Son on yıldır nüfusun azalması, doğurganlığın ülke güvenliğini tehdit edercesine gerilemesi, evliliklerin ertelenmesi ve terk edilmesi, boşanmaların artması gibi konuları konuşuyor, tartışıyoruz. Erdoğan’ın katıldığı nikah törenlerinde yeni evlilere “en az üç çocuk” tavsiyesi istenilen sonucu vermedi, vermiyor.
Çare olması babında son on yıl Aile Yılı ilan edildi. Çalışan kadınlara doğum izni ve yardımı konusunda önlemler alındı, alınıyor. Orta öğretimin kısaltılması da teklif ediliyor erken evlilik için. Bu gidişle teşvik bağlamında evlilik yaşını ve ikinci evlilikleri de tartışır hale geleceğiz.
Bu ve benzeri tedbirler, teşvikler bir çare olacak mı bunu zaman gösterecek.
Peki Türkiye bu sosyal soruna nasıl geldi? Bizim gençlik yıllarımız Kenan Evren ve Turgut Özal yönetiminde geçti. Kenan Evren cumhurbaşkanı olarak, apoletlerini takar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gider, aile planlamasının faziletlerini anlatırdı. Sloganı “Doğurabileceğiniz kadar değil; doyurabileceğiniz kadar çocuk yapın” idi. Bu dönemde köylere kadar doğum kontrolü programları uygulandı. Bir sinema filmi olan Eski Köye Yeni Adet o dönemi anlatır. T. Özal da bu siyaseti değiştirmedi. O da ders kitapları başta olmak üzere Aile konulu yayınlarda (Cemil Çiçek Aileden Sorumlu Devlet Bakanı idi) ideal aileyi 4 kişilik olarak tarif etti. Anne, baba, kız ve erkek çocuk. 24 Ocak Kararları, çalışan eşler üzerine kurulu idi. Enflasyona karşı geçimin yazılı olmayan çaresi karı kocanın çalışması idi. Bu sistem kadının önceliğini değiştirdi. Kadın demek çalışan kadın demek oldu, çocuk doğuran kadın değil. Çünkü tek maaşla geçinmek mümkün olmadığından, gençler çalışan eş seçmek zorunda kaldılar. Bu da aile yapısını ve doğurmayı ertelemek veya hiç düşünmemekle sonuçlanmıştır. Anne baba olmak; okur yazar olmayanların ayrıcalığı oldu. Özal’ın ekonomiyi düzlüğe çıkarma planı, nüfus planlaması ile birlikte ele alınmıştır. Bu planın, sadece siyasetin planı ve programı olmadığını onları yönlendiren hatta dikte edenlerin iş adamları olduğunu öğreniyoruz. Daha çok üretim, daha çok tüketim ilkesi ile hareket ettiklerini sandığımız iş adamları daha az nüfus anlayışı ile hareket etmişler. Bu anlayışın öncüsünün Vehbi Koç olduğunu Emre Gönensay söylüyor. Hayata Açtığım Yelken adlı anı kitabında şu satırları okuyalım: “ Vehbi Bey ile temelden ayrı düştüğümüz tek mesele nüfus artışının nasıl ele alınacağıydı. Hızlı nüfus artışını ülkenin geleceğini tehdit eden büyük bir sorun olarak görüyordu. Yüksek büyüme rakamlarına rağmen hızla artışlar oldu. (s.149)
Vehbi Koç’a göre artan nüfusun ihtiyaçları, büyümenin meyvelerini yutmakta, eğitim ve sağlık hizmetleri yetersiz kalmaktadır. Bundan dolayı işsizlik büyüyor, köylerden şehirlere akan kitleler çarpık kentleşmeye neden oluyor, çevre kirleniyor, ulaşım felç oluyor diye şikayet ediyordu. Vehbi Koç’un çözüm teklifi, “kısıtlı kaynaklarını daha verimli kullanan, niteliğe yatırım yapan, refah yaratan bir ekonomi için nüfus artış hızının muhakkak düşürülmesi gerektiği idi” (aynı sayfa).
“Fikirlerine “katılan” uzmanların hazırladığı raporları sivil toplum kuruluşları ve devlet yetkilileriyle paylaşıyordu. Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı bu çalışmaların sonucunda kuruldu.”
