi yazdığı metinde neden kendisini düzeltsin?
neden “âmâ sahabî” olayında yüz çevirmesi kayıt altına alınsın?
neden bazı tercihlerinde tashih gelsin?

çünkü burada propaganda değil hakikat var.

insan ürünü metinler genelde kahramanını kusursuzlaştırır.
ama kur’an, peygamberi putlaştırmadan yüceltiyor.
onu insan bırakıyor.

vaazcı efendiler, ah! …

o insandı işte…
acıkan, korkan, üzülen, danışan, bekleyen bir insan…

bizim müslüman taraftarlar nasıl insan üstü bir varlık olarak anlatma telaşıyla kurguya verdikleri zararı bi anlasalar…

ve galiba en büyük mesele de burada başlıyor dost.
kur’an’ı okurken de, peygamberin hayatına bakarken de bir roman hissi değil…
gerçeklik hissi alıyorsun.

çünkü hakikat ayrıntılarda kendini ele verir.
kurgu bozulduğunda insan hisseder.

ama kur’an’ın ve nebevî yürüyüşün içinde, asırlar geçse de dağılmayan bir sahicilik var.

sanki bütün parçalar tek bir iradenin elinden çıkmış gibi…

gelelim esas diyeceğime;

sahi dost hele bi de ;

şimdi bizim dindarlık kurgumuz yani gerçekliğimiz, kuran ve nebevi gerçeğine, yani hakikate ne kadar yakın. sonuçta hepimiz dünya sahnesinde yerimizi aldık ve rolümüzü oynuyoruz.

kurgumuz sağlam mı, sahici mi bi ona baksak… baksak diyorum,

çünkü sahici adam olmak dindarlığın olmazsa olmazıdır…

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Sayenizde Kurban