Emperyalist ABD, İslâm Devrimi'nin ilk gününden itibaren İran'a yönelik başlatmış olduğu yıkıcı entrikalar bir türlü bitmek bilmiyor. "Yenilen güreşe doymamış!" kabilinden her fırsatta saldırılarını sürdürüyor. ABD, geçmişte yapıp başaramadığı şeytanlığını tekrer tekrar deniyor.
Yakın tarihten örnek verecek olursak, 1951 yılında seçimle iktidara gelen Muhammed Musaddık, yaptığı ilk iş olarak petrolü millileştirmek olmuştu. Bu davranış ABD ve İngiltere'ye yönelik ticarî ve iktisadi alanda tanınmış olan imtiyaz ve kapitülasyonun sonlandırılması demekti. Elbette ki, ABD ve İngiltere'nin, Musaddık hükümetinin bu tavrına tahammül göstermesi düşünülemezdi. Nitekim yoğun baskı ve entrikalar sonucu iki yıl iktidarda kalan Muhammed Musaddık, Buenos Aires (Arjantin) doğumlu devşirme ajan Kermit Roosevelt Jr. liderliğindeki Birleşik Krallık (MI6) istihbarat birimi ve Amerika Birleşik Devletleri gizli servisinin (CIA) ortaklaşa yürüttükleri operasyonla (1953 tarihinde gerçekleşen darbe sonucu) Muhammed Musaddık hükümeti yıkılıp ilga edilmiş oldu. ABD ve İngiltere adına dizginleri ele alan Şah Muhammed Rıza, (yaptığı taahhüt gereği) başta petrol olmak üzere değerli madenlerin işletme hakkını ABD ve İngiltere'ye teslim etti. Bu şekilde İran coğrafyası sömürgeci ABD ve İngiltere'nin inisiyatifine terk edilmiş oldu. Artık ABD ve İngiltere'nin keyfine diyecek yoktu. Sömürü vantuzlarını İran coğrafyasına yeniden yerleştirmenin mutluluğuna kavuşmuş oldular...
Bu tarihten beş yıl öncesinde Filistin topraklarına yerleştirilen Siyonist çete de ABD ve İngiltere sayesinde İran'a kapak atmaya başlamıştı. Artık İran coğrafyasının zenginliklerini sömüren "üçlü çete" olmuşlardı. Bu üçlü çete, kuklaları Şah'tan öylesine imtiyazlar koparmıştı ki, ülkenin petrolü, kıymetli madenleri ve tarım ürünleri olmak üzere tüm gelir kaynakları bunların kasalarına akıyordu. Şah ise çok cüzi bir yüzdelikle sarayında debdebeli (ultralüks) bir hayat yaşıyordu. Şah'ın bir tek derdi vardı, yıllar öncesinden babasının başlatmış olduğu kılık-kıyafet devrimini tamamlamak.. Şah'ın öncelikli hedefi halkı Batı'nın müptezel yaşam biçimine angaje etmekti. Halk ne kadar dinî değerlerden uzaklaşıp inhiraf ederse yönetilmeleri de o kadar kolay olur. Çünkü din, müntesiplerine verdiği vazifede zulme, sömürüye ve her türlü adaletsizliğe karşı çıkmak var. Edilgen yığınlar olmak için dinden/dinî değerlerden uzaklaşmak şart. Şah ve Şah'ın bölgemizdeki muadilleri (mevkidaşları) hep bu işi yaptılar. Bu yüzden karşı atak olarak Pakistan'da Mevdudî'nin Cemaat-i İslâmî Hareketi, Mısır'da İhvan-ı Müslimin Örgütü ve Türkiye'de Merhum Erbakan'ın liderliğindeki Milli Görüş Teşkilatı bir tecdid hareketi başlatarak ahlâkî erozyon ve siyasî sapmaların önüne almak ve İslâm'ın hukuk sistemini müesses nizama dönüştürmek adına mücadele etmekteydiler.