Emre Gönensay; ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir tarif ile Vehbi Koç'un, aile planlaması ile “nitelikli nüfusu çoğaltmak”a odaklandığını söylemektedir. (s.150)
Gönensay, Vehbi Koç’un bu politikasının yanlış olduğunu söyleyerek başka bir açıdan konuyu izah ediyor. Nüfus artış hızının kalkınmayı olumsuz etkilediği argümanı, Gönensay’ ın tespitlerine göre 1960'ların iktisat çevrelerinde yeniden hâkim olan Malthusçu yaklaşımın bir yansımasıdır. Malthus’a göre nüfus geometrik hızla ( 2, 4, 8, 16..) çoğalırken gıda kaynakları aritmetik hızla ( 1, 2, 3, 4...) çoğalır. Bu dengesizlik kıtlık ve savaş doğurur. 1970'lerde dünya piyasasını ve medyayı elinde tutan güçler, petrol ve buğday gibi stratejik ve hayati önem taşıyan maddelerin kıt olduğunu ve bunların kapışılması gerektiğini yaygınlaştırarak Malthusçu anlayışa pratik destek sağlamaktadır. Bundan dolayı 1972 yılında dünya genelinde şiddetli bir hammadde darlığı yaşanır; 1973 yılı sonundan itibaren OPEC petrolü ekonomik ve politik bir silah olarak kullanmaya başlar. Böylece emperyalist dünya 1974 yılını Dünya Nüfus Yılı ilan edilmesini sağlar. Bu hesaplama elmalarla armutları birbirine karıştıran bir hesaplamadır Gönensay’a göre. Emre Gönensay burada bir başka örneğe başvuruyor : "Buzağı" ve "insan yavrusu" karşılaştırması. "Kişi başına düşen milli gelir bir buzağı doğduğunda artıyor, bir insan yavrusu doğduğunda azalıyorsa bu istatistiklerde bir sorun olmalı" diyor ve can alıcı bir tespit yapıyor:
“Sonuç olarak nüfus artış hızı baskılanabiliyor ama toplum, nüfusu bir kere azaltma eğilimine girdiğinde bu süreci ters çevirmek mümkün olmuyor.” (S.150)
Türkiye’nin yaşadığı durum tam olarak budur. Aileden Sorumlu Devlet Bakanının 17 Ağustos 2026’da basına yaptığı açıklamaya göre Türkiye’de ailelerin yüzde elli yedisinde çocuk yok.
Bu sonuç 70’li yıllarda Vehbi Koç'un anlayışını benimseyen ve toplumsal bir program haline getirip uygulayan siyasetçilerin sonucudur. Divanu Lugat’it Türk’te bile yer alan “Ağılda oğlak doğsa derede otu biter” inancı ile hareket eden ve Er-Rezzak cc olan Allah’a iman ve tevekkül eden Türk milletinin imanına tasallut; günümüzde nüfus azalması olarak görünür hale geldi. Zenginler konforlarından bir şey eksilmemesi ve daha çok tüketim için milletin nüfusuna göz diktiler. Bu zihniyetle, mirastan aslan payı almak için kardeşlerini öldüren zihniyet arasında hiçbir fark yoktur. Milletinin paylaşımcı, sadaka, zekat, yardım çeşitleri ile büyük dayanışmadan haberdar olmayan, milleti kendileri gibi cimri yapmak isteyen anlayıştır. Maalesef başarılı oldukları görülüyor. Yeni evliler, çocuğa yapacağım masrafı gezmeye, yemeye içmeye ayırırım diye çocuk sahibi olmuyorlar artık. Bu öyle tehlikeli bir şey ki vatanı savunacak, mukaddesatı teslim edeceğimiz neslin yok olması demektir. Unutmayalım; Filistin’i, Gazze'yi ayakta tutan en önemli zenginliği nüfusudur. Şehit olacağını bile bile Filistinli gençler savaş ortamında evleniyorlar, çoğalıyorlar, anneler doğurarak Siyonist katliama hem direnip cevap veriyor hem geleceğine sahip çıkıyor hem de dünya kamuoyunun dikkatlerini siyonist katliamlara çekiyor. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gazze’nin, Filistin’in, Mescid-i Aksa’nın gerçek sahipleri, garantörleri evlenen gençler ve doğuran analardır. Siyonist rejim ilk hedef olarak bebekleri seçerken aslında Filistin’in geleceğini ele geçirmeye çalışıyor. Bu bakımdan nüfus; beka meselesidir. Bu, Türkiye için de böyledir.
Devlet, nüfusun artması için tedbirler alıyor, teşvikler yapıyor. Bu noktada sormamız gerekir. Nüfusun azalması, azaltılması için projeler hazırlayan, devlete bu konuda yön veren Vehbi Koç gibi iş adamlarına, diğer sosyal kuruluşlara şimdi de nüfusun artması için proje, program geliştirme ve uygulama çalışmaları gerekiyor mu? Emre Gönensay’ın anıları bize bunu söylüyor.
Bizim kültürümüzde söz kendisi kadar sözü söyleyen de önemlidir. Bu sözü kim söylemiş diye dinleriz biraz da. Dolayısıyla TÜSİAD vb seküler kuruluşlar; bizi dinlemezler ama bakanlık yapmış bir diplomatın sözlerini dinlerler belki diye düşünüyorum.
Maduro'nun Eşinden Ev Hapsi Talebi
15.09.2026
Kur’an dervişi Kemal Kelleci vefat etti
16.09.2026
Kasıt ve Kusur: Süleymancılık AHMET GÜRBÜZ 24.08.2026
YENİ BİR EĞİTİM MODELİ ÖNERİSİ ORHAN GÖKTAŞ 26.08.2026
Ezherli Kuytul AHMET GÜRBÜZ 02.09.2026