metrika yandex

Haberler / Kültür - Sanat

ŞEHADET-Ali ŞERİATİ- Fecr Yayınları

ŞEHADET

Ali ŞERİATİ

Fecr Yayınları

Ali Şeriati, düşünce dünyamızın müstesna kişilerinden.

O kendi deyimi ile ne şiilere ne de sunnilere yaranabilmiş, her iki taraftan da dışlanmış bir düşünür/ yazar.

O, yaşamını ilahi kelimatullah için ortaya koymuş ve inandığı idealler ve değerler uğruna canını verebilmiş bir öncü şahsiyet.

Kanı ile yazdıklarını ve söylediklerini imzalayan aziz bir şehit.

Yine kendisinin deyimi ile “Şehit, topluluğun içinde ansızın bir mum yakar.” Diyor. Onun yaktığı mum hala yanmaya ve dünyayı aydınlatmaya devam ediyor.

Şehit Ali Şeriati’nin ŞEHADET isimli eserinden altınızı çizdiğim pasajları siz değerli Hertaraf Haber takipçileri için derledik.

Zeren X-Ali Dalaz/Hertaraf Haber-Kültür Sanat Servisi

*

“Hüseyin, İbrahimi tarihte yer alan o hareket zinciriyle kurulacak bir ilişkiye anlam vermektedir.”

“Hüseyin'i tarihte soyut bir biçimde ele alırsak, Kerbelâ olayını da kendi tarihsel ve toplumsal üssünden koparmış ve diri bir anlam taşıyan bu olayı "geçmiş bir üzücü olay" durumuna sokmuş oluruz.”

“Tarihte egemen olan güçlü sınıflar hâkim sınıfı oluşturan şu üç gruptan ibaretti: Güçlüler sınıfı, zenginler sınıfı ve din adamları sınıfı. Bunlar, toplumun siyasal, ekonomik ve dinî güçlerini ellerinde bulundururdu. Aralarındaki uyum da anlaşmazlık da halk için değil, halkı yönetmek içindi!”

“Oysa İbrahimi peygamberlerin gönderilişi, kendi dönemlerindeki iktidarlara karşı insanlara dayanma şeklinde gerçekleşmiştir. İbrahim'in gönderilir gönderilmez kalkan kuşandığını görüyoruz. Musa da çobanlık asasını kaldırıyor ve Firavun'un sarayına yürüyor. Karun’u toprağa gömüp, Firavun'u suda boğuyor. İslam Peygamberi ise bireysel oluşum biter bitmez, cihadı başlatıyor. On yıl boyunca 65 savașa katılıyor. Yani her 50 günde yeni bir savaş ve yeni bir askeri harekât! Gerçekte bunların mucizeleri, gönderiliş gayelerine işaret eder. Mucizeleri de çağrılarıyla uyum içerisindedir. Asanın ejderha oluşu ve büyünün bozulması, Firavun'un tahtına yönelik bir saldırı anlamı taşır. Kur'an bu gerçeği duyurmakla, İslam dininin, Kur'an'la ya da Kur'an'ın indirildiği kimseyle başlamadığını, tarih boyunca tek bir din bulunduğunu, her peygamberin, bu dini kendi döneminin özellikleriyle ve çağına uygun yasalar çerçevesinde tebliğ ettiğini, dinin biricik adının da "İslam" olduğunu söylemekle İslam'a tarihsel bir dünya görüşü kazandırmayı amaçlıyor; İslamî hareketi tarih boyunca şirke karşı koymuş, insanların kurtuluşu için de kapitalist ve dolandırıcı güçlere karşı savaşmış olan hareketlerle bağdaştırmak ve bütün bu hareketleri tek bir savaşta, tek bir dinde, tek bir ruhta ve tek bir sloganda birleştirmek istiyor.”

“Kur'an'ın tekrarlanan ifadesiyle, bu dinin resulleri tarih boyunca dünyaya "hikmet", "kitap" ve "adaleti" öğretmek için gelmişlerdir.”