Ümmet olarak bizler üç büyük hareketten beklenti içerisinde iken hiç beklemediğimiz İran coğrafyasında İmâm Humeynî'nin önderliğini yaptığı "İslâm Devrimi"ne tanık olduk...
Devrim ile birlikte söz konusu ettiğimiz üçlü çetenin vantuzları İran coğrafyasından kesilmiş oldu. İşte bütün kuyruk acıları da bu yüzden... Gece-gündüz, dur-durak bilmeden yıkıcı ve haince entrikalara giriştiler. ABD hemen düğmeye basarak ambargo uygulamaya koyuldu. Elbette ABD ambargo ile yetinmedi, İslâm Devrimi'ni çökertmek için rehine bahanesiyle İran'a çıkarma yapma girişiminde bulundu. 25 Nisan 1980 tarihinde, “Pençe Kartal Operasyonu” adı verilen Amerikan askeri harekâtı, Tebes Çölü'ne yaptığı çıkarma fiyasko ve hezimetle sonuçlanmış oldu. Öyle ki, İslâm Devrimi henüz bir yaşına yeni basmıştı ve dağılan ordu henüz toparlanamamıştı. Emperyalist ABD, "fırsat bu fırsat" deyip aklısıra İran'ı gafil avlayacaktı. Ama düşünemedikleri Allah Teâlâ'nın da bir hesabı vardı. Kopan kum fırtınası ile uçak ve helikopterlerin birbirine çarpması sonucu ABD'nin en donanımlı "hava indirme komando birlikleri" ölen asker ve pilotların cesetlerini bile alamadan İran topraklarını terk etmek zorunda kaldı...
Tebes Çölü hezimetini yaşayan dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter ikinci kez aday oldu ama rehine krizi ve Tebes Çölü hezimetinden dolayı uğradığı prestij kaybıyla 1980 seçimlerini kaybetti. Fakat giderayak intikam hırsı ile zalim Saddam'ı tahrik ve vaadlerle İran'a saldırttı. Saddam'ın ordusunu her türlü silah ve mühimmat ile donatarak İran'a yönelik bombardımanlar başlattı. Saddam'a verilen silahlar arasında konvansiyonel olmayan kimyasal (kitle imha silahı) da vardı. Saddam, İran'ın Fao Yarımadası'nda kimyasal silah kullanıp kitlesel ölümlere sebebiyet verdi. Zalim Saddam bununla da yetinmeyip İran'a karşı savaşmak istemeyen Halepçe ve Ducayde halkını da kimyasal hardal ve sarin gazı ile katletti...
Askerî yapısını gereği gibi tahkim edememiş ve güvenlik sorunu yaşayan İran'a ani bir baskınla saldıran Saddam, başta petrol rafineri bölgesi Abadan olmak üzere İran'ın 13 şehrine yoğun bombardıman yapması sonucu kısa süre içerisinde 100 binin üzerinde sivil insanı katletmiş oldu. Bu tahmili savaş 22 Eylül 1980 tarihinde başlayıp 20 Ağustos 1988 yılında sona erdi. 8 yıl süren bu savaş büyük can kaybı ve büyük yıkımlarla son buldu. Bu savaşta 1. 5 milyonun üzerinde insan öldüğü bildirilmekte...
Bildiğiniz üzere emperyalist ABD'ye piyonluk yapan Saddam'ın akıbeti kötü oldu. (Emperyalist ABD, kullanma tarihi geçen piyonlarına uyguladığı bundan başkası değil. Bugünlerde YPG/SDG kadrolarına yaptığı gibi!)
ABD, devrimin ilk yıllarından itibaren içerideki münafıkları kullanarak başta cumhurbaşkanı ve başbakan olmak üzere birçok üst düzey siyasî kadroya suikastler düzenledi. Bir keresinde meclis binasına yaptırdığı terör eylemi ile 73 milletveki hayatını kaybetti...
