Siyasi tarih disiplininin konusu, zaman içerisinde meydana gelen hadiselerin sebeblerini, vesilelerini ve sonuçlarını tahlil etmekle sınırlıdır. Ancak tarih kitaplarında yer alan bilgilerin izafi olduğunu, yani o tarihin yazılmasını sağlayan güçlerin ‘resmi yorumlarını’ da beraberinde getirdiğini unutmamak gerekir. Mütefekkir İbn-i Haldun ‘Mukaddime’ isimli eserinde ‘Tarih yaşanan zamanın ve halin aynasıdır. Tarihi hadiselere hâkim olan kanunlar hiçbir zaman değişmez. İçinde yaşadığımız hal maziyi aksettirir. Yaşanan hayatın geçmişe intikal eden kısmına tarih denilmektedir. Tarihi ve geçmişi iyi öğrenmek, hal ve istikbal hakkında doğru teşhisler yapılmasına imkân verir’ diyerek tarih disiplininin önemine işaret etmiştir. Bir batılı filozofun dediği gibi ‘geçmiş asla unutulmuş bir zaman dilimi değildir, hatta geçmiş, geçmiş bile değildir.’ Rusya-Ukrayna savaşını anlayabilmek için, tarafların geçmiş tasavvurlarını ve siyaseti anlayışlarını dikkate almak gerekir.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ‘Ukrayna’nın Rusya’nın tarihi bir parçası olduğunu, suni bir şekilde Rusya'dan koparıldığını ve devlet geleneğinin bulunmadığını’ savunmaktadırlar. Donetsk ve Luhansk’ın bağımsızlığını tanıma ve asker gönderme kararını açıkladığı tarihi konuşmasında, bu tezini ısrarla tekrar etmiştir. Günümüz Ukraynası’nın, “Bolşevik, komünist Rusya’nın bir ürünü” olduğunu vurgulayan Putin, bu sürecin 1917’deki Ekim Devrimi ile başladığını, devrim lideri ve Sovyetler Birliği’nin kurucusu Lenin’in “tarihte Rusya’ya ait olan Ukrayna’ya cumhuriyet statüsü vererek vahim bir hata yaptığını ve bu bölgede yaşayan milyonlarca insanın fikrinin hiç sorulmadığını” ileri sürmektedir. Putin’e göre aslında Rusya’ya aid olan bu topraklarda Ukrayna Deveti’nin kurulmasının mimarı Lenin’dir. Peki, bu siyasi tez ne kadar doğrudur?
Ukrayna’da bağımsızlık hareketleri, Çarlık Rusyası döneminde başlamıştır. O dönem Ukrayna’nın büyük bölümü Çarlık Rusyası toprakları içinde, bir bölümü de 1918’e kadar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içinde yer alıyordu. Çarlık Rusyasına karşı bağımsızlık mücadelesi veren Ukraynalılar, Ukrayna Halk Cumhuriyeti adını verdikleri yeni bir devlet kurmuşlardır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu toprakları içindeki bölüm de bağımsızlığını ilan ederek 1919’da Ukrayna Halk Cumhuriyetine katılmıştır. Fakat bu devletin ömrü sadece iki yıl sürmüştür, 1920’de Kızıl Ordu Ukrayna’yı yeniden Sovyet topraklarına ilhak etmiştir. Tarihçiler gerek Çarlık Rusyası gerekse SSCB döneminde Ukrayna'daki bağımsızlık hareketlerine ve iki yıllık cumhuriyete vurgu yaparak Putin’in “Ukrayna Lenin tarafından suni olarak Rusya’dan koparıldı” tezinin doğru olmadığını ifade etmektedirler.
Moskova’nın Ukrayna konusunda tartışmalı bir diğer siyasi tezi ise Rusya tarihinde devlet geleneğini tek başına sahiplenmesidir. Putin’in de temsil ettiği Rus milliyetçiliğinin kökeni, “Kiev Knezliği” ya da “Rus ülkesi” olarak bilinen imparatorluğa dayanmaktadır. Rusya gibi Ukrayna da devlet geleneğinin kökenini Kiev Knezliğine dayandığı bilinmektedir. “Kiev Knezliği” sonrasında Rusya siyasi olarak bir imparatorluk haline gelirken Ukraynalılar kendi devletlerini kurmayı başaramamıştır. Tarihe her ülke kendi açısından baksa da somut olan gerçek, Ukrayna’nın 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından bağımsız bir devlet olduğudur. 1991 Aralık ayında yapılan referandumda Ukrayna halkının yüzde 92’si bağımsızlık yönünde oy kullanmıştır. Putin, tarihi kendi tasavvuruna göre şekillendirerek bu ülkelerin “tek bir halk” olduğu tezini savunmaktadır. Gerçekte ise Rusya ve Ukrayna halkları yüzyıllar öncesinde birbirinden ayrılarak iki ayrı dil ve iki ayrı kültür geliştirmişlerdir. Bu iki ülke arasında başlangıçta önemli gerilimler yaşanmamıştır. Hatta Ukrayna, bağımsızlığın hemen ardından Rusya ve Belarus ile birlikte kurulan Bağımsız Devletler Topluluğuna (BDT) dahil olmuştur.