“İslam Peygamberi, tarih boyunca yalancılık, dolandırıcılık ve sınıflaşmayla sürdürülen savaşı tamamlamak için gelmişti. İnsanların ırklarının bir, kaynaklarının bir, yaratıcılarının bir ve ilahlarının bir olduğunu duyurmakla, bir eşitlik davetçisi olacaktı. Getirdiği fikrî ve ekonomik düzenle, Medine'de inanç, kanun ve sınıf eşitliğine dayanan örnek bir toplumun kurucusu olacaktı. Evet, köle Bilal'in değer ve onurunun, Mekke eşrafının değer ve onurundan daha çok hissedilebildiği, herkesin de resmen tanıdığı bir toplum olacaktı.”

“Peygamber, savaş alanının bir yanında inançlı Müslümanların, bir yanında da yabancı ve aşağılık düşmanların ve tanıdık yüzlerin olduğu bir dönemin sembolüdür. Halbuki Ali, harekete sımsıkı sarılmış erler ile toplumda yeni doğmuş karşı devrimciler arasında kavganın baş gösterdiği bir dönemin sembolüdür. Bugün, Muaviye ile Ali arasında baş göstermiş olan savaş, bir iç savaştır. Dostların, dost görünen düşmanlara karşı giriştiği bir savaş. Bir hareket, dış düşmanlara karşı giriştiği savaşlarda genellikle başarılı olur. Fakat iç düşmanlara karşı verdiği savaşta yenilgiye uğrar. Nitekim münafık, Kur'an dilinde kâfirden ve hatta müşrikten bile daha kötü ve daha tehlikeli olarak tanıtılmaktadır. Peygamber, İslam'ın dış cephelerde açıkça boy gösteren küfür ve şirke karşı sağladığı üstünlüğün temsilcisidir. Ali ise İslam’ın iç cephede nifaka karşı uğradığı yenilginin temsilcisidir.”

“ “Dinimizde ve kültürümüzde şehadet, "acı ve kanlı bir olay" anlamını taşımaz. Ulusların din ve tarihlerinde ise şehadet, savaşta düşman eliyle öldürülmüş kahramanların kurban edilmesi anlamına gelir. Dolayısıyla üzücü ve acılara boğan bir olay anlamı kazanıyor. Böylece öldürülene "şehit", ölüme de "şehadet" denir.

Şehadet öğretisinin en yüce tezahürü olan Âşura hareketi bize maalesef çok kötü sunulmuştur. Öyle ki onu bir matem öğretisi haline getirmişler. Neticede bir ömür boyu onu anıyoruz ve ona ağlıyoruz ama onu ne tanıyor ne anlıyor ne de düşünüyoruz.

Bu hareketin en parlak boyutları ne yazık ki onun en karanlık boyutudur.” “

“Ehlisünnet'in büyük imamı Ebuhanife, Emevîlerin son yıllarında Irak valisi İbn Hübeyre tarafından başkadılık makamına geçmeye davet ediliyor. O bu daveti o kadar kesin bir şekilde reddediyor ki bütün ilmî ve dinî saygınlığına rağmen onu kırbaçlıyorlar. Sonra Abbasiler geliyor. Mansur onu İslam İmparatorluğunun adalet bakanlığına, başkadılık makamına davet etti, o kabul etmedi. Bunun üzerine hapsedildi ve ömrünün sonuna kadar orada kaldı ve orada öldü.

Malikî mezhebinin imamı Malik, hilafetin kendisini İmam Sadık'a karşı desteklemesine rağmen rejime olan itirazından dolayı resmen şöyle dedi: "Halk zorbalık ve baskı ile yönetilemez." Medine valisi Cafer bin Muhammed tarafından kırbaçlandı.

Büyük fakihlerden ve Şafii'nin âlim arkadaşlarından olan Buveyti, Bağdat hapishanesinde can verdi. Ünlü fakih Serahsi, meşhur kitabı el-Mebsut'u hapishanede telif etmiştir. İbn Teymiye ve İbn Kayyim el-Cevziyye Şam askeri kalesine hapsedildiler; İbn Teymiye burada vefat etti.

