Kuşku yok ki, herkesin olayları değerlendirirken kullandığı bir paradigma vardır. Paradigma, örnek, model, bakış açısı, ideoloji, dünya görüşü ve kavramsal çerçeve gibi anlamlara gelir. Kuşkusuz dinler ve ideolojiler de hayatımıza anlam katan birer paradigmadır. Herkes sahip olduğu paradigmanın kavramlarına göre olayları değerlendirir. Örneğin liberalizm, sosyalizm, İslam, Hıristiyanlık, Türk veya Kürt milliyetçiliği bize birer paradigma sunar. Her paradigmanın doğru, iyi, güzel anlayışı vardır. Burada anahtar soru şudur: Ya olayları değerlendirdiğimiz paradigma yanlışsa. Bu durumda yapılan bütün değerlendirmeler de yanlış olacaktır. Böyle bir sonuç, birey için büyük aldanıştır. Hayatı değerlendirirken kullandığınız paradigmanın yanlışlığına tanık olmak büyük bir hayal kırıklığına yol açar. Daha da vahim olanı bir yanlışlığı doğru sanarak ve onun uğrunda mücadele ederek ömrünü tamamlamaktır.
Gerçek olan değişim mi yoksa kalıcılık mıdır? Parmenides'e göre değişim bir duyu yanılgısıdır, aldanıştır. Çünkü değişimin olabilmesi için varlığın yokluğa dönüşmesi gerekir ki, bu da imkansızdır. Parmenides bunu “Varlık vardır, yokluk yoktur.” mottosuyla temellendirir. Aslında varlık aleminde değişen hiçbir şey yoktur. Buna karşılık diğer bir Yunan düşünürü Herakleitos'a göre ise her şey sürekli akan bir nehir gibi değişmektedir. Varlık aleminde sabit ve kalıcı olan hiçbir şey yoktur. Herakleitos, bunu “Bir nehirde iki kez yıkanamazsınız” benzetmesiyle temellendirecektir. Değişimin en önemli göstergesi ise zamandır.
Platon ise bu iki düşünceyi uzlaştırır. İdealar evreninde Parmenides’in dediği gibi değişim yoktur. Çünkü idealar, zaman ve mekan dışı, değişmez olan, varlıkların ilk örnekleridir. Yaşadığımız fenomenler dünyasında ise Herakleitos haklıdır. Orada her şey sürekli değişmektedir. Platon’a göre hakiki bilgi, sanat, ahlak ve siyaset akılla kavranılan idealar evreninde vardır.
Kuşkusuz birey için sahip olduğu, hayatına anlam katan paradigmayı değiştirmek zordur. Siyasal davranış biçimleri bir anlamda paradigmalar arası mücadeledir. Burada temel sorun paradigma içi değerlendirme yapmanın zorluğudur. Siyasal parti militanları partilerinin yaptıkları eylemi savunacak argüman üretmekten çok, karşıdakilerin hataları üzerinden kendilerini meşrulaştırıyorlar.
İslami kökenden gelenlerin iktidarı ele almasından sonra oluşan sosyolojinin niteliği tartışılıyor. Bir kesim, bu kitlenin dönüşerek ve sisteme uyum sağlayarak köklerine yabancılaştığı iddia ederken, diğer kesim İslami kökenden gelen siyasi hareketin, sistemi dönüştürerek İslamileştirdiğini iddia ediliyor.
Gerçek şu ki, her iki kesim de değişmektedir. Hem sistem değişip dönüşmekte, hem de Müslümanlar değişmektedir. Bu değişimin nereye varacağı tartışılabilir, ancak değişimin önü alınamaz.
Gerçekten entelektüel bir yanılgı içinde yaşayan insanlar için gerçekle karşılaşmak sarsıcıdır. Kuşkusuz alışılmış paradigmayı değiştirmek oldukça zordur. Az sayıda insan görüşünü kökten değiştirme cesaretini gösterir; çoğu insan ise yeni bilgiyi küçümser ve alışkanlıklarıyla yaşamaya devam eder. Ünlü Yunan düşünürü Platon Mağara allegorisinde bu gerçeğe vurgu yapar. Mağaranın içinde yaşayanlardan biri kendini bağlayan zincirlerden kurtulup, gerçeğin farkına varınca, Mağaraya dönerek arkadaşlarını uyarmaya çalışır. Ancak mağaradakiler onu bozguncu olarak niteler, öldürmeye çalışırlar. Çağlar boyunca toplumu uyandırmaya çalışan Peygamber, alim, arif ve aydınların başına gelen bir durumdur bu.
