Ülke halkının ümüğü darbeyle nice yıllar sıkıldıktan sonra ülke gençleri yavaş yavaş nefes almaya çalışıyorlardı. Pek çoğu soluksuz kaldığı dönemin etkisiyle zihinsel ve duygusal olarak tükenmişti. Güç sahipleri okudukları beyitler eşliğinde İslam’da nelerin olmadığını meydanlarda insanlara anlatıyor, tüm ülke ekranlardan verilen bu bilginin nuruyla aydınlanıyordu. Darbecilerin görüşlerine uygun kişiler ‘yeni ekran mollaları’ olarak kendilerine verilen görevi hakkıyla yerine getiriyorlardı.
İşte o dönemlerde, yüksek öğrenim gören saf ve temiz gençlerin yolu, bazı kişilerle çakışıyordu. Çünkü bu gençler, ülkede uzun yıllardır sürmekte olan ‘kişilik krizi’ hastalığını aşmak, kendilerine bir kimlik oluşturmak istiyorlardı. Bir sürü ‘Hoca’ vardı, çoğu birbirinden pek de hoşlanmayan, laf arasında usturupluca birbiri hakkında olumsuz görüş beyan eden. Bu hocalardan birkaçı, öğrencilerle daha yakın ilişkiler kurmak için ne gerekiyorsa yapmaya çalışıyor, bunda da başarılı oluyorlardı. Ben de o öğrencilerden biriydim.
Bu üniversite hocalarından birinin evine gittiğimde, ilk şoku yaşamıştım. Şehrin ortasında bulunan evin arkasındaki bir çardağın altına tandır kazmışlar, yemek ve ekmek çoğu kere burada yapılıyormuş. Evdeki kız çocuklar, en fazla ilkokul 3. sınıfa kadar okuyor, erkek çocuklar okumaya devam ediyorlarmış. Kızlar için ‘Anneleri daha iyi yetiştirir’ diyorlardı. Evdeki bazı eşyaları sonra gittiğimde göremiyordum ‘İki kanepe vardı, şutladık; iki somya vardı, şutladık’ diyorlardı; ‘yerde yemek, yerde yatmak, yerde oturmak’ önemli bir konuydu. Öğrenciler de kendi evlerinde onlar gibi yapmaya çalışıyorlardı. Ama sobalı-beton evlerde bu değişim pek de iyi olmuyordu. ‘Buzdolabını şutladık’ dedi bir gün. ‘A nasıl olur, yemekler bozulur’ diyen öğrencileri şaşırtan bir eda ile ‘Gerek yok’ dediler. Ama bir süre sonra yeni doğan bebeğin sütü bozulduğu için yeniden bir buzdolabı almışlardı. Çamaşır makinesi yoktu, ‘Ne olacak, kaç giyecek var?’ diyorlardı, o sıralarda 10 kişilik aile için. Saç kurutma makinesi de almak istememişler. Mutfakta iki gözlü bir ocak vardı. Soğuk kış günlerinde yemeği burada yapıyormuş kadınlar. Bir yere gitmek istediklerinde bisikletle kocaları götürüyordu, yalnız çıkmıyorlardı. Hocaların kadınları ve kızları hiçbir yabancı erkeklerle görüşmüyor ancak onlar başkalarının kadınları ve kızlarıyla sürekli görüşüyorlardı. Öyle ya İslam’ı tebliğ etmek için bu gerekliydi. Hocaların herkesin kullandığı eşyaları gereksiz bulma görüşleri, yıllar sonra telefona karşı da aynıydı. Telefona da ‘Ne gerek var?’ diyor ama başkalarının telefonlarıyla arama yaptırıyor, ‘Şu şuraya gelsin, şu saate bir kişilik yer ayırsınlar’ diyorlardı.