Abbasi halifesi, Ebuhanife aracılığıyla Kadi Ebumuti ve başka bir kadıyı huzuruna istemiş ve kadılık makamını kabule davet etmişti. Hepsi de reddettiler. Kadı Ebumuti'yi ölümle tehdit edince o da mecburen kabul etti; fakat birkaç ay sonra kaçtı ve saklandı.

Hanbeli mezhebinin imamı olan Ahmed bin Hanbel, Halife Vâsık tarafından Kur'an'ın yaratılmışlığı görüşünü destekler mahiyette fetva vermesi için çağrılınca bunu reddetti. Bunun üzerine onu hapse attılar ve işkence ettiler.”

“Bir 7. yüzyıl eseri olan Fezail-i Belh (Belh'in Faziletleri) kitabında halkın hatta en geri kalmış sosyal grupların yönetime duydukları siyasi nefretin sınırlarını ve olumsuz direniş hareketinin gücünü anlatan bir hikâye okudum.

Hanbelilerin imamı olan Ahmed bin Hanbel'in oğlu Salih bin Ahmed, gündüzleri oruç tutarak geceleri namaz kılarak geçiren bir adamdı. Bir yıl Isfahan kadılığı yapmıştı. Öyle bir kadı idi ki ihtiyaç duyduklarında insanların kendisini bulamamaları riskine karşılık gece evinin kapısını açık tutar ve kapının kenarında uyuklayarak beklerdi.

Bir gün Ahmed bin Hanbel’in evinde ekmek pişiriliyordu. Sordu: Bu ekmeğin maddesi neredendir? Dediler ki: Hamurun mayasını oğlun Salih'in evinden getirdik. Dedi ki: Yoksa o, geçmişte bir yıl Isfahan kadılığı yapmadı mı? Bu ekmeği bırakın, yemeyin. Eğer bir dilenci gelirse ona verin; ama hamurun mayasının bir yıl Isfahan kadılığı yapmış olan Salih'in evinden olduğunu söylemeyi unutmayın. Ekmek 40 gün evde kaldı ama Belh'ten hiçbir dilenci istemeye gelmedi. Ekmek küflenmeye yüz tuttu. Sonra dedi ki: Ekmeği ne yaptınız? Dediler ki: Dicle'ye attık.

“Ahmed bin Hanbel, o andan ömrünün sonuna kadar Dicle’nin balığını yemedi.” “

“İmam Hüseyin, Ali'den şehadetin en özel ve yüce manasıyla bir durum, mücahidin düşman eliyle öldürülmesi değil, bizzat cihattan ayrı ve cihattan sonra ortaya çıkan bağımsız bir hüküm olduğunu öğrenmiştir.”

“Çocukluğundan itibaren Peygamberin eli altında yetişen, vahyin ışığında eğitilen ve İslam'ın insandaki bedenleşmiş hali olan Ali, İslam'ın inanç ve hüküm felsefesinden bahsederken İslam esaslarını tek tek kendine özgü anlatım metoduyla art arda sıralıyor ve her birinin felsefe ve hedefini basit, derin ve kısa bir anlatımla açıklıyor:

“Allah imanı şirkten arınmak için, namazı kibirden uzaklaşmak için, zekâtı rızık vesilesi yapmak için, orucu kulların ihlâsını sınamak için, haccı dinin takviyesi için farz kıldı.

Cihadı İslam'ın izzeti, marufu emretmeyi avam için maslahat, münkerin nehyedilmesini akılsızlar için engelleme, sıla-i rahmi sayının artması, kısası kan hakkı, cezaların uygulanmasını kutsallara saygı, içkinin bırakılmasını aklın korunması, hırsızlıktan kaçınmayı iffetin gereği, zinaya yaklaşmamayı nesebin korunması ve livatanın terkini neslin çoğalması kıldı.

Şehadeti inkâr edilen şeyleri açığa çıkarma vesilesi, yalanın terk edilmesini doğrunun yüceltilmesi, selamı korkulardan emin olma, emaneti ümmetin düzeni ve itaati imamete hürmet kıldı.”