Kuşkusuz sosyalizm, Türk milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliği, liberalizm, Ulusalcı Kemalizm, muhafazakarlık gibi ideolojiler, nihayetinde asıl hakikatle yüzleşmeyi engelleyen barikatlardır. Cemil Meriç’in yerinde ifadesiyle: "İdeolojiler, idrakimize giydirilen deli gömlekleridir. “Kuşkusuz kişiler deli gömleğini çıkarıp çıkarmamakta ya da kendi karanlığına mahkum olarak yaşamakta özgürdür. Kuskusuz siyasal anlamdaki her yenilik arayışı, yerleşik paradigma değiştirme arayışının fitilinin ateşlemesidir. Bir şeylerin değişeceği umudu insanlığın en değerli arayışıdır. Değişimin özünü bilmek ve yönlendirmek ise serin bir ahlaki entelektüel donanım gerektirmektedir. Bu noktada Aziz Peygamberin "Allah'ım bana eşyanın hakikatini öğret" şeklinde ifade ettiği duaya sığınmak gerekir.
İki sene öncesine göre değil, düne göre bile değişmek gerekir. Çünkü iki günü birbirine eşit olan ziyandadır. Sürekli okumak, düşünmek ve sorgulamak gerekir. Dün durduğumuz yerde, yeni bir güne uyanırken aynı durmak hayatı ıskalamakla sonuçlanır. Bir Müslümanın değiştirmemesi gereken ten sabite Allah'a olan imanıdır. Mevlana'nın dediği gibi " Düne ait ne varsa geride kaldı. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Bu anlamda değişmeyen hakikat Allah'a iman ve aşktır. İbn Hazm'a göre aşk, hayatta bir kez yaşanılan, asla unutulmayan, göklerde gezen ruhların yeryüzündeki bedenlerde birleşmesidir. Aşk ve iman dışında her şey değişiyor.
Hayat kuşku yok ki, paradigmalar arasında bir tercihtir. İslam, hayatı anlamlandıran bir paradigma olduğu gibi, Cahiliye de kendine özgü özellikleri olan bir paradigmadır. Birey, hem seçtiği paradigmanın hakikiliğinden hem de bu paradigmanın değerlerine uygun davranıp davranmadığından sorumlu olacaktır. Kuşkusuz Allah katında geçerli tek paradigma (inanç, inanış, ideoloji, dünya görüşü, hayata anlam katan değerler sistemi) İslam’dır. Başka hiçbir paradigma ( Faşizm, ulusalcılık, komünizm, milliyetçilik, muhafazakarlık) insanı kurtuluşa götürmeyecektir. Bu anlamda İslam’dan başka bütün paradigmalar, insanın ömrünü verdiği sahte kurtuluş yollarıdır.
Bir alim, aydın ve entelektüelin fikirlerini olgunlaştırması, geliştirmesi, hatta değiştirmesi; eski fikirlerinin bir kısmını revize etmesi veya tümden terk etmesi normal ve gereklidir. Burada önemli nokta bu değişimin hakikati arama serüveninin bir sonucu mu olduğu, yoksa siyasal, ekonomik beklentinin sonucu mu oluştuğudur. Bunu belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Zamanın ve sorunların sürekli değiştiği bir varlık aleminde hep aynı şeyleri konuşmak elbette doğru değildir. İslam açısından bakarsak temel değerler hariç, diğer hükümlerin pratik uygulaması içtihat eylemiyle yenileştirilebilir, değiştirilebilir ve zamana uygun hale getirilebilir. İçtihat kapısını kapatmak varlık evrenindeki değişmeyi ortadan kaldırmıyor. İçtihat yapmayanı yaşadığı zamandan uzaklaştırıyor. Bu da zamanın sorunlarına müdahil olamayan bir dini söylem ortaya çıkarıyor. Böyle bir söylemin kitleleri etkilemesi mümkün değildir. Yoksulluk, adaletsizlik, şiddet, rüşvet, zina, kumar, içki eşcinsellik gibi toplumu derinden etkileyen konular dururken, kıyametin ne zaman kopacağı, Firavunun iman edip etmediği, Mehdinin nereye ineceği, cennetin konumu, Hz. Adem'in babasının olup olmadığı gibi konulara yoğunlaşmak hem enerjinin boşa harcanmasına hem de dinin aktüel sorunlarla uğraşmayan bir bilgi yığınına dönüşmesine neden olur. Gündeme müdahil olmayan her soru aslında insanı gerçeklerden koparan sahte sorulardır.