İlerleyen yıllarda bu etkide kalanlar tarafından, minderli odalar, yer yatakları, ocak dışında elektrikli eşyalardan uzak durmak denendi. Bulaşığı elle yıkamak, çamaşırı leğende yıkamak takvalı olmak için gerekli görülüyordu. ‘Âîşe annemizin makinesi mi vardı, çamaşırı nerde yıkıyordu?’ denilerek elektriğin ve makinelerin icat olmadığı, insanların çoğunun tek kıyafetinin olduğu bir dönemdeki yaşam tarzı o dönemin etkisiyle denendi. Giyecek, yiyecek ve yaşam tarzı olarak tamamen değişmiş olan günümüzle, Hz. Peygamber döneminin çoğu küçük birer tek odadan ibaret olan yaşama biçimleri eşitlenmeye çalışıldı. Söz konusu bu çaba, deneyenlerin, hayatın gerçekleriyle kendi dönem ve ortamlarında yüz yüze gelmelerine kadar sürdü.
Yerde oturmak, yerde yemek, yerde yatmak, dişleri arak ağacının köküyle fırçalamak, bol giyinmek, siyahı tercih etmek, büyük ve siyah başörtüsü kullanmak sünnet olarak öğretilmişti. Kara kargalar diye tanımlamıştı ya biri başını örten kadınları... bu tanımın gerçeği ifade edip etmediği önemli değildi. Mademki kara karga, demek ki olabildiğince çirkin görünmeye çalışılmalı hatta ses kocakarı sesi, vücut kamburu çıkmış bir koca karı gibi yapılırsa takvaya daha uygundu. Sağ göz zinetti, yolu-beli görmek için sol göz yeterdi. Resim, heykel, müzik hepsi haramdı. Ancak defli ilahilerin gençleri cezbetmediği görüldüğü için marşlara ‘Neyse bakalım’ denilmişti. Biz gençler o süreçte artık ‘kutsal ızdırap’ sahibiydik. İslam ve ümmet için acı çeken gençlerdik. Bu acı o kadar sahiciydi ki kendimizle ve ailemizle ilgili sorunlar, çözüm aramak amacıyla da olsa gündeme bile gelemiyordu.
Tefsir anlatırken hocalar ‘Ey kâfirler!’ diyerek başlıyor, biz gençler muhayyel kâfirlerin yerlerini kendimizce dolduruyorduk. Mus’ab, annesini çiğneyerek Müslümanlığı seçmişti. ‘Bu gençler, önce ailelerinden kurtarılmalı’ diyorlar, biz gençler, bizi o güne getiren anne-babamızdan kurtarılmamız gerektiğini düşünüyorduk. ‘Babalarına dostluk ettiklerini göremezsin’ âyeti gündemden düşmüyor, paramız bitince para istediğimiz babalarımızı, ‘dostluğumuza’ layık görmüyorduk. Onlar ‘De ki: Ey kâfirler’ dediklerinde biz de ‘Ey Kâfirler…’ diyorduk. Kime? Din nedir, iman nedir öğretilmemiş; bizi aç bırakmamak için yoksulluk içinde çırpınan anne-babalarımıza, yakınlarımıza, çevremizde kim varsa hepsine. Onlar kendilerine ‘Müslümanız elhamdülillah’ deseler bile biz onlara, içimizden ‘Ey kâfirler’ ya da en azından ‘Ey müşrikler’ diyecektik. Çünkü onlar, hocalara göre ‘Müslüman’ değillerdi; öyleyse bize göre de Müslüman değillerdi.
Mısır, Suriye, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Lübnan, Arabistan, İran gibi sosyal dokusu hiçbir şekilde bizimle uyuşmayan ülkelerde şöhret olan yazarların kitapları -gerektiğinde bazı yerleri bize göre tırpanlanarak- çevriliyor, biz de onları ‘oruçlunun suyu içmesi gibi’ okuyorduk. Yeni yayımlanmaya başlayan dergileri -daha çok- çıkmaları sürsün diye alıyor; ‘İslam’da şu’ diye yayımlanan -sonraları- geçmişte kalması gereken malumatların yeni sözcüklerle yeniden anlatımı olduğunu gördüğüm kitapları da peynir ekmek gibi alıyor, okuyorduk.
‘Cennette herkes adıyla çağrılacak, cennetin dili de Arapçadır’ deniliyordu. Adlarımız, kendimiz veya üzerimizde etkili olan biri tarafından, çoğu daha önce hiç konulmamış ya da pek duyulmamış Arapça adlarla veya sahabenin İslam’dan önce de kullandıkları adlarla değiştiriliyordu: Musab, Enes, Hubeyb, Huzeyfe, Hz. Peygamberin koyduğu ad denilerek Zeynep, sevdiği ad denilerek Abdurrahman, Abdurrahim, Abdülazim, Abdürrezzak gibi. Herkesin bir Arapça adı vardı ancak bu adlar asırlardır ülkemizde konulduğu gibi değildi, telaffuzu farklıydı: Fatımetüzzehra, Haticetülkübra, Emine değil Amine, Ömerülfaruk, Halilürrahman olmuştu. Büşra, Tuğba, Betül gibi adlardan sonra Kur’ân’ın bir sayfasını açıp oradan seçilen Eymen, Ahsen, Yesar, Yüsra, Kübra, Ecrin, Ünzile, Esila, Asel, Aleyna, Yazel (Anlamları: Sağ(cı), En güzel, Sol, Kolay, Büyük, Karşılık, İnen, Akşam, Bal, Üzerimize, Ey sahip) gibi ad olmaması gereken sözcükler, anlamı bilinmese de yeni doğan çocuklara ad olarak veriliyordu.
İslam’ı anlatmayı kendisine görev edinen bu birkaç hoca, genç kızlardan oluşan topluluklara dini anlatırken sürekli şu cümleyi muhataba göre tekrar ediyorlardı: ‘Ne olacak coğrafya, tarih, edebiyat, tıp okuyunca, sistemin eğitimi sizi cennete mi sokacak?’. Oysa kimse bu bölümlerde ‘Beni cennetlik etsin’ diye okumuyor, bir meslek sahibi olmak için okuyordu. Onlar bu görüşlerini sürekli ‘Ne var buralara gelecek, babanız bakamıyor mu, bir somun ekmeği yok mu babanızın?’ diyerek tekrar ediyorlardı. Tabii ki babalar, okutmak için gerekli masrafı yaptıklarına göre zaten bakıyorlardı. Bu görüşlerini, ilahi bir hakikat gibi ısrarla telkin eden hocalardan birinin uzun yıllar çocuğu olmadığında, kadın-doğum uzmanı olan bir kadın doktor aradıklarını da karısı anlatmıştı.
Onların telkinlerinin etkisiyle o yıllarda pek çok kız öğrenci okul bıraktı. Okullar karma imiş, ancak nedense bu durum yalnızca kızlar için sorun oluyor, aynı ortamda okuyan erkek öğrenciler için sorun olmuyordu. Telkinlerle okulu bıraktırıp evlenmesini sağladıkları öğrencileri birer zafer gibi anlatırlardı. Ailelerin ‘Bir yılın kaldı, iki yılın kaldı, onca emek verdin, onca masraf ettik, bitir, kiminle istiyorsan evlen’ sözleri artık kendi kızları üzerinde etkili olmuyordu. Kurulan evlilikler Allah içindi, istenilen toplumsal değişim ve dönüşümün nüvesi böyle oluşacaktı. Bilmiyorduk: Gerçekler, hiçbir zaman hayal edilen olmamıştır.
O dönemde yapılan bu evliliklerin bazılarından söz etmem gerektiğini düşünüyorum. Büyük emekler ve hayallerle başladıkları fakülteleri terk eden bu kızlar hayal bile edemeyecekleri sorunlarla yüz yüze kaldıklarında çıkış yolu bulamadılar. Fakülteyi terk eden ve sonrasında evlenen/evlendirilen kızlardan büyük bölümü, çoğu kere kendisi gibi bir öğrenciyle evleniyor, evde bir kap yemek yaptıktan sonra ne yapacağını bilemez duruma geliyorlardı. İsimleri kısmen değiştirerek daha somut örnekler vermek istiyorum: Coğrafya bölümünü 2. sınıfta bırakan Melike, evlendiği ‘mühendis’ tarafından sürekli şiddete uğruyor, boşanmayı dile getirmesi durumunda onu ‘öldüreceğini’ söylüyormuş. Yıllar sonra aftan yararlanarak bir çıkış olabilir umuduyla kaldığı yerden okulu bitirmek için tekrar başladığında ‘Yapamadım, etrafım çocuk doluydu, yaşım ilerlemişti, benim zihnim gördüğüm şiddetten karmakarışıktı.’ demişti. İlahiyat fakültesini 3. sınıftan bırakan Gülçin, altı çocuktan sonra yeniden başlayıp okulu bitirmek istediğinde ‘doktor’ olan kocası, dolmuş parası bile vermemiş, okulu bitirsin istememiş. Doktor kocası, ikinci evlilik yapmak istediğinde Gülçin hocaların radyo-televizyonlarda program yaptığında ‘Ey Müslümanlar! Siz Allah’ın kitabına inanmıyor musunuz? Neden Allah, ‘ikişer, üçer, dörder alın, dediği halde siz tekrar evlenmiyorsunuz?’ dediğini, bunun eşini de etkilediğini anlatmıştı. Asude de aynı etkiyle ilahiyat 3’ten ayrılmış ve evlenmişti; af geldiği anda yeniden başlayıp bitirdi. Ayça da okul bırakıp evlenenlerdendi. Nikâh, ‘talep, tasdik, ilan’ idi. Sistemin nikâhını istememişler, ‘iki erkek(!)’ öğrencinin şahitliğiyle evlenmişler. Kocası, Ayça’nın evden çıkmasını istemiyormuş. Dört yıl sonra iki çocuk varken bir gün eve gelmiş ve ‘Benden boşsun’ demiş üç kere ve çekip gitmiş. Narin de okul bırakıp evlenmişti, kocası bir arkadaşıyla tekneyle dolaşırken tekne devrilmiş, sahile ulaşamamış ve ölmüş. İki çocukla ne yapacağını bilemiyordu. Ayşen hukuk fakültesini bitirmişti. Hukuk tehlikeliydi, ‘Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler’ diye başlayan âyet vardı, mesleğine hiç başlamadı. Üç çocuktan sonra kocası ayrılmak istediğinde hep kendisine ‘Neyi yanlış yaptığını’ soruyordu. Oysa yanlış yoktu. Kocası evi terk etmiş, yeniden evlenmişti. Kendisi çocukları büyütmek üzere çocukların başında kalmalıydı. Nermin, Almanca bölümünü bitirmiş, evlenmiş, dört çocuktan sonra zenginliği artan kocası, Mersin’de bir kadınla birlikte olduğunu bir de çocukları olduğunu ancak onun resmi nikâh istediğini, bu yüzden kendisini boşayıp onunla evleneceğini söylemiş. Dedi ki: ‘Çarşaflı olduğum için çalışma imkânım yoktu. Bu yüzden dedim ki: Ben çocukların başında kalayım, cariye gibi’ (cariye kelimesini kendisi hakkında o kullandığı için yazdım.) Ona din=çarşaf olarak öğretildiği için çarşaf yerine başka bir giyecek giyerek çalışmak yerine, kendisini ‘cariye’ konumuna çekebiliyordu. Bu esnada ekranlarda, cariyelerin belden yukarılarının çıplak olarak dolaşabileceklerine dair ‘en önemli ilmî konu’ görsellerle paylaşılıyordu. Hayvanlardan korkan bir şehir çocuğu olan Nurcan, evlendikten sonra eşinin köyüne gidiyor, sağma makinesinin olmadığı o yıllarda kendisine, ahırdaki montofonları sağması gerektiği söyleniyor, bunu yapamaması büyük sorun oluyordu. Varlıklı bir ailenin tek kızı Yıldız da bunlardan biriydi. Ailenin itirazına rağmen okulu bırakıp evlenmişti. Eşinin okulu bitince onun köyüne dönmüşler, o askere gitmiş, kendisi iki kışın geçtiği bir buçuk yıl boyunca hayvanla kuyu suyu taşıyarak orada yaşamıştı. Gülşen, Almanca