“Bu 50 yılda İslam adım adım aristokrasi, sınıfsal çelişki, kabilecilik, ırkçılık, istibdat ve sömürü karşıtı, insanları özgürlüğe, eşitliğe, izzete ve adalete çağıran, insanların adalet uğrunda ayaklanması için tarih boyunca peygamberler gönderme ve semavi kitaplar indirmeyi tanıtan, cehalet, zulüm ve açlığı şirk sembolleri ve küfür etkenleri arasında sayan, dini; "İbadetin on kısım olduğunu, bunun sekizinin helal rızık aramak olduğunu” ilan eden, peygamberi; “Dünya hayatı olmayanın ahireti de yoktur." diye buyuran, Tanrısı; “Ezilmişlere, mahkûm sınıfa yeryüzünün mirasçılığını ve dünya liderliğini” müjdeleyen devrimci bir hareket şeklinden çıkıp dinî hedefi uhrevî sevap, dünyevi hedefi ganimet, cizye ve kudret için ülkeler fethetmek ve milletler teslim almak olan ibadet şiarları, ferdî duygular, soyut inançlar, görünümler ve kalıplar haline geldi.”

 

“Her şeyin ortaya konduğu ve bütün İslam'a aykırı özellikleri, insan karşıtı istidatları ve egemen gücün zulmünü ifşa eden bir şehadet!

İfsa etmek!”

 

“Hayret! Fetihleri toplum düzeyinde, düşünce ve duygu derinliğinde, tarihin bütün dönemlerinde bu kadar yaygın, derin ve bereketli olmuş başka hangi cihat ve hangi başarılı savaş vardır?”

.

“Şehit, topluluğun içinde ansızın bir mum yakar.”

.

“Ama benim, "Şehadet en özel anlamıyla İslam'da cihattan sonraki bir hükümdür ve şehit de meydana çıkınca yenilmiş olan mücahittir." teorim, "Hüseyin'in yenilgiyle sonuçlanan ayaklanması" teorisinden daha üstün, daha ileri ve daha açıklayıcı bir teoridir.

Bu tarz bir şehadet, tabii daha basit ve daha küçük şekliyle Hüseyin'den önce hem Peygamberin hem de Ali'nin hayatında örneği bulunan bir şehadettir.”

.

“Kültürümüzde şehadet, mücahide düşman tarafından yüklenen bir ölüm değildir. Şehadet, mücahidin kendi duygu ve düşüncesiyle, bilinçli ve mantıklı olarak seçtiği gönüllü bir ölümdür.

Hüseyin'e bakınız! Şehrini terk ediyor, hayatı bırakıp ölmek için ayaklanıyor. Çünkü mücadele vermek, düşmanı rezil etmek ve onun arkasına saklandığı perdeleri yırtmak için bundan başka kullanabileceği bir silah yoktur. Düşmanı yenemese de en azından onu bu vesileyle rüsva edebilir; egemen güçlere karşı üstün gelemese de onları mahkûm edebilir; Muham-med'in devriminin bu ikinci kuşağının ölü bedenine taze hayat ve cihat kanı enjekte edebilir. O, yalnız, silahsız ve güçsüz bir kişidir. Ancak yine de cihattan sorumludur. Ölümden, kendi ölümünü seçmekten başka silahı yoktur. Bundan başka hiçbir şey yapamaz. "Hüseyin olmak" ona bütün bu kötülük ve acımasızlıklarla cihat etme sorumluluğunu yüklemiştir. Cihat için kendi varlığından başka hiçbir şeyi yoktur. Onu alıyor ve evinden çıkıp ölüm yerine geliyor.”

.

“Şehidin yıkanmaması, kefenlenmemesi ve kıyamette hesaba çekilmemesi işte bundan dolayıdır. Çünkü şehadetten önceki günahkâr kişiyi, şehit bizzat ölerek kurban etmiştir. Böylece huzura kavuşmuştur.”

*

“Kısacası şehadet, onu bir ölüm ve trajedi olarak algılayan diğer kültürlerin aksine bizde bir aşamadır; araç değil, amaçtır. Bu asalet, bir olgunluk ve bir yüceliktir. Bir sorumluluk, bir kültür ve zirveye giden yolun yarısıdır.