Fakat zaman içerisinde Rusya ile Belarus arasında güçlü bir ittifak oluşurken Ukrayna yüzünü giderek daha fazla Batı’ya dönmüştür. Bu durum Moskova’yı rahatsız etse de gerek Batı’nın Ukrayna’yı Avrupa’ya entegre etme konusunda gösterdiği isteksizlik, gerek Rusya’daki ekonomik ve siyasi istikrarsızlık ortamı, gerekse o dönem patlak veren Çeçenistan savaşı nedeniyle Kiev ile bir kriz yaşanmamıştır. Moskova’nın 1997’de imzalanan anlaşmayla, Kırım dahil olmak üzere Ukrayna sınırlarını tanıdığı malûmdur. Ukrayna’nın Batı’ya yakınlaşması, 2004’te Batı yanlısı muhalefetin protestolarıyla gerçekleşen “Turuncu Devrim” ve 2014’te Rusya yanlısı Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’in devrilmesiyle sonuçlanan Meydan protestoları, ülkeyi Rusya ile Batı arasında yaşanan amansız güç mücadelesinin ortasında bırakmıştır. Rusya, 2014’te Kırım Yarımadasını ilhak etmekle kalmamış, Ukrayna’nın doğusundaki Rusya yanlısı ayrılıkçı milislere desteğini artırmıştır. Batı yanlısı Ukrayna yönetiminin “Rusya tehdidi”ne karşı NATO’ya girme isteği Moskova’da bardağı taşıran son damla olmuştur.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmek için başlattığı savaşın en önemli gerekçesi, Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk ve Luhansk’ta Rus vatandaşlarının çoğunlukta olması, bunları Rusya’nın koruması gerektiği tezidir. Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, savaşın ilk günlerinde dikkat çekici bir açıklama yapmış ve Rusya’nın bundan sonra izleyebileceği siyaseti ifade etmiştir. Ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüyle ilgili 1970’de imzalanan “Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri” konusundaki BM bildirgesine atıfta bulunan Lavrov, Kiev yönetiminin Kırım’da olduğu gibi ülkenin doğusunda da egemenlik haklarını yitirdiğini ileri sürmüştür. 2014’te Yanukoviç’in devrilmesiyle sonuçlanan Batı destekli Meydan protestolarını “darbe” olarak nitelendiren Lavrov'a göre “Ukrayna rejiminin 2014’teki darbe sonrasında Ukrayna’nın devlet sınırları içinde yaşayan bütün halkları temsil ettiğini kimse iddia edemez.’
Rusya-Ukrayna savaşının perde arkasını bu şekilde izah ettikten sonra, meselenin bir diğer boyutuna dikkat çekmekte fayda vardır. Dünya üzerinde yaşanan kronik kargaşa/kaos halini analiz ederken; ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa gibi, BM Güvenlik Konseyi’nin imtiyazlı üyelerinin (alınan kararları veto hakkı bulunan devletlerin) siyasi ihtiraslarını dikkate almamız gerekir.
ABD ve müttefiklerinin siyasi ihtiraslarına hizmet eden Atlantik Paktı (NATO) ülkeleri ile Avrasya Harekâtı’na liderlik eden Rusya arasında yaşanan siyasi rekabet, Ukrayna coğrafyasında kirli bir savaşın yaşanmasını beraberinde getirmiştir. Rusya’nın 2014’te Kırım ve Sivastopol’ü kolayca ilhak etmesi; başta BM Teşkilatı olmak üzere, NATO ve AB ülkelerinin siyasi zaaflarını ön plâna çıkarmıştır. Son bir aydır yaşanan savaş hali göstermiştir ki, uluslararası sistemin adalete uygun olarak yeniden kurgulanması kolay değildir. Dünyada “gerçek ötesi” denilen, bir anlamda yalanların gerçekmiş gibi sunulduğu post truth bir siyaset tarzının, BM Teşkilatının daimi üyeleri tarafından piyasaya sürüldüğünü unutmamak gerekir.
BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararları veto etme hakkı bulunan ABD, İngiltere, Fransa ve Rusya, geçtiğimiz ay Ukrayna coğrafyasında silahlı mücadeleye başlamışlardır. Siyaset uzmanları ve politikacılar, bu siyasi krizin çözümü için ‘Minsk Antlaşması’na uyulması gerektiğini ısrarla gündemde tutmaktadırlar. Minsk Antlaşması (Vladimir Putin’in dün itibariyle bağımsızlığını tanıdığı) Donetsk ve Lugansk’ta yaşanan savaşı durdurmak için Ukrayna, Rusya Federasyonu, Donetsk Halk Cumhuriyeti, Lugansk Halk Cumhuriyeti ve Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) temsilcileri tarafından 5 Eylül 2014 tarihinde imzalanan bir antlaşmadır. Belarus’un Minsk kentinde imzalandığı için bu isimle anılmaktadır. Ancak bu antlaşma gerginliği kısmen azaltsa da kalıcı anlamda barışı sağlayamamıştır.
ABD ve müttefiklerinin, Ukrayna’da yaşanan savaş ve siyasi kaos/kargaşa karşısındaki tavırlarını zorba devletlerin tuzakları kavramıyla izah etmek mümkündür. Amerikan Başkanı Joe Biden’in; neredeyse her gün, Vladimir Putin’i Ukrayna konusunda tehdit ettiğini söylemek mümkündür. Katil, savaş suçlusu ve diktatör ilân ettiği de malûmdur.
ABD’nin savaşı teşvik eden tavrına karşın Avrupalı iki büyük devletin (Almanya ve Fransa) meseleye daha temkinli yaklaşmayı tercih ettiği görülmektedir. ABD-AB-NATO-İngiltere devamlı olarak Rusya’ya ‘eşi benzeri görülmemiş’ yaptırımların uygulanacağı şeklindeki tehditlerini her fırsatta ifade etmektedirler. Hâlbuki Rusya yıllardır uygulanan yaptırımlara rağmen, hala bildiğini okumaya devam etmektedir. Bu şartlar altında ABD ve müttefiklerinin, kendi ifadeleriyle eşi ve benzeri görülmemiş yaptırımları karşısında yıllarca dayanabilecek bir Rusya vardır. Küresel enerji krizinin yaşandığı şu günlerde Rus gazına bağımlı olan Avrupa’nın etkin kararlar alabilecek gücü ve kuvveti yoktur.
Netice olarak şunu söyleylebiliriz: İçinde bulunduğumuz zaman diliminde uluslararası ilişkilerde yaşanan hadiseler; haberleşme teknolosindeki gelişmelere paralel olarak, her zamankinden daha karmaşık hale gelmiştir. Tabii buna bağlı olarak siyasi tarihe geçecek meseleleri izah etmek eskiye oranla daha da zorlaşmaktadır. Savunma sanayinde kullanılan teknolojiler, yeni iletişim imkânları, hibrit savaş anlayışının yaygınlaşması ve örtülü operasyonların ön plâna çıkarılması, ABD ile Rusya arasında yeni bir soğuk savaşın yaşanmasını beraberinde getirmiştir. Uluslararası sistemi temsil ettiği iddia edilen Birleşmiş Milletler Teşkilatı, dünya siyasetindeki belirleyici gücünü kaybetmiştir. Zira alınan kararları veto hakkı bulunan imtiyazlı beş ülkenin (ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere) hergangi bir mesele üzerinde ittifak etmeleri, neredeyse imkânsız hale gelmiştir.
Tarih boyunca savaşlar, devlet adamlarının siyasi hesap hatalarının ve yanlış olan tercihlerin neticesinde yaşandığını söylemek mümkündür. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ‘Ukrayna’nın gerçek bir ülke olmadığı ve o coğrafyada yaşayan insanların Ruslarla tek bir halk olduğuna’ dair siyasi tasavvurları, tek kelimeyle polemikten ibarettir. Modernize ettiği ordusunun Ukrayna’yı sadece işgal etmekle kalmayacağı, hipersonik füzelerle o ülkede yaşayan insanlara hayatı zindan edeceği anlaşılmaktadır. Savaşın başlamasından bu yana üç milyon Ukraynalı, mülteci olarak komşu ülkelere sığınmıştır.Türkiye’nin bu kirli savaşı durdurmak için bütün imkânlarını sarf etmesi, siyasi açıdan önemli bir hadisedir.