Büyük şeytan ABD, savaşla, suikastlerle ulaşamadığı emeline kalplerinde maraz olan (Batı öykünmecisi) küçük azınlığa yönelik kışkırtıcı fitnelerle ve entrikalarla ulaşmaya çalışmaktadır. Bir taraftan ambargolarla İran'ın güçlenmesine/kalkınmasına engel olmaya çalışıyor, diğer taraftan ise ekonomik krizleri tetikleyerek halkı rejime karşı ayaklandırmanın uğraş ve çabası içerisinde. Emperyalist ABD, belirli aralıklarla bunu hep deniyor. Açık açık ve gizlemeye ihtiyaç duymadan, "Bu iş için her yıl 20 milyar dolar bütçe ayırıyoruz" diyorlar...
Bilindiği üzere 1999 yılında Tahran ve Tebriz kentlerindeki üniversitelerde yapılan oturma eylemleri ile fitne kıvılcımı oluşturulmak istenmişti. Özellikle
protestoların dördüncü gününden itibaren yağma ve şiddet olaylarının yaşanması üzerine, güvenlik güçleri eylemci gençlerin şiddet olaylarına, yakıp yıkmalara karışmış olanlarını gözaltına almış ve gösteriler bastırılmıştı. Bu tür fitne olaylarının en büyük özelliği halk kitleleri tarafından itibar görmeyişi ve marjinal kalması. Bu nedenle her eylem sonuçsuz kalıyordu. Belirli aralıklarla fitne deneniyor, olaylar birkaç gün sürüyor ve akabinde ortalık yatışıyordu...
Aradan 10 yıl geçtikten sonra İran coğrafyası yeni bir fitne ateşine tanık oldu. 2009 tarihinde reformcuların adayı olarak tanıtılan Mir Hüseyin Musavî'nin seçimi kaybedip Ahmedî Necat'ın kazanması üzerine tekrar düğmeye basıldı. "Yeşiller Hareketi" olarak ortaya çıkan bu grup Mir Hüseyin Musevî'yi paravan olarak kullanmaya teşebbüs ederek sokak eylemlerinde bulunmaya başladı. Özellikle seküler mantığa sahip Batı öykünmecisi üniversite gençliğini fonlayan ABD, iştiyak içerisinde büyük bir beklentiye girmişti. Fakat her zaman olduğu gibi yine ABD'nin hevesi kursağında kalmıştı. Gösteriler Tahran, İsfahan ve Şiraz kentleri ile sınırlı kaldı. İran halkı emperyalist ABD'nin fonladığı bu kalkışmacı/fitnecilere itibar etmeyince, bu sefer bu fitneciler dükkanlara/mağazalara saldırıp ortalığı yakıp yıkmaya koyuldular. Bu olaylar karşısında güvenlik güçleri sert önlemler almak zorunda kaldı. Gözaltına alınan gençlerin sorgulanması esnasında dolar üzerinden fonlandıklarını itiraf edenler oldu. Neticede bir fitne hareketi daha fiyasko ile sonuçlandı ve emellerine ulaşamadılar...
Bir taraftan ekonomik ambargolar, diğer taraftan uranyum zenginleştirme programına yönelik tepki ve engelleme çabalarıyla İran İslam Cumhuriyeti uluslararası arenada yanlızlaştırma çabasına maruz kalmaktadır. Bu kuşatma mütemadiyen/durmaksızın devam etmektedir. Bu "kriz savaşı" ile, bu "psikloljik harp teknikleri" ile ve bu "yıpratma politikaları"yla İran'ı dünyadan izole edip pes etmesini sağlamak amaçlanmaktadır. Fakat İran bütün kuşatma, tehdit, psikolojik saldırı (sinir savaşı) ve ambargoya rağmen pes etmeme iradesi ile yoluna devam etmektedir...
2006 yılında İran'ın hem Azerbaycan bölgesinde, hem Kürdistan yöresinde ayaklanmalar denendi fakat fitnecilerin yine elleri boş kaldı. Emperyalist ABD'nin ve fitnecilerin anlamadığı ve en çok rahatsız oldukları husus, halk kitlelerinin bunlara itibar etmeyişi...
2022'deki Mahsa Amini olayına bakıyoruz. İran'da ahlâkî değerlerin yozlaşmaması adına bayanların kılık-kıyafetleri üzerine bir takım kurallar koyulmuş. Saçlar önden arkadan görülse de sembolik olarak başörtüsü takılması isteniyor. Zira başörtüsü takılmadığı takdirde zamanla müstecenliğin yaygınlaşma olasılığı ön görülüyor. Bu sosyolojik bir realitedir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda "seküler kurucu irade" çağdaş ve medenî bir toplum oluşturmak adına kıyafet devrimi yaparak kamu kurumlarında ve başta üniversiteler olmak üzere bütün okullarda başörtüsü yasaklanmıştı. İlerleyen zamanda başörtüsü ile başlayan açılma sayesinde, müstecenliğin ve cinsel teşhirin en yaygın olduğu bir toplumsal dokuya ulaşmış olduk... İran İslam Cumhuriyeti bir din devleti olması hasebiyle referansını ahlâkî kurallardan alması doğaldır. Biz benzeri uygulamayı Vatikan devletinde de görüyoruz. Ama ne hikmetse Vatikan'daki uygulama Batılı ülkeler tarafından eleştiri konusu olmuyor...
2022 Eylül'ünde Mahsa Amini olayı tamamen fırsata dönüştürülmüş bir olgudur. Mahsa Amini'nin ciddi anlamda sağlık sorunu yaşıyor olması ve götürüldüğü "ahlâk telkini" yapılan ofiste fenalaşıp vefat etmesi sanki kendisine şiddet uygulanmış gibi ve bu yüzden vefat ettiği algısıyla yapılan yaygara sonucu olaylar patlak vermişti. Oysa daha sonra kamera kayıtlarında görüldüğü üzere Mahsa Amini’ye yönelik en ufak bir şiddet uygulanmadığı anlaşılmış oldu. Ancak bu olayı fırsata dönüştüren fitneciler sokak eylemlerine başlamıştı bile. Kısa süre içerisinde olaylar birçok eyallette ve 100'e yakın kentte etkili olmaya başladı. Kısacası halkın İslâm karşıtı kesimi Mahsa Amini olayını fırsata dönüştürmüş ve büyük bir öfke patlaması ile ortalığı yakıp yıkmaya başlamıştı. Kadın hakları, temel özgürlükler, ahlâk polisinin dağıtılması, başörtüsü zorunluluğunun kaldırılması işin bahanesiydi. Zira olayları çıkaran ve ortalığı yakıp yıkan protestocuların tek derdi İslâmî rejimin yıkılmasıydı. Sevgili Peygamberimiz'in dönemde de münafıklar vardı ve bunlar İslâm'ın ahlâk temeline dayalı yönetim biçiminden memnun değillerdi. Kadınların köle ve cinsel meta olarak pazarlarda satılmasını ve fuhşun serbest bırakılmasını istiyorlardı. Bugünkü münafıklar da özgürlük adı altında kadınların "cinsel teşhir" amaçlı açılıp saçılmasını istemektedir. İran İslâm Cumhuriyeti her şeyden önce din devleti olması hasebiyle Vatikan örneğinde olduğu gibi kılık kıyafet üzerine bir takım kurallar uygulamaktadır. Bazı kesimler tarafından bu uygulama insan temel hak ve özgürlüklerine aykırı olarak görülmektedir. Özellikle bizim toplumumuzda Batı yaşam biçimine öykünenler İran'daki bu uygulamayı "molla baskısı" olarak görmektedir. Günümüzde 86 milyonluk nüfusa sahip olan İran'da halkın %99'u
Müslüman'dır. İran'daki yönetici kadro bu olguyu göz önünde bulundurarak, "din devleti olmamız hasebiyle halk bu kurallara uymak zorundadır" diyor. "Trafik kurallarına uymak nasıl zorunluluksa toplumun ifsad olmasını önlemek amacıyla genel ahlâk kurallarına uymak da zorunludur" deniyor. Kalplerinde maraz olan azınlıktaki münafık kesim ise, "dinî kurallara göre yönetilen bu devlete, bu rejime karşıyız, bu molla rejimi yıkılmalıdır" diyor. Olayın diğer boyutuna baktığımızda aynı şekilde "yıkım amacı" güden Amerikan emperyalizmini görüyoruz. Zira din devleti sadece kamusal ahlâk prensiplerini ve kadınların kıyafetlerini düzenleme ile iştigal etmez, bu devletin temel ideolojik yapısı "antiemperyalist" oluşudur. Bildiğiniz üzere devrimin ilk gününden itibaren başta büyük şeytan ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin vantuzları İran coğrafyasından kesilmişti. ABD, bu yüzden devrimin ilk gününden itibaren bu rejimi yıkmak için çabalıyor. Piyon Saddam zalimini İran'ın üzerine saldırtarak 8 yıl savaştırması bu yüzdendi. ABD, savaşla yapamadığını içerideki münafıkları dolarla fonlayarak yapmak istemektedir. Ambargo uyguluyor ki, "halk ekonomik sıkıntıyı bahane ederek sokaklara çıksın, rejime baş kaldırsın, rejimi yıksın ve ben de geçmişte (Şah döneminde) olduğu gibi tekrar sömürü hortumlarımı İran coğrafyasına yerleştireyim." Bu yüzden ABD müstecenlik isteyen din düşmanı ufak azınlığı fonlayarak olayların büyüyüp çığırından çıkmasını ve rejimin yıkılmasını istemektedir. En son ekonomik krizi protesto etmek amacıyla 28 Aralık tarihinde sokağa çıkan halka ABD Başkanı Donald Trump, "arkanızdayız, sizi destekliyoruz, direnin, biz geliyoruz" demeye başladı. Trump'ın çağrısı halkın din düşmanı kesiminden karşılık görürken, ekonomik saikle sokağa çıkan halkın evlerine geri çekilmesine neden oldu. Bu şekilde meydan sadece fitneci ufak azınlığa kalmıştı. Bunlar da Trump'ın vaatlerine kanarak ortalığı yakıp yıkmaya koyuldular. Bu gelişmeler Trump'ın iştahını dahada kabartmıştı. Trump, aleni bir şekilde psikolojik harp taktikleri ile fitnecilere talimat vermeye devam etti. Özellikle fitnecilerden kamu binalarına saldırmalarını istiyordu. Trump'ın gazına gelen fitneciler bu sefer sadece kamu binalarına değil, sağlık ocaklarına saldırmaya, camileri kundaklamaya koyuldular. Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi'nin açıklamasına göre bu süreçte 350 dolayında cami kundaklanmıştı. Kutsal mekanları yakarak İslâm rejimini yıkmak istiyorlardı. Oysa ayette belirtildiği üzere "Muvaffak olamayacakları bir işe girişmişlerdi." (Tevbe: 74) Münafık fitnecilerin iki haftalık uğraş ve çabaları boşa çıkmıştı. "Geliyoruz, direnin" diyen Trump melunu geri adım atmıştı. Peki, ne oldu da Trump geri adım attı? Oysa Türkiye'deki İslâm düşmanları ve kalpleri marazlı kesim de bir hayli heveslenmişti. Bazı TV kanallarında, "ABD bu gece İran'ı vuracak, İran'daki molla rejimi yıkılıyor, Devrim Lideri Hamaney Rusya'ya kaçacak" türünden alt yazılar geçiyordu. Ama beklenen olmadı ve İslâm düşmanları ile marazlı kesimin hevesi kursaklarında kaldı. Tekrar sormuş olalım! ABD, başta Katar olmak üzere bölgedeki üslerden askerini çekip başka alanlara kaydırdı ve İtalya açıklarında bulunan USS Abraham Lincoln uçak gemisini neden yola çıkardı? Şimdi kalkıp çakalca bir mazeretle, "İran'ı vurmaktan vazgeçtim" diyor. Mazerete bakar mısınız! Neymiş efendim, İran 800 protestocuyu idam edecekmiş, Trump, "bunları idam etmezseniz ben de sizi vurmam" demiş, onlar da idamdan vazgeçmiş ve bu sebeple Trump İran'ı vurmaktan vazgeçmiş! Oysa İran'da idam cezasının kararı için üç aşamalı mahkeme sürecinden geçmek gerekiyor. Bu da aylarca süren bir zaman dilimi. Kısas cezası elbette var ama kamuoyuna yansıtıldığı şekliyle değil. Bakınız, ABD'nin geri adım atmasının asıl sebebi, Netanyahu'nun Trump'ı arayıp bu işten vazgeçirmesidir. Bildiğiniz üzere, Trump, İran'a yönelik saldırı açıklamaları olduğunda Devrim Lideri Hamaney'in de çok sert "misilleme" beyanatları olmuştu. Bu tehdit içerikli beyanatlar Netanyahu'nun aklına 12 Gün Savaşı'nı getirdi. Bildiğiniz üzere 12 Gün Savaşı'nda İran, "Demir Kubbe"yi kevgire çevirip işgalci İsrail'in başta MOSSAD karargâhı, bilim araştırmaları merkezi, limanlar, Ben Goryon Havalimanı ve askeri üsleri (savaş uçağı angarları) olmak üzere en stratejik 23 adet merkezini hipersonik füzelerle vurmuş ve büyük yıkımlara neden olmuştu. Bu saldırıların uğratmış olduğu yıkımlar her ne kadar kamufle edilmeye çalışılsa da daha sonraları medyaya sızan videolar yıkımın hangi boyutlarda olduğunu bariz bir şekilde ortaya koymuştu. Bunlar, birilerinin dediği gibi "tiyatro" ve "danışıkşı dövüş" değildi. Bu yüzden Netanyahu denilen kan içici melunu telaş kapladı ve yalvar takar Trump'ı İran'a saldırmaktan vazgeçirdi. Oysa 12 Gün Savaşı öncesi sürekli Trump'ı arayıp rica minnet İran'a saldırmasını istiyordu. Hatırlayınız, Trump, "bıktım bunun taleplerinden, sürekli olarak beni arayıp, İran'a saldırmamı istiyor" demişti. Şimdi ise Trump'ı arayan Netanyahu, "Savunma gücümüz yeterli değil, lütfen İran'a saldırmayın, aksi takdirde bizi yok edebilirler" diyor.
Bakınız, Allah Teâlâ, Kûr'ân-ı Kerim'de, "Açık ve gizli düşmanlarınıza karşı güç hazırlayın." (Enfâl: 60) diyerek buyurmuş olduğu emri yerine getiren İran İslâm Cumhuriyeti mesulleri; yapmış oldukları değişik ebatlarda, farklı menzillerde ve yüksek tahrip gücüne sahip balistik ve hipersonik füzelerle askerî envanterini öylesine güçlü hâle getirdi ki düşman saldırı emelinden vazgeçmek zorunda kaldı. "Caydırıcı güç" bu olsa gerek. Ah bir de "İslâm Birliği" tesis edilmiş olsa...
İTO, 2025 enflasyonunu açıkladı
03.01.2026
Kavramı Taş Diye Atanlar KADİR ÇİÇEK 26.01.2026
Gardaş Ülke Özbekistan AHMET SEMİH TORUN 28.01.2026
Tahammül, Tahammülsüzlüğe Bile... MUSTAFA ATILGAN 28.01.2026
ABD Terörü ve Rızanın Çözülüşü BEKİR BERAT ÖZİPEK 04.01.2026
Ağaçlar Ayakta Ölür OSMAN YURT 05.01.2026
Kavramı Taş Diye Atanlar KADİR ÇİÇEK 26.01.2026
maduro madara olunca! MUSTAFA AKMEŞE 08.01.2026
Hayal Kırıklıkları ve Gerçekler YUSUF YAVUZYILMAZ 10.01.2026