İnançlı kimseler, hayat, hareket, iman, izzet, gelecek ve tarihlerini güçlü oldukları dönemlerde cihatla; güçsüz ve bütün mücadele imkânlarından yoksun kaldıkları dönemlerde ise şehadetle güvence altına alırlar.

“Çünkü şehadet, bütün çağlara ve kuşaklara bir çağrıdır:

"Gücün yetiyorsa öldür! Gücün yetmiyorsa öl!?” “

*

Bugün şehitler, çağrılarını kendi kanlarıyla duyurmuş bulunmaktadır. Tarih boyunca oturanları ayaklanmaya çağırmak üzere gözlerini gözlerime dikip yere serilmişlerdir.

*

“Şimdi şehitler işlerini bitirmiş bulunmaktadır. Biz de kimsesizler akşamında ağlayıp bu işin bitmiş olduğunu duyuracağız. Oysa biz, Hüseyin için ağlama, Hüseyin'i sevme görüntüsü altında Yezid'le el ele vermiş, aynı yaşam öyküsünü paylaşmaktayız. Hüseyin ise bu öykünün son bulmasını istiyor.”

*

“Celal'in deyişiyle biz, "Şehadet geleneğini unutup, şehitlere mezarcılık yapmaya başladığımız günden beri kara ölüme boyun eğmişiz." “

*

“Tüm sevdiklerini kanlar içinde gören Hüseyin, karşısında kindar ve yağmacı düşmandan başkasını göremeyen Hüseyin seslenir: "Bana yardım edecek, öcümü alacak kimse yok mu?" Ona yardım edip öç alacak kimse olmadığını bilmiyor mu? Bu soru geleceğe, bize sorulmuş bir sorudur. Bu soru, Hüseyin'in beklentisini açıklıyor. Şehitleri sevip sayan herkese şehadet çağrısı yapıyor. “

*

“Şehit, tarihin kalbidir. Şehit, kalbin kurumuş damarlara kan gönderip dirilttiği gibi ölüme koşan bireylerin imanlarını kendiliğinden bıraktığı, aşamalı bir ölümle karşı karşıya gelmiş, boyun eğen, sorumluluğunu unutmuş, insan olma inancını yitirmiş bir toplum ile yaşam, hareket ve yaratıcılıktan yoksun bir tarihi diriltir. Kalp gibi toplumda kurumuş damarlarına kendi kanlarını ulaştırır. Şehadetinin en büyük mucizesi ise her kuşağa yeni bir “kendine inanma duygusu” kazandırmasıdır.

Şehit aramızda bulunuyor! Sürekli olarak yașıyor.

Kaybolan kimdir?

Hüseyin bize, şehadetinden de büyük bir ders vermiştir. Bu ders, haccı yarıda bırakıp şehadete doğru yola çıkmasıdır. Bütün atalarının bu geleneği diriltmek için cihat ettiği haccı yarıda bırakıp şehadete koşar. Hac merasimini tamamlamaz. Tarihin bütün hacılarına, bütün namaz kılanlarına, İbrahimi sünnete inananlara şunu öğretmek ister: "Eğer imamet olmazsa, rehberlik olmazsa, hedef olmazsa, Hüseyin olmazsa, Yezid olmazsa Allah'ın Evi'nin etrafında dönmekle puthanenin çevresinde dönmek birbirine eşittir. Hüseyin’in haccı yarıda bırakarak Kerbela'ya doğru yola çıktığı an tavaflarını onsuz sürdürenler, o esnada Muaviye'nin Yeşil Saray'ını tavaf edenlere denktirler. Çünkü şehit, adalet savaşlarına tanıklık eder. Hazır oluşuyla da bütün insanlara, "Hak ile batıl arasında geçen savaşa katılmadıktan sonra nerede olursan ol, fark etmez!" mesajını verir.

Hak ile batılın çarpıştığı savaş alanında olmadıktan sonra; çağının şahidi, toplumunun şehidi olmadıktan sonra nerede olursan ol! İster namaza dur, ister içki sofrasına otur! Fark etmez.

*

 

Şehadet, her zaman tarihin hak ve batıl meydanında bulunmaktır.”