Herakleitos’un işaret ettiği gibi, “Değişmeyen tek şey değişimdir”. İnsan ürünü olan hiçbir değer ve kurum sabite içermez. Sabite içeren bütün yorumlar sonuçta tarihi tükettiği, değişimi ıskaladığı için anakroniktir. Bu yüzden zamanın ruhunu, değişimin dinamiklerini iyi analiz etmek gereklidir. Hiçbir kurum ve hiçbir insan dünkü durduğu yerde durmuyor. Yeni dinamiklerin devreye girdiği yerde hep eski yorumlarda ısrar etmek, insanı sürekli tarihin dışına iter. Oradan kuşkusuz sosyoloji ve fıkıh değil, ideoloji ve ütopya ürer. İdeoloji ve ütopya sahipleri ile tartışmak anlamsızdır; çünkü mantıksal tutarlılığı esas alırlar. Tartışmaya açık olan fıkıh ve sosyolojidir; çünkü bu iki alan mantıksal tutarlılıktan çok olgusal sorunların çözümüne yoğunlaşır. Tabi mantıksal tutarlılıkla doğruluğun aynı şeye tekabül etmediğini bilecek kadar mantık bilmek gerekiyor. İçki içen birinin sürekli içki içmeye devam etmesi, yaylan söyleyen birinin yalan söylemeye devam etmesi, mantıksal anlamda tutarlıdır, ancak doğru değildir.
Tarihsel serüvenimiz vahyin çerçevesini çizdiği ideal değerlerden başka değişmeyen bir şey olmadığını gösteriyor. İlk çağ düşünürlerinden Herakleitos "değişimi anlatmak için kullandığı "Bir nehirde iki kez yıkanılamaz" metaforunda haklı galiba. İdeal değerler insana ve onun yaşadığı ontolojik düzleme indiği ve pratik davranışlara dönüştüğü andan itibaren farklı davranış modelleri ortaya çıkarırlar. Tarihsel sürecin bize gösterdiği hakikat şudur: İnsanlar değişiyor ve dönüşüyor. Bu anlamda değişim kaçınılmaz bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak şuna da dikkat etmek gerekir ki, değişim tek başına olumlu ya da olumsuz olarak adlandırılamaz. Değişimin değerinin belirleyen ölçüt değişimin yönü ve niteliğidir. İmandan küfre, iyiden kötüye giden değişim onaylanmadığı gibi, kötülükte, ifsatta, küfürde istikrar da onaylanamaz. Buna karşılık kötüden iyiye olan değişim onaylandığı gibi, iyilik, ahlak ve güzellik konusundaki istikrar da onaylanır. Şu halde ne değişim ne de istikrar kavramları, içeriklerinden bağımsız olarak onaylanamaz. Önemli olan hangi değeri değiştirip, hangi değer etrafında istikrarı sağladığınızdır. Nitekim Ebu cehil, küfründe samimi ve istikrar sahibidir. Ancak onun bu samimiyeti istikrarı doğru yolda olduğunu göstermemektedir. Samimiyet ve istikrar ancak doğru bir öğreti etrafında anlam kazanan değerlerdir.
İnsanların maddi imkanları arttıkça zihin dünyalarının değişimi de mümkün hale geliyor. Her gelir seviyesi kendine uygun bir yaşam tarzı üretiyor. Zengin ve fakir Müslüman arasındaki ilgisizlik giderek artıyor. Zenginleşen ve politik olarak sınıf değiştiren insanlar eski duyarlılıklarını kaybediyor ve başka dünyaların insanları oluyorlar. Muhafazakar dindarların halen devam etmekte olan iktidar deneyimi mal ve servetle olan sınavın büyük ölçüde kaybedildiğini gösteriyor.
“Bu durum nereye varacak”, sorusu cesurca yüzleşilmesi gereken hayati önemde bir sorudur. Kuşkusuz toplumda insanların dönüşümü tek boyutlu değildir. İyi ve kötü yan yana eş zamanlı gidiyor. Kendini hayatın konforuna kaptırıp bütün insanı endişelerini yitirenler olduğu gibi, bir şeylerin eksikliğini görüp kendini davaya adayanlar da var. Bu noktada yapmamız gereken, elimizden geldiği kadar iyilikleri çoğaltıp kötülükleri azaltmanın mücadelesini vermektir. İnancımızın bize yüklediği sorumluluk da budur.
Dindarlaşarak Gavurlaşma|Fuat Durgun
13.08.2026
Yurtta Sulh Cihanda Sulh AHMET GÜRBÜZ 10.08.2026
MEKKE İTTİFAKI SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 09.08.2026
MEKKE ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASI YUSUF YAVUZYILMAZ 09.08.2026
CHP, REJİM VE DEVLET SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 26.07.2026