metrika yandex
  • $45.15
  • 52.31
  • GA49900

HERKES HEYBESİNDEN YER!

AYTEN DURMUŞ
24.03.2026

Sinoplu Diyojen’e atfen şöyle bir kıssa anlatılır: Birisi, Diyojen’e hakaret ederek sataşır. Çevresindekiler, neden aynı şekilde karşılık vermediğini sorarlar. Diyojen şu cevabı verir: "Eğer bir eşek beni tepseydi, ben de ona çifte mi atacaktım? Ya da bir köpek bana havlasaydı, ben de ona havlayacak mıydım?". Hz. İsa için de şöyle bir kıssa anlatılır. Hz. İsa, kendisine kötü sözler söyleyen bir topluluğa, güzel sözlerle karşılık verince, yanındakiler der ki: "Onlar size kötü sözler söylerken siz neden güzel karşılık veriyorsunuz?". Hz. İsa der ki: Herkes heybesinden yer. / Herkes yanındakinden harcar.”. Bu kıssanın Luka İncili 6:45 ve Matta İncili 12:35’teki ifadesi ise şöyledir: "İyi insan, yüreğindeki iyilik hazinesinden iyilik; kötü insan ise içindeki kötülük hazinesinden kötülük çıkarır. İnsanın ağzı, yüreğinden taşanı söyler."

‘Herkes yanındakinden harcar.’ Bu durum, insanî ilişkilerin tamamında böyledir ve çok önemli bir ilkedir. Tüm ilişkilerde, durumun böyle olduğu/olacağı baştan bilinirse ilerleyen aylar ve yıllarda adına ‘hayal kırıklığı’ denilen durumlar yaşanmayabilir.

Kişi, olumlu ve mutlu bir yapıya sahipse yaşamı boyunca iyi-kötü neyle karşılaşırsa karşılaşsın her durumda bu nitelikleri, ondan çevreye yayılır. Eğer kişi, olumsuz ve mutsuz bir yapıya sahipse yaşamı boyunca iyi-kötü neyle karşılaşırsa karşılaşsın her durumda bu nitelikleri ondan da çevreye yayılır. İşte sıkıntı ve sorunlar içerisinde bile yüzü gülebilen kişiler ya da iyilik ve mutluluk içinde olduğu halde yüzü gülmeyen kişiler, kendi yapılarında bulunan söz konusu nitelik ve hayata bakış açıları nedeniyle böyledirler.

Olumlu ve mutlu kişiler, başkalarında olumlu ve güzel yanları görürken; olumsuz ve mutsuz kişiler, her durumda sorun ve kusur ararlar. Bu nitelik, düşünce dünyalarına o kadar çok yerleşir ki iletişimde bulundukları kişilerdeki en sıradan durumları bile bir kusur ve yanlış sayabilirler. İlginç olan durum şudur: Olumlu ve mutlu yapıya sahip kişiler, iyi-kötü yaşadıkları durumlarla ilgili sorumlulukları üstlenirken; olumsuz ve mutsuz kişiler, kendi kendilerini asla mutlu edemediklerinden, en mutlu olunması gereken durumlarda bile olumsuz bir yan bulur ve bunun için de birilerini suçlarlar. Böylece onun kendisini mutsuz hissetmesine ve surat asmasına bir neden bulunmuş olacaktır. Onlarla ilgili her durum için kendilerine yanlış yapmış birileri muhakkak vardır. Ancak bunlar bir kez olsun ‘Acaba benim de bu konuda bir kusurum, yanlışım var mı?’ diyerek kendilerini değerlendirmeye almazlar. Onlar her durumda gerekeni ve üstlerine düşeni yapmışlardır. Oysa gerçek bu değildir.

Genel olarak olumsuz bakış açısına sahip kişilerin, özellikle çocukluklarında annelerinden ‘koşulsuz sevgi’; babalarından ‘koşulsuz takdir’ almadıkları görülür. Sevilmek ve takdir edilmek için muhatap adına önemli ve etkili bir şeyler yapmadıkları takdirde, kendilerini, ‘sevgiye ve takdire’ yeterince layık görmezler. Bu kişilerin özellikle anne ve babaları ya da onların konumundaki kişiler tarafından doyurulması gereken ‘sevgi ve değer/takdir’ duyguları aç bırakılmışsa bu iki açıdan onları doyurabilmek mümkün değildir. Kendilerini seven herkesi ‘kendilerini yeterince sevmemekle’, kendilerine değer veren kişileri ‘kendilerine yeterince değer vermemekle’, kendilerine saygı gösteren kişileri ‘kendilerine yeterince saygı göstermemekle’ sürekli suçlar dururlar. Önemsenmedikleri, ciddiye alınmadıkları, yeterince sevilip takdir edilmedikleri duygusunu yaşadıklarından, muhataplarından kendilerine abartılı bir ‘ilgi, sevgi, takdir’ beklerler.

Genel olarak ‘olumsuz ve mutsuz’ yapıdaki kişilerin, bu duygularıyla ilgili, eşleri ve çocukları başta olmak üzere karşılarındaki kişilere yaptıkları suçlamalara bakınca, genel olarak ‘olumlu ve mutlu’ yapıya sahip kişilerin gündeminde bile olmayan konular olduğu görülür. Çünkü olumlu ve mutlu yapıdaki kişiler, önce yaşamlarındaki iyilikleri ve muhataplarındaki güzellikleri gördüklerinden, olumsuz ve mutsuz kişilerin ‘sorun’ saydığı şeyler onlara, kişiler arası iletişimde ‘zorla var sayılan sorun’ olarak gelir. Esasında öyledir de. Çünkü nitelik olarak ‘olumsuz ve mutsuz’ yanları baskın kişiler için eş ve çocuklar başta olmak üzere yakın ilişkide bulunduğu kişiler, tatmin olmamış, kendilerinde kişilik sorunu olarak var olan ne kadar marazları varsa bunların tatmin edildiği/edileceği ilişki haline getirilmeye çalışılır. Bunların evlilikten beklentileri, birlikte yürünen bir yol ve yolculuk değildir; kendilerinin takip edileceği ve talimatlarına itirazsız uyulacağı bir ilişki türüdür. Bu tavır, tatmin edilmemiş duyguların, eş üzerinde hâkimiyet kurarak tedavi edilme çabasıdır. Kişilikte oluşan marazların bu yöntemle tedavisi, geçmişteki koşullar nedeniyle mümkün olabilmekteydi ancak günümüz koşullarında mümkün olamamaktadır. Çünkü evlenen her iki kişi de kişiliklerini yok etmek sayılabilecek davranışlara razı olmamakta, kendi ayaklarıyla kendi hayallerine doğru yürümeyi istemekte, bu da sorunlara ve hatta boşanmaların hızla artmasına neden olmaktadır.

Sokrates’e isnat edilen şöyle bir rivayet vardır: ‘Sokrates’e evlilikle ilgili düşüncesini sorarlar. Der ki: ‘Ne pahasına olursa olsun, evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok kötü çıkarsa o zaman da filozof olursunuz’. Bu rivayette, soruyu soran erkek, cevap veren erkek olunca değerlendirme kadın üzerinden yapılmaktadır. Aynı sorunun cevabının bir de kadın versiyonuna bakalım: ‘Ne pahasına olursa olsun evlenin. Kocanız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok kötü çıkarsa o zaman da filozof olursunuz.’. Felsefenin kapılarının kadınlara yüzyıllar boyunca sıkıca kapatıldığı hatırlanırsa, kötü kocaya sahip kadının ‘filozof’ olma imkânına da sahip olamayacağı ortaya çıkar. Bu duruma da yeni değerlendirmeler yapılmıştır: ‘Yerine düşerse gül, yerine düşmezse diken’. İki taraflı yazacağımız bir söz de şöyle: ‘İyi bir kadınla evlenmek, fırtınada sakin bir liman, kötü bir kadınla evlenmek ise sakin bir limanda fırtınadır.’ Veya ‘İyi bir erkekle evlenmek, fırtına da sakin bir liman, kötü bir erkekle evlenmek ise sakin bir limanda fırtınadır.’. Evlerde bitmeyen fırtınalar ise herkesin kendisini iyi, eşini ve diğer aile fertlerini ise onların beklentilerini karşılayacak kadar iyi bulmama düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Ama nedense sorunlu kişilerin kendileri hep iyi, çok iyi hatta çok çok iyidirler hatta ve hatta kimsenin kendisine liyakat kesbedemeyeceği kadar iyidirler(!). Gerçekte ise kendini beğenmişlik ne kadar artarsa sorunlar da o kadar artar. Çünkü ‘bir adım geri çekilme’ sayılabilecek ‘özür dileme’ kendini beğenmiş kişinin fiili ve kavli literatüründe yoktur.  

Evliliğin iyisi olur ama kusursuzu olmaz. Her evlilikte, iki farklı ailede yetişen iki farklı kişi, birlikte yaşamayı öğrenmeye çalıştığından, elbette sorunlar çıkacaktır. Önemli olan bu durumda, o iki kişinin her birinin diğerine nasıl davrandığı, kendisinin hakkı olduğunu varsaydığı ne varsa bunların karşısındaki kişinin de hakkı olup olmadığını kabul edip etmediği meselesidir. ‘Sen sana ne sanursan, ayruğa da onu san / Dört kitabın manası, budur eğer var ise!’ dizelerini, eş-evlat-kardeş gibi birinci derecedeki aile fertleri için değil de dışarıdaki yabancılar için düşünen kişilerin birliktelik tasarıları, zaten bir ‘modern kölelik’ kurmaya çalışmaktır. Yunus Emre’nin bu beyti, ilhamını şu hadis-i şeriften almıştır: ‘Sizden biriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.’ (Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 59). Bu konudaki son sözü de pirimiz Yunus Emre’nin beyitlerine bırakmak evladır:

‘Manada getürmüşler, kardeşten yar yeğrektir

Oğuldan dahi tatlı, eğer doğru yar ise.

 

Gördün yârin doğrudur, baş kogıl ayağına,

Çıkar ciğerin yedir, eğer çaren var ise.

 

Gördün yârin eğridir, nen var ise ver kurtul

Ululardan öğüttür, işittiğin var ise.’

(Sanursan: İstersen; Ayruk: Başkası; Yeğrek: Üstün; Kogıl: Koy; Nen: Neyin)

 

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş