Kur’an’da ve Resul Dönemi Uygulamalarında Hayat ve Toplum Tasavvuru
İşte böyle bir toplumsal tabana hitap eden Kur’an, din dilini esas alarak, Allah merkezli bir dünya inşa etmek ister ve bu inşada Allah; hak, adalet, iyilik, karşılık, rahmet ve düzeni temsil etmektedir. Bu anlayış çerçevesinde Allah’ın iradesi, her veçhesiyle günlük hayatın içerisindedir. İnananlar onunla birlikte yaşar, onu her daim yüreklerinde hissederler. Kur’an’ın ve Muhammedi tecrübenin temel iddiası ve tezi; merkezinde rahmet diliyle konuşan, adil, rahman-rahim bir Allah’ın bulunduğu, adalet, sorumluluk, ahlaklı ve tutarlı olma irade ve tercih hürriyeti üzerine ikame edilen bir hayat tasavvuru ve bu kavramları merkeze alan birey ve toplum inşasıdır.
Yine bu iddia ve tezin bir yansıması olarak doğrudan insanı/kişiyi muhatap alarak, onun üzerinden, kendisi için istediğini başkası için de isteyen, adalet ve sorumluluk bilinci/takva ortak paydasında bir araya gelen, dili, rengi, kültürü, coğrafyayı, etnisiteyi kutsamadan, ama onları da yadsımadan, şekle, şemaya, kabuğa değil öze ve amaca kilitlenen özgür bireylerden müteşekkil bir millet (toplumsal yapı) oluşturmayı hedefler. Ritüeller, emir ve nehiyler, ahiret inancı dâhil bütün akidevi kurallar, bu sorumluluk sahibi/muttaki bireyi ve onun millet/toplum hailini oluşturmak içindir. Bu ilkeler zamanın, zeminin, muhatabın, alet ve araçların imkânları ölçüsünde Resulullah dönemi tecrübesiyle hayata geçirilmiş, ete kemiğe büründürülmüş ve Merkezinde Hz İbrahim’in olduğu örnek bir toplum inşası gerçekleştirilmişti.

Öncelikle Mekki ayetleri/sureleri ve Mekke’deki ilişkileri incelediğimizde, bu ilişkilerde kanbağı ve kabile asabiyesi yerine İslami anlayışı/ değerleri önceleyen bir yaklaşımın esas alındığı görülür. Bunların da ahlak, adalet, sorumluluk, paylaşma, sözünde durma, hile ve haksızlık yapmama, mazlumun, haklının yanında olma, onları koruyup kollama, koruma ve onlardan yana olma, kısacası inanç ve değer merkezli yeni birlikteliklerin, ilişki biçiminin ortaya çıktığını görüyoruz. Hicret ile birlikte bu ayırımın çok daha belirgin bir hal aldığını, içinden çıktıkları Müşrik Mekke toplumu ile hem ekonomik ve toplumsal ilişkileri hem de aile bağlarını tümüyle koparılarak yeni aile, yeni bir toplumun oluştuğuna şahit oluyoruz.
Bu yeni toplum modelinde toplumsal hiyerarşi yeniden düzenlendiği gibi bireyler arası ilişkiler de yeniden düzenlendi ve bu düzenleme toplumun çekirdeğini oluşturan aileyi de yeniden kurdu. Örneğin daha vahiy sürecinin ortalarında Nuh ve Lut peygamberin ağzından zalim olan birinin “evladı veya eşi de olsa aileden olmadığı”nın altı çizildi. (17)
Çünkü onlar iki taraf arasında süregiden mücadelede karşı tarafta yer almışlar ve bu tutumlarıyla zulme ortak olmuşlar ve zalimleşmişlerdi (Mü’minun:23/27). Çünkü bu eylemleri “salih olmayan/ gayri salih” (Hud:11/46) bir davranıştı. Mü’minler ancak salih işler yaptıklarında ailenin bir üyesi olabilirlerdi. “Gayri salih” işler yapıp, uyarıları kulak arkası ederek zalimleştiklerinde toplumdan uzaklaştırılırlardı. Toplumun korunması, ahenginin bozulmaması ve kötülüğün yol olmaması için bunun yapılması gerekiyordu. Müslüman toplumun en temel kırmızıçizgisi buydu. Sanırım İslam öncesi toplumu ile Müslüman toplumun en temel farkı bu anlayış ve bu uygulamalardı.
Bu yeni toplumun bir diğer özelliği de kendilerini birbirlerinin kardeşleri olarak görmeleridir. Bu kardeşliğin merkezini de göçler ve onları bağırlarına basan yerleşik kesimlerdir ki bunun adı “Ensar-Muhacir kardeşliğidir” İnanç merkezli bu yeni toplumda “kaynaşma” toplumun omurgasını oluştururken, etnik olarak da “melez” bir toplum yapısının önerildiğini varsayabiliriz. Peygamberin çevresindeki insanların etnik çeşitliliği zaten bunu ortaya koymaktadır ama “Milleti İbrahim’ın “ne” ve “kim” olduğu konusunda çok açık sembolik bir tanımlama da yapmaktadır. Çok farklı nedenlerle, farklı coğrafya, etnisite ve anlayışlardan/inanışlardan, çöllerden ve dağlardan, kasaba ve şehirlere inen göçerler /bedevi topluluklar veya kişiler (Resul dönemi gerçekliğinde Medine’ye), süreç içerisinde bu yerlerdeki topluluklarla kaynaşarak, yeni bir inanç ve anlayış çerçevesinde, yeni ve daha dinamik topluluklar olarak yollarına devam etmişlerdir. Gördüğümüz kadarıyla burada çift taraflı bir “etkileme ve etkilenme” söz konusudur. Buradaki en önemli şeylerden birisi yerleşik toplumların bu yeni misafirlerini kabule ve onlarla kaynaşmaya hazır halde olmalarıdır ki, bu “hazır olma”nın en temel motive kaynağı ve itici gücü “din”dir ve bu dinin adı İslam, toplumlarının adı da “milleti İbrahim”den mülhem “millet”tir.

Bu dönemde Müslim ve gayrimüslimler farklı topluluklar halinde yaşamışlar ve kendi kimliklerini koruyarak siyaset yapmışlar, iktidara ortak olmuşlardı. Bunun en temel sebebinin birincisi devlet tasavvurunun farklı olması, “hakim” devlet değil “hakem” devlet/iktidar anlayışını benimsenmesidir. (18) Bu da mevcut dini, etnik, kültürel ve toplumsal yapıların ortak mutabakatları çerçevesinde gerçekleşmiştir. Mutabakatlara bağlı kalındıkça hakemlik de devam etmiştir. İkincisi, yine bu anlayışın bir devamı olarak toplumsal yapısının adalet merkezli olması ve içindeki kişi ve grupları her durumda kuşatması ve kucaklamasıdır; bunda etnisite ve dini seçkinciliğin herhangi bir artı değeri bulunmamaktadır.
Bu yeni toplum, “asabiye” merkezli değil, adalet ve sorumluluk merkezli olduğu için her sınıftan (etnik, siyasi, kültürel, ekonomik) insan, bu ilkeler çerçevesinde (takva, sorumluluk, sadakat ve adalet) eşit bireyler olarak bir araya gelerek/getirilerek yeni bir millet inşa edilmişti. Bu millette, kişilerin kabileleri değil, kendileri esastı. Resul döneminin Mekke ve Medine tecrübesi bunu açıkça ortaya koyduğu gibi Resul sonrası süreçte tüccarlar ve “dailer” kanalıyla pek çok coğrafyanın İslam’la tanışarak bu millet projenin bir parçası/üyesi olması da sağlanmıştır. Bu durum, Malezya, Endonezya ve yakın çevreleri ile Afrika’nın en ücra köşelerindeki Müslüman toplumların varlığı ile teyit edilmektedir.
Resul Sonrası Dönemde Toplum İsimlendirmelerinde Millet ve Milleti İbrahim İfadelerinin yer Almayışının Nedenleri
Peki, ne oldu da adalet ve sorumluluk merkezli “millet” anlayışından söz edilmez oldu, hatta din anlamına gelen “millet” kavramı etnisite/ ırk/ nation anlamında kullanılır oldu. Müslümanlar, neden kendi toplumlarını “ümmet” ve “cemaat” olarak adlandırmaya başladılar.
Resulullah sonrası süreçlerde ortaya çıkan sorunlar ve Müslümanların bu sorunlara verdiği tepkiler, bu sorunları çözme şekilleri, bu tasavvur, ilke ve dinamiklerin devre dışı kalmasına neden oldu. Özellikle adalet ve sorumluluk merkezli toplum ve devlet/iktidar tasavvurundan, yaşanan “gerçekliklere” sığınılarak/teslim olunarak güvenlik merkezli yeni bir toplum ve devlet tasavvuruna geçilmesi İslam ve Müslümanlık için yeni bir durum oluşturdu. Artık Müslümanlık; dinlerden bir din, Müslümanlar; inanlardan bir inanan, Müslümanların devletleri de devletlerden bir devlet, imparatorluklardan bir imparatorluk haline geldi ki bugün de hala o süreç yaşanıyor. Bu nedenledir ki, o günden bu güne “Beka Meselesi”, içinden bir türlü çıkamadığımız zindanımız olmaya devam etmektedir.
Biz bu değişim ve dönüşümü üç aşama halinde ele almaktayız.
Birinci Aşama; Ridde savaşlarının doğurduğu “yok olma” psikolojinin Milleti İbrahim’in/ Milleti İslam’ın kapsayıcılığını daraltarak “Hilafetin Kureyşlileşmesi”ne ve toplumun kardeşler ittifakından Cihad/Ganimet toplumuna evirilmesi… Her bir Müslümanın özgünlüğü ve değerliliği, takva, sadakat, adalet, sorumluluk ve çoğulculuk merkezli anlayışından/ yönetim tarzından “güvenlik” merkezli kabile asabiyesine dönüş/geçiş…
İkinci Aşama: Hz Osman’ın toplumsal muhalefet karşısında yeni din dili ve tanrı tasavvuru oluşturma arayışına girmesi… Halife Osman’ın “hilafet gömleğini bana Allah giydirdi ve Allah çıkarır” diyerek hem yönetimde hem de dini tasavvurda yeni bir dönemi başlatması… Bu sürecin halifenin/sultanın veya toplumun ileri gelenlerinin tercihlerinin Allah’ın takdiri/tercihi olarak sunulması ile sonuçlanması ve toplumun tercihlerinin yok sayılması... Böylece Ridde Savaşları sonrası yeniden ortaya çıkan asabiyenin devlet politikası haline dönüşmesi. Milletin/Müslüman toplumun ekseriyetinin kendisini dışlanmış hissetmeleri (örneğin bu durum Ensar için bir hissiyattan çok çok açık bir hakikattir.) ve toplumda adalet algısının ve millet aidiyetinin zayıflaması…
Üçüncü Aşama: İstişare/ Şura yani toplumun doğrudan veya dolaylı onayının esas alındığı yönetim/ devlet şeklinden fiili imparatorluk düzenine, dolayısıyla yönetimin babadan oğula geçişi… Ayrıca önceki iki aşamanın bir sonucu olarak eş zamanlı ve kaderci anlayışın devlet politikası haline gelmesi. Kabile asabiyesinin imparatorluk siyasetine ve kültürüne dönüşmesi… Adalet ve sorumluluk algısının çöküşü.

Yaşanan travmalar (Ridde, Cemel, Sıffın, Harura savaşları, Halife Osman’nın katli gibi) ve fethedilen yeni dünyalardaki/ coğrafyalardaki etkileşim nedeniyle düşünce ve uygulamalarda ciddi değişim ve dönüşümler meydana geldi. Tüm bu yaşananların bir sonucu olarak değerler, ilkeler/ölçütler, hedefler ve amaçlar değişti. Dolayısıyla genel toplumsal tasavvur değişti (cihadın fethe, yer yer işgale dönüşmesi gibi.). Fetihçi din algısı süreç içinde otoriter ve egemen din algısı olarak tezahür etti. Ganimet, bir yönetme biçimine ve bir kültüre dönüştü. Hukukun değil gücün egemen olması ve kutsanması sağlandı. Öteki üreten bir din algısı ortaya çıktı. Dil değişti; soyut dilden (şehir ve ticaret dilinden) somut dile (çöl diline) dönüldü. Dil, çöl dil anlayışı ve kültürü üzerinden yeniden kuruldu. Dil kuralları ve kâmuslar bu çerçevede oluşturuldu. Bireysel ve toplumsal düzeyde kader /cebriyecilik anlayışı merkezi anlayış haline geldi, adalet ve irade hürriyeti merkezli anlayışlar sapkın/gulat kabul edilir oldu; süreç içerisinde irade özgürlüğü devre dışı kaldı. Dolayısıyla hesap verebilirlik ilkesi yok edildi.
Tüm bunların dinin, inancın kapsayıcılığının ve kadim inanç zincirinin, sürekliliğinin, farklı yorumların, okumaların ortadan kalkmasına/ kaldırılmasına, neredeyse tek etnisiteli, tek kültürlü, tek dilli, tek zamanlı, tek mekânlı bir din tasavvurunun ortaya çıkmasına ve bu tasavvurun tek ve egemen tasavvur olmasına yol açtı. Artık bu tasavvur içinde milletin merkezi konumunun ve kadim anlayışlara dolayısıyla İbrahim’e ve İbrahim geleneğine atıf yapmanın anlamı, gereği ve ortamı/bağlamı kalmamıştı. “Emevi” ve “Abbasi” kutsamasının merkezi bir konumda olduğu bir süreçten sonra “emirlikler” surecine girildi. İşte bu süreçte “ümmet” kavramı doğdu ve tüm Müslüman toplumları, hatta bireyleri içine alacak bir çerçevede kullanılmaya başlandı. Sömürge süreçleriyle birlikte (çünkü Müslümanlar bu süreçte emirliklerini de kaybetmişlerdi.) “ümmet” kullanımı daha bir popüler/ cazibeli hale geldi. Millet kelimesinin; “din”, “dini toplum” anlamı örtülerek, tarihi bağlamından ve otantikliğinden soyutlanarak, ırk, etnisite, ulus, nation anlamında kullanılmaya başlandı. Müslümanlar da artık “kirli”, “kirletilmiş” bir hüviyete bürünmüş/büründürülmüş bu kelimeden şeytandan kaçar gibi kaçmaya başladılar.

Günümüzde Müslümanlar, tanımlı bir anlayış çerçevesinde kendi küçük toplumları/ toplulukları için “cemaat”, tüm Müslüman toplumu için “ümmet” ifadelerini kullanmaktadırlar.
Sonsöz Niyetine…
Müslümanlar niye İslam’ın/ Müslümanlığın ve Müslümanların toplum hali olan “milleti ibrahim”den mülhem “millet” isimlendirmesini kullanmazlar, bu bir psikolojinin yansıması mıdır, yeni bir anlayışın/ inanışın mı sonucudur, bu konuda zihnime pek çok soru ve cevap hücum etmektedir. Bu sorulardan birisi şudur: Acaba Müslümanların sultanlar tarafından, saltanat fikriyatı çerçevesinde yönetilmiş/yönetiliyor olmalarının bir yansıması olarak, yöneten İslam’ın yönetilen İslam’a evirilmesinin böyle bir sonucun ortaya çıkmasında etkisi olmuş mudur? Dolayısıyla mevcut Müslüman toplum tasavvurunun din algısındaki hukuki boyutun kadim dönem toplum tasavvurlarıyla çelişmesi nedeniyle mi “millet”, “Milleti İslam” ve “Milleti İbrahim” isimlendirilmelerinden uzaklaşılmıştır? İnşallah her bir Müslümanın zihninde benzer veya benzemez sorular doluşur da yeniden bir Milleti İslam’ın kuşatıcılığında yeni bir Milleti İbrahim oluruz.
(SON)
------------------------
Kaynakça:
(17) Nuh’un ailesi: 23/27, 11/40,45,46. Lut’un ailesi:29/33, 11/81
(18) Toplumlar (elbette kişiler de) genellikle yeryüzündeki tavır ve davranışlarında inandıkları tanrıyı taklit ederler. Hâkim tanrı anlayışına sahip olanlar yeryüzünde o şekilde, hikmetinden sual edilmeyecek bir yönetim kurarlar. Hakem tanrı tasavvuruna sahip olanlar da mutabakatla üzerinde anlaştıkları ilke ve kurallar çerçevesinde içlerinden çıkardıkları iktidarın gözetiminde hayatlarını devam ettirirler. Birincisine örnek çok, üstelik çok çeşitli versiyonları söz konusu. Ancak ikincisine Hz Peygamberin dönemi dışında pek bir örnek bulamadım.
Nezaket Üzerine Birkaç Kelam |Tuğba Kayaer
06.05.2026
KURBAN'LA GÜLÜMSET
06.05.2026
Trump, Papa'ya saldırdı
13.04.2026
Tayvan ile Çin arasında 'tarihi' temas
13.04.2026
Haz mı, Huzur mu? AHMET GÜRBÜZ 10.05.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ -3 ÜSTÜN BOL 09.05.2026
Thiago Avila DERVİŞ ARGUN 06.05.2026
yürümeyen, yazgısını eksik yaşar MUSTAFA AKMEŞE 23.04.2026
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İRAN SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 20.04.2026
Mezhebin Kadar Savaş! DERVİŞ ARGUN 13.04.2026