bölümünü bırakmış, bir süre sonra evlenmişti. İki çocuktan sonra kocası başka kadınlarla düşüp kalkmaya başladı ve kocası tarafından çocuklarıyla terk edildi. Sınava girip hizmetli kadrosuyla işe başladı ve Açık öğretimden bir fakülte bitirerek memur olarak konumunu değiştirdi; iki çocuğu babasız büyütmenin mücadelesiyle ömrü geçti. Sadiye de okulu bıraktı ve evlendi. İki çocuğu oldu. Eşi ile ayrı dünyaların insanları olduğunu anlaması uzun sürmemiş. Bu sırada İran devriminin etkisi ülkede derinden hissediliyordu. O da bir toplulukla birlikte İran’a gitmiş. Fark edilecek derecede gösterişli bir kız olduğu için oradan biri, Sadiye’ye, kendisiyle istediği bedel karşılığında, iki saat mut’a nikâhı yapmak istediğini söylemiş. Kelimenin anlamını bile bilmeyen Sadiye, düşüncelerindeki ilk sert kırılmayı ve dehşeti orada yaşamış. Döndükten bir süre sonra ayrıldığı okuluna başladığında, daha önceki sıra arkadaşı doçent olarak dersine giriyormuş. Eyşan, %3 kız öğrenci kontenjanı ayrıldığı dönemde çok yüksek bir puanla ilahiyat fakültesine girmiş, okulun en başarılı ve en iyi öğrencisiydi. Okulu bitirdikten sonra memleketine dönmüş. Gerisini Hoca şöyle anlattı: ‘Eyşan’ın erkek kardeşi Ali vardı okulda, buradaki hocalardan birkaçı, Ali’yi çağırıp demişler ki: Eyşan gelsin, burada çalışmaya başlasın, yetenekli bir öğrencimiz. Ben de Ali’ye dedim ki: Sakın ablana böyle bir şeyi söyleme, otursun evinde.’ (Telefonların olmadığı yıllardı.) Öyle ya kendi kızlarını 2, 3’ten sonra okutmayanlara göre Eyşan, bir ilahiyat fakültesinde çalışmaya başlayacak, kariyer yapacak, hoca olarak bir sürü erkek öğrenciye ders verecekti. Olacak şey miydi? Bilmiyorum, bir başkasının hayatı hakkında kimin bu kadar karar yetkisi olabilir. Eyşan, memleketinden bir yüzbaşıyla evlenmiş. Atama istemiş, sonraki darbede eşi de kendisi de… Gerisini bu ülkedeki herkes biliyor zaten.
Evet, Hocaya göre kızlar okumamalıydı, sistemin cennete götürmeyen okullarında. Ancak kimseyi cennete götürmeyen sistemin bu okullarında, erkek öğrenciler okuyabilirdi. Onlar ileride ev geçindireceklerdi, meslek lazımdı. Ancak onlar da geçimi sorun etmemeliydiler, sistemde memur olup çalışmaktansa bir tabla alıp sokaklarda limon satabilirlerdi. Bu etkiyle Hukuk bitiren biri, ekmek büfesi açmıştı ama geçimini temin edecek parayı kazanamıyordu. Ama Hoca kendisi, doktorasıyla ilgili görüşmek istediği dekanının kapısında, sekreter hanımla baş başa 2, 3 saat dekanın keyfinin yetmesini bekliyor ancak yine de kariyer yapmayı düşünenlere ‘Ne olacak seni cennete mi götürecek?’ demeyi ihmal etmiyordu. Yapbozun parçalarında uymayan yerler vardı fakat o kadar çok kitaplara gömülmüştüm ki yaşanmakta olan durumları doğru değerlendirecek halde değildim. Hoca, herkesi küçümserdi, birisinin bir görüşü söylense ‘Ne biliyorlar ki?’ derdi. Biz bilmiyorduk ama ona göre kimse de pek bir şey bilmiyordu. Ama kendisi, herkesi değerlendirecek, herkese notunu verecek, herkesi en sert şekilde eleştirecek ve aşağılayacak şekilde her şeyi biliyordu. Biz ‘Sakarya; saf çocuğu, masum Anadolu’nun’ dizelerinde söylendiği gibi ülkenin saf ve masum çocuklarıydık. ‘Kitap nedir, iman nedir bilmezdin.’ âyetinde söylendiği gibi kitap da iman da bilmiyorduk. Bu nedenle Allah adına söylendiğini düşündüğümüz ve samimi olduğuna inandığımız sözlerden etkileniyorduk. Ama şimdi anlıyorum ki ‘bilmediğini bilmek’ gerçekten haddini bilmenin tek yoluymuş. Çünkü bilmediklerinin farkında olmadan, kendilerini allame sanarak âleme ‘ilim ve din’ öğretmeye kalkanların elinde heder olanları görmenin acısı gerçekten çok büyük.
Benim, hoca ile görüşmelerim uzun yıllar sürdü. Annesi yatalak olmuş, bu durumdan şöyle söz etti: ‘Dedim ki hanıma: Hanım, senin cennetinin yolu, anamın altını almaktan geçiyor.’ Kendisi ise o yıllarda Türkiye’de sürekli gezdiği gibi, Avrupa’nın farklı ülkelerini, Fas, Mısır neresi olursa gidebileceği her yeri geziyordu. Ben o yıllarda 28 Şubat darbesiyle meslekten atıldığım için zamanım boldu hem daha yoğun okuyor hem de yazıyordum. İlk kitaplarım çıkmaya başlamıştı. Usulünü okuduktan sonra 5, 6 kadar tefsir okumuştum. Hoca, bana, hadis külliyatlarını okumamı tavsiye etmişti. Usulden sonra hepsinin izahlılarını alarak onları da okumaya başladım. Sorum ve itirazım çoktu. Mesela ‘Neden, imam Kureyş’ten olacakmış. Hani herkes eşitti. Bu hem Arap’ı hem de bir sülaleyi yüceltmektir. Neden kadınlar aleyhinde bu kadar rivayet var, bunlar Kur’ân’a aykırı’ diyordum. Ama o, hepsini savundu. O dönemde, Kur’ân’da ortaya konulan İslam dışında, adına İslam denilen yüzlerce anlayışın ve yaşayışın olduğunu fark etmiştim. Allah katındaki din olan İslam yerine, Arap toplumunun ve Emevî-Abbasî döneminin geleneklerini İslam olarak öğreniyor ve yaşamaya çalışıyorduk.
Bu yıllarda hocanın anlattıkları derlenerek surelerin tefsiri olarak basılıyordu. Bunlardan A’raf Sûresinin tefsirinde ‘Âdem ve eşinin’ cennete yerleştirilmesinden söz edilen bölümü şöyle tefsir ediyordu: Burada hitap Âdem’e, eşine değil; bu ayetten hareketle kadın kocasının gösterdiği evde ve beldede oturmak zorundadır.’ Yıllar sonra öğrendiğim ‘öznel tefsir’ bu idi. Oysa biz Hz. Peygamber’in, Hz. Hatice’nin evine iç güveysi olarak girdiğini ve onun malıyla varlıklı olduğunu okumuştuk. Âyetin tefsiri yanlıştı ve bu ayetten böyle bir hüküm çıkarılamazdı. Mekkî bir sûre olan A’raf Sûresinin bu âyeti nedense eşinin evinde yaşayan Hz. Peygamber’in hayatında, hocanın tefsir ettiği gibi bir değişime neden olmamıştı.
O yıllarda eğitim döneminde olan kızlar, mümkünse okumamaya, bir okula başlamışlarsa bırakmaya, bitirmişlerse çalışmamaya yönlendirildiler. Ancak eğer çalışırlarsa ‘sanki kadının bir başı yokmuş gibi’ evde çift başlılık olmaması için maaş kartını 'efendisine?' veren; evdeki her işi gören, yaşamından şikâyeti olmayan, kocası tarafından kendisine çizilmiş sınırları çok iyi bilip, varlığını onun varlığına armağan eden bir kadın’ isteniliyordu. Kadının cennete gidebilmesi için kocasını razı etmesi gerekir, denilerek razı edilecek ‘çift tanrılı bir din’ mensubu olması gerektiği açıkça söyleniyor ancak erkeklerde ‘şirk’ sayılan bu telakki, kocaları karşısındaki kadınlar söz konusu olduğunda ‘rıza makamının birliğine’ zarar vermiyordu, nasıl oluyorsa? Oldu mu. Hayır. Bu sürece ‘Kadın kişiliğiyle var olmalıdır’ sözüyle başlandı ancak sonuçta kişiliksizleştirilen yeni köleler ortaya çıktı. Marka giyecek ve gösterişli takılarla nasıl gerçekçi bir değer duygusu oluşamıyorsa, vakıf-dernek dolaşıp küçük topluluklarla birlikte olmak ya da yapıldığı varsayılan işler de gerçekçi bir anlam ve değere neden olamadı. Sonuçta kadınlar, kendi içlerindeki kocaman boşluğu taşımaktan yoruldu ve çoğu kez beklenmeyen sorunların üzerinde yuvarlanarak çığ gibi büyüyen ve kendisini her gün nefessiz öldüren sorunlar karşısında susmayı, edilgenleşmeyi, bırakmayı denedi; yapmak zorunda olduklarını yaparak günlerini geçirmeye yani esasında ölümü beklemeye başladı. Bu sürecin sonucunda, ‘yarım yamalak bilenlerin mücahitliğinin marifetiyle’ farklı şekillerde harcanmış ve tüketilmiş bir kuşak ortaya çıktı. O sürecin çocukları anne-baba olduğunda, onlardan gelen kuşak sürdürülebilir olmayan bu yaklaşımın sonucu, sesli-sessiz anne-babalarından başka vadilere yöneldiler. Örtülü deizm, anne-babanın yaşam tarzını sessizce ret, bu kuşakta ortaya çıktı.
Marşlar, sloganlar ve bireysel çalışmalar bu düşü ancak buraya kadar getirebildi. Çünkü geçen yıllarda, radikallik adına en yoz ve yobaz geleneğin din sanılarak savunulduğu bir süreç yaşandı. Allah’ın dini olan İslam yerine, Arap kültür emperyalizminin işgali altına kendi kendimizi soktuğumuzun farkında bile değildik. İslam adına, Allah sevgisiyle gördüğümüz bir düşün, kâbus olduğunu anlamamız ömrümüze mal oldu. Sürdürülebilir olmayan bir şeyin yaşayabilmesi mümkün değildir. Üretilemeyen her şey ancak tüketilerek yok olur. Bu süreç de öyle oldu. Samimiyet mi? Evet, vardı. Ancak cehennemin yolları da samimiyet taşlarıyla döşeliydi? Yoldaki işaretlerin yanlışlığı, yolcunun doğru menzile ulaşmasına engel olur. İşte bu nedenle zamanın ve hayatın gerçekleriyle, insanın fıtratıyla uyumlu olmayan malumattaki samimiyet, tarihi geçmiş ilaçlar ve yiyecekler gibi yarar yerine zarar verdi.
Ne yazık ki hayata yeniden başlanamıyor. Yanlış yaşanmış yıllar da yeniden doğru şekilde yaşanamıyor. Yaşanan yanlışlar, film çekiminden bölümler gibi kesilip çıkarılamıyor. Sonuçta bu süreci biz yaşadık ve bugünlere geldik. Rabbim beni ve hepimizi affetsin; bana ve hepimize rahmet etsin.
Hac kesin kayıtları yarın başlıyor
29.07.2026
Ne Karma Ne De Zorunlu Eğitim|Özkan Yaman
30.07.2026
Abdullah Naci ile Derkenar
02.07.2026
KEMENÇE Mİ KUMANÇE Mİ|KEVSER KIRAN
04.07.2026
CHP, REJİM VE DEVLET SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 26.07.2026
BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ-2 ÜSTÜN BOL 27.07.2026
ERTELEMEKTEN VAZGEÇEBİLİR MİYİZ? ESRA DURU 27.07.2026
FAİLİN ADINI CÜMLE İÇİNDE KULLAN ESRA DURU 29.07.2026
Fetö'nün Çaldığı En Değerli Şey AHMET GÜRBÜZ 13.07.2026
iman vitrine değil mihraba aittir. MUSTAFA AKMEŞE 04.07.2026