*

“Evet! Her devrimin iki yönü vardır: Kan ve mesaj. Birinci görev, "kan" görevidir. Bu görevi/risaleti bugün Hüseyin ve arkadaşları omuzlamıştır. İkinci görev "mesaj" görevidir. Şehadet çağrısını dünyaya duyurmaktır. Coşkun kanlar ile sönük vücutların sesi olmak, ölüler arasında devinimde bulunmaktır. Mesaj görevi, bugün ikindi zamanı başlamış olacaktır. Bu görev, bir kadının, "Zeynep" in zarif omuzlarına yüklenmiştir. Zeynep, erkeklerin, cömertliği dizlerinde öğrendiği kadındır. Zeynep'in görevi kardeşinin görevinden daha ağırdır.

Ölümlerini seçme yürekliliği gösterenler büyük bir seçimde bulunmuşlardır. Oysa onlardan geri kalıp yaşayanların işi çok zordur. Geriye Zeynep kalmıştır. Tutsaklar kervanının başındadır. Yolundaysa ufka doğru uzanan düşman safları bulunuyor. Omuzlarında, kardeşinin mesajını ulaştırma yükü vardır. “

*

“Dolayısıyla Zeynep'in görevi güç ve ağırdır. Zeynep bütün insanlara ulaştırılmak üzere bir mesaj taşımaktadır. Hüseyin'in ölümüne ağlayan herkese, onun, "Hayat iman ve cihattır." mesajını haykırıyor.”

*

"Gidenler Hüseynî bir iş yapmıştır,

Kalanlarsa Zeynep gibi davranmalı,

Yoksa Yezididir."

*

“Şehit, bütün varlığını, hepimizin kutsallığın kaynağı olduğuna inandığımız bir kutsal ideal uğrunda feda eden kimsedir. Bundan dolayı o ideal ve hedefin bütün kutsallığının ortadan kaldırılmış olan varlığına geçmesi doğaldır.”

*

“Millet uğrunda şehit olan ve kutsallık kazanan bir fert de aynı durumu elde eder. Milleti fertlerden oluşmuş bir topluluk değil de bütün fertlerin üstünde yer alan sosyal bir ruh olarak kabul eden kimselere göre şehit, o genel ve millî ruhun manevi sembolü ve millet olur. Aynı şekilde fert kendisini ilim yolunda feda ettiğinde artık fert değildir; ilme dönüşür, şehit ilim olur. Biz kendisini özgürlük yolunda feda eden ferdin şahsında, iyi bir insan olan ferdi değil, özgürlüğü överiz. İlahi bakımdan onun ahirette özel bir kader ve bambaşka bir muhasebe ile karşılaşacağı doğrudur. Fakat biz toplumda kendi öğretimize göre onda artık ferdi övmeyiz, aksine düşünce ve kutsallığı överiz.”

*

“Peygamberin sizin için şehit (şahit) olması gibi sizin de dünya halkı için şehit olmanız gerekir. Bu yüzden şehadetin rolü, öldürülmekten daha genel ve üstündür. Üstelik canını veren kimse daha yüce bir şehadette bulunmuş olur. Yoksa her Müslümanın başkaları için bir şehit toplumu kurması gerekir. Nitekim Peygamber bizim kendimizi onu esas alarak yetiştirmemizde örneğimizdir. O bizim şehidimizdir, biz de insanların şehidiyiz. Şehidin meydanda koşan, meselenin ortası, herkesin kendisini ona dayanarak yetiştirdiği numune, örnek ve model manasında olduğunu görüyoruz.”

*

“Kendisini kaybetmiş ve inzivaya çekilmiş bir toplum olmayalım. Doğunun ve batının ortasında, sağın ve solun ortasında, kutupların, savaşların ve sahnenin ortasında duran bir ümmet, bir toplum olalım. Şehit de işte böyle bütün sahnelerde şahit olan yani kaybolmamış bir insandır. Orta toplum da çatışmaların ve sahnenin ortasına oturmuş, evrensel mesaj sahibi ve bir köşe tutmuş bir toplumdur. Kapalı, uzak ve şaşkın bir toplum değildir. Toplum şehittir.”

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş