
Bu kısa izahatımızdan sonra konumuza girecek olursak; YDH portalında bir haber dikkatimizi çekti ve bu haberin bazı bölümlerini kısa anekdotlar ile aktarıp kendi yorumlarımızı eklemek istedik:
"İspanyol insan hakları savunucusu Daniel Lobato, el-Meyadin'de ''Israel never had the right to exist'' başlığıyla yayınlanan makalesinde, İsrail rejiminin meşruiyetine karşı çıkıyor ve Siyonistlerin Filistin'i sömürgeleştirmeyi sürdürmek için kullandığı yanlış aksiyomları ve propagandayı eleştiriyor.
İspanyol insan hakları savunucusu Daniel Lobato, 'İsrail'in var olma hakkı yoktur, İsrail yok olmalı." diyor. Daniel Lobato'nun bu açıklaması
Siyonist işgal çetesinin Filistin toprakları üzerindeki varlığını meşru bir hak olarak gören Batılı siyasîlere adeta bir tokat etkisi yaptığı kanaatindeyiz. Daniel Lobato bu düşüncesini şöyle gerekçelendiriyor: "Devletler doğuştan gelen bir var olma hakkına sahip değildir. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Senegambiya, Çekoslovakya ve hatta bugünkü İspanya Krallığı bile doğuştan var olma hakkına sahip olduklarını iddia edemezler.
Devletlerin varlığı, belirli bir toprak parçasında yaşayanların varsayılan mutabakatına bağlı olarak ortaya çıkan istikrarsız kırılganlıkta bir durumdur. Bununla birlikte, dış güçler tarafından zorla dayatılan siyasi oluşumlar söz konusu olduğunda, nihai ölümlerine kadar varlıklarına meydan okumak zorunlu hale gelir.
Bu durum Manchukuo ve Vichy rejimi gibi çatışma dönemlerinde kurulan kukla rejimlerin yanı sıra Rodezya, Cochinchina, Bechuanaland, Apartheid altındaki Güney Afrika ve hatta 'İsrail' gibi yerli halklara karşı yerleşimcilerin istilası yoluyla oluşturulan oluşumlar için de geçerlidir." Yazar burada dış güçlerin dayatması sonucu oluşturulan siyasî yapılardan söz ederken somut örnekler veriyor ve İsrail'in de bu şekilde değerlendirilerek meşruiyeti olmayan illegal bir yapı olduğunu vurguluyor. Tespit çok doğru ve yerinde.. Yazar bu kadar net ve mantıklı açıklamalarına rağmen yazdıklarından rahatsızlık duyacaklara dikkat çekiyor:
"İsrail'in var olma hakkı olmadığını duyunca dehşete kapılacak olanlar var. İsrail'in Filistin'deki sömürgesini sürdürebilmek için Batı'nın onlarca yıllık yanlış aksiyomları ve propagandası altına girmişlerdi ne de olsa.
Ancak İsrail, Filistin'deki varlığını Batı propagandası üzerine inşa etti. İşgalci İsrail'in Filistin toprakları üzerinde meşruiyeti olmamasına rağmen Hitler'den gördükleri zulüm üzerinden ajitasyonlar yaparak Batılı siyasîler nezdinde meşruiyet devşirmeye çalışıyorlar. Bu yaklaşıma yazar, "Duyguların manipüle edilmesi" diyor...
İşgalci Siyonist çete dünya kamuoyuna karşı yapmış olduğu propagandalardan biri de Hitler örneğinden yola çıkarak Filistin halkının kendilerine soykırım uygulama tehdidi altında olduklarını vurgulayıp duruyorlar. Bu yüzden kendilerinin yaptıkları katliamları gerekçelendirmek için, "kendimizi savunma hakkımız var" diyorlar. Ne yazık ki, bu söylemi Batılı siyasîler de sıklıkla dile getirmektedir. Hatta bizim içimizdeki bazı sütü bozuk Siyonistsever kişiler de aynı ifadeyi kullanmaktadır.
"İsrail'in ortadan kaldırılmasını destekleyenlerin, son birkaç on yıldır Filistin'e yerleşmiş olan Yahudi nüfusuna karşı potansiyel bir soykırımı destekledikleri varsayılıyor. Kuşkusuz, Batılı güçler sömürgelerini sürdürmek için yerli misilleme kavramını sürekli olarak bir propaganda aracı olarak kullandılar."
Siyonist çetenin ABD ve AvrupA'ya dayattığı bir husus ise, sadece Filistinlilerin değil, her duyarlı Müslümanın kullandığı, "Denizden nehire özgür Filistin" sloganını "antisemitizm" (Yahudi düşmanlığı) anlamına geldiğini ileri sürüp bu söylemin yasaklanmasını istemektedirler. Yazarın bu konudaki yorumu şöyle: "ABD ve Avrupa'nın 'Nehirden denize özgür Filistin' sloganını yasaklama çabaları, 40 yıl önce 'Atlantik'ten Hint
Okyanusu'na özgür Güney Afrika' sloganını yasaklamaya kalkışmaları kadar saçma ve beyhudedir."
Siyonizm, insanlık düşmanı bir ideoloji olarak kısa vadede Filistin halkını yok etmek projesidir. Uzun vadede ise muharref Tevrat'tan mülhem "Arz-ı Mevud" dedikleri bütün Mezopotamya topraklarında yaşayan halkları yok etme projesidir. Yazar farklı bir kombinasyon ile bu durumu izah ederken Siyonistlerin Holokost gerekçesi ile Filistin topraklarına yerleşmelerini "saçmalık" olarak niteliyor. Çünkü İngiltere aracılığı ile de olsa Filistin'i işgal girişimi İkinci Dünya Savaşı'ından çok daha öncelere dayanmaktadır: "Filistin'in sömürgeci ideolojisi Siyonizm, iki sömürgeci özneyi; yerleşimci bireyleri ve siyasi örgütü, rejimin tasfiyesinin halkın yok edilmesini içerdiği fikrini ekmek için birleştirir. Ayrıca bunu aşağıdaki safsatayla da ilişkilendiriyor. İkinci daha ince yanlış ilke ise 'İsrail'in' var olma hakkını inkar edenlerin aynı zamanda Almanlar tarafından Yahudilere karşı işlenen soykırımı, Holokost'u da inkar etmeleridir. Günümüz Siyonist propagandasında (yüz yıl önceki duruşundan farklı olarak) Filistin'de koloni kurulması, Almanya'nın Yahudileri yok etmesinin bir sonucu olarak gösteriliyor."
Oysa Filistin toprakları üzerinde çok farklı bir durum var. Filistin toprakları üzerinde yaşanan soykırım bu topraklarda yaşayan Müslüman veya Hıristiyan olsun hiç farketmez kendileri dışındaki halkın yok edilmesini amacına matuftur. El konulan toprakların bir kısmını da olsa geri iadesi asla söz konusu olamaz. Gerek işgalci Siyonist çete için ve gerekse Müslümanlar açısından, "İki devletli veya iki taraflı çözüm" safsatadan ibarettir. Zira her iki tarafın akidesi gereği biri diğerinin Filistin topraklarındaki varlığını asla kabul etmemektedir...
Siyonistlerin bir taktiği de Almanya'nın/Hitler'in zulmüne uğramış mağdur/kurban metaforu ile Filistin toprakları üzerinde yaşam hakkı aramasıdır.
Yazar diyor ki: "Hem Yahudi soykırımı gerçeğini hem de İsrail'in 'sözde var olma hakkını' birleşik bir kavram olarak kabul etmek zorunda kalıyoruz ve ikincisini inkar etmenin birincisini inkar etmekle eşdeğer olduğu ima ediliyor. Buna ek olarak, 'İsrail'in' parçalanmasını desteklemek, üstünlükçü yerleşimciler olarak kimliklerini ortadan kaldırmaya yönelik bir çağrıdan ziyade Yahudi halkını öldürme arzusu olarak tasvir ediliyor." Yani kendileri, mazlum Filistin halkına soykırım uygulamalarına rağmen kendilerinin soykırım tehdidi altında olduklarını gündeme getirip bu konuda ABD ve Avrupa'yı ikna etmeye çalışıyorlar.
"Filistin'deki İsrailli yerleşimcilerin Holokost'u kendi rejimlerinin varlık nedeni ile ilişkilendirerek yaptıkları şey ne orijinal ne de tarihte yenidir. Avrupa'da yaşananlar bir yana, zulüm gören Yahudiler ya da Kalvinistler Filistin'e ya da Güney Afrika'ya, her iki durumda da Tanrı'nın seçilmişleri olduklarını iddia eden, şiddet yanlısı silahlı yerleşimciler olarak geldiler."
Özellikle Siyonist çete kendilerini "Allah tarafından seçkin kılınmış bir ırk" olarak görmektedirler. Aşırı derecede etnosantrik duygulara kapılmaları da bu yüzden olmaktadır. Öte yandan, kendileri için Filistin ve Mezopotamya topraklarını Allah tarafından bahşedilmiş kutsal bir "teritoryal devlet" statüsünde görmelerinden dolayı "aidiyet ve sahiplenme hissi" içerisinde şiddete teşne duruma düşmüşler. Hiç kuşkusuz,
Siyonist çetenin içerisinde bulunduğu böylesi bir psikoloji ve hâlet-i ruhiye paranoyak duruma düşmelerine neden olmuş. Sürekli kaybetme korkusu ve yok olma kâbusu içerisindeler. Bugün bunlara bu korkuyu veren İran İslâm Cumhuriyeti'dir. Nitekim bir gazetecinin Siyonist çete liderine, "Üç kâbustan söz eder misiniz?" sorusu üzerine, Netanyahu üç kez üst üste, "İran" ifadesini kullanıyor. Netanyahu'nun bu ifadesine benzer sözleri 1979 yılında, yani İran'da "İslâm Devrimi" gerçekleştiğinde, dönemim Siyonist çete lideri, Menahem Begin, "Artık bizim için kara günler başlamıştır" sözü ile korkusunu dile getirmişti. Elbette İslâm Devrimi sonun başlangıcına işaret ediyordu. Söylem olarak da, eylem olarak da yol oraya gidiyor.
Yazar Siyonist işgalcilerin psikolojisini şöyle izah ediyor: "Buna ek olarak, 'İsrail'in' parçalanmasını desteklemek, üstünlükçü yerleşimciler olarak kimliklerini ortadan kaldırmaya yönelik bir çağrıdan ziyade Yahudi halkını öldürme arzusu olarak tasvir ediliyor. Filistin'deki İsrailli yerleşimcilerin Holokost'u kendi rejimlerinin varlık nedeni ile ilişkilendirerek yaptıkları şey ne orijinal ne de tarihte yenidir. Avrupa'da yaşananlar bir yana, zulüm gören Yahudiler ya da Kalvinistler Filistin'e ya da Güney Afrika'ya, her iki durumda da Tanrı'nın seçilmişleri olduklarını iddia eden, şiddet yanlısı silahlı yerleşimciler olarak geldiler."
Yazar, Hitler Almanya'sının Yahudi halkına yönelik yapmış olduğu soykırımdan dolayı nasıl bir suçluluk duygusu taşıdıklarını şöyle izah ediyor: "Batı propagandasının yaygınlaştırılması, Alman faşizminin işlediği vahşetin suçunu küresel ölçeğe taşıyarak evrensel bir suçluluk duygusu yaratmayı başardı." Bugünün Almanya'sı bu suçluluk duygusu ve aşağılık kompleksi ile Siyonist çetenin Gazze'de yaptığı soykırıma aleni bir şekilde destek olmaktadır. (Mesleğimiz icabı Kudüs TV adına yapmış olduğumuz sokak föportajlarında yaşlı karı-koca Alman bir aileye, 7 Ekim'den bu yana Gazze'de yaşanan soykırım ile ilgili neler düşündüklerini sorup mikrofonu uzattığımda, her ikisinden aldığım cevap, Alman vatandaşı olmaktan utanç duyduklarını dile getirip Hitler'in kendilerine yaptıklarını bahane ederek mağdur ajitasyonları ile Gazze halkına yaptıkları soykırım için Almanya'dan destek aldıklarını söylediler.)
Bakınız, yazar bu konuda ne diyor: "Almanya ve diğer Yahudi düşmanı Avrupa ülkeleri, bu suçluluk duygusunu dünya çapında yayarak, bugün Siyonistlere verdikleri destekle Yahudi nüfusun katledilmesinin sorumluluğundan kendilerini etkin bir şekilde kurtarmışlardır. Holokost'un Siyonlaştırılması süreci, suçluluk duygusunun aktarılmasıyla birleştiğinde, Dünya Holokost Müzesi'nin (Yad Vashem) soykırımdan sorumlu olan Almanya yerine Filistin'de kurulması yönündeki tuhaf kararı açıklıyor. Dahası, müzenin Filistinlileri Nazi işbirlikçisi olarak tasvir etmesi, yerli halkların soykırım eğilimleriyle ilişkilendirilmesini sürdürmeye hizmet ediyor.
Buna ek olarak, ABD'de yakın zamanda kabul edilen yasa, Filistinlileri sırf Filistin'in yerli halkı oldukları için etkin bir şekilde “antisemit” olarak tanımlıyor. ABD ve Avrupa'nın “Nehirden denize özgür Filistin” sloganını yasaklama çabaları, 40 yıl önce “Atlantik'ten Hint Okyanusu'na özgür Güney Afrika” sloganını yasaklamaya kalkışmaları kadar saçma ve beyhudedir.
Tüm bunlar, bölgesel hakimiyet için bir kale oluştururken, Alman ve Avrupalıların Yahudi halkına karşı işlediği suçların yükünü Filistinlilerin taşımasını sağlama girişiminin bir parçasıdır. Nihayetinde propaganda tarihle birlikte kolayca eriyip gider. Elbette Filistin'de İsrail kolonisinin inşası İkinci Dünya Savaşı'ndaki Alman suçlarından öncesine dayanıyor. İngiltere 1920'de Filistin'i askeri olarak işgal etti ve Batılıların petrol bölgesine ve Süveyş Kanalı'na hakim olmalarına yardımcı olacak bir 'devlet' kurma kararıyla Yahudi yerleşimcileri kitleler halinde getirmeye başladı.
İngilizler, 1936'da Siyonist kolonizasyona karşı ilk büyük isyanlarını gerçekleştiren yerli Filistinlilerin tüm projeyi tehlikeye attığını gördüklerinde, 1937'de bölgenin ilk bölünme haritalarını hazırladılar. 'İki devlet' yaratan bölünme kavramı, her zaman sömürgecinin her şeyi kaybedebileceğinin farkına vardığında işgal ettiklerinin en azından bir kısmını güvence altına almayı amaçlar. Gayrimeşru olanı meşru gibi göstermek..
Ayrıca, 'İsrail'in' varlığını savunmak için kullanılan, meşruiyet varsayımıyla kaplı başka yanlış aksiyomlar da vardır. Bir yandan, Yahudi dinine mensup insanların kendi 'devletlerini' kurmak için sözde kendi kaderlerini tayin hakkı, tüm gezegendeki Hıristiyan halkların Çin'in iki katı nüfusa sahip üstünlükçü bir devlet kurmak için kendi kaderlerini tayin hakkını kullanmaları ve hepsinin Filistin'i işgal etmesi kadar gerçeküstüdür, çünkü orası İsa'nın ve ilk Hıristiyanların beşiğidir. Bu Siyonist mantığa göre 1,5 milyar Müslüman da Mekke ve Medine çevresinde yaşamalıdır. Her halükarda, aynı dini ve siyasî yönelime sahip farklı ülkelerden farklı insanların kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip olduğu kabul edilirse, bu asla Filistin gibi yerli halkların aleyhine kullanılamaz." Yazar son cümlede noktayı koyuyor: " Toplumların kendi kaderlerini tayin etme hakkı Filistinlilerin aleyhine kullanılamaz." İşgalci İsrail'in ABD, İngiltere ve Batı dünyasını arkasına alarak yaptığı tam da budur. Yazar bu durumu şöyle izah ediyor:
"İsrail kolonisinin sponsorları olan ABD ve Avrupa, gerçek olarak dayatılan bu safsata karşısında, yerli Filistinlilerin kendi topraklarında kendi kaderlerini tayin etme haklarını inkar etmişlerdir ki bu, sözde İngiliz birliklerinin yüz yıl önce Filistin'i işgal planından başka bir şey değildi."
Burada güdülen maksatlardan biri de, bölgeden çalacakları petrol ve diğer zenginlikler için jandarmaya olan ihtiyaçlarıydı. Yazar diyor ki:
"İngiltere 1920'de Filistin'i askeri olarak işgal etti ve Batılıların petrol bölgesine ve Süveyş Kanalı'na hakim olmalarına yardımcı olacak bir “devlet” kurma kararıyla Yahudi yerleşimcileri kitleler halinde getirmeye başladı."
Filistinlilerin direnmesi karşısında İngilizlerin yaptığı hesaplar motamot tutmayınca "iki devletli çözüm" fikrini ortaya atmak zorunda kaldılar. Bir başka ifadeyle, kendi işgallerini sürdüremediler ama zamana yayarak bu işi Siyonist çeteye tevdi ettiler. Yazar olayı şöyle izah ediyor:
"İngilizler, 1936'da Siyonist kolonizasyona karşı ilk büyük isyanlarını gerçekleştiren yerli Filistinlilerin tüm projeyi tehlikeye attığını gördüklerinde, 1937'de bölgenin ilk bölünme haritalarını hazırladılar. 'İki devlet' yaratan bölünme kavramı, her zaman sömürgecinin her şeyi kaybedebileceğinin farkına vardığında işgal ettikleri toprakların en azından bir kısmını güvence altına almayı amaçlar."
İngiltere bu şeytanî plânını Birleşmiş Milletler'e tevdi ederek hayata geçirdi. Aslında bu tamamen illegal bir durumdu. Birleşmiş Milletler adına da olsa başkalarına ait olan toprak üzerinde tasarruf yetkisi olamaz. Birleşmiş Milletler hangi hak ve hukuka dayanarak başkalarına ait olan toprağı bir başkasına veriyor? Bu olacak iş mi?"
Filistin'in bölünmesi dayatmasıyla 'İsrail'in' varlığını savunmak için sahte bir meşruiyet söz konusudur. 29 Kasım 1947'de, çoğu Avrupalı güçlere tabi olan 57 ülkeden oluşan küçük bir BM (bugün BM neredeyse 200 ülkeden oluşuyor), Filistin'de yaşayanlara danışmadan Filistin'in bölünmesini tavsiye etmeye karar verdi.
Genel Kurul, sadece BM şartına uymadığı için değil, aynı zamanda bölgenin yerli nüfusunun çoğunluğunun rızasına sahip olmadığı ve sadece azınlıktaki Avrupalı yerleşimcilerin rızasına sahip olduğu için, bölmeye hakkı olmayan bir şeyi bölmeyi tavsiye etti. Küçücük ve sömürgeci BM, 1919'da 'Filistin'de ülke sakinlerinin isteklerine danışmayı önermiyoruz, çünkü Siyonizm, yanlış ya da doğru, Arap sakinlerinin isteklerinden daha önemlidir' diyen Filistin'in sömürgeleştirilmesinin destekçisi Arthur Balfour'un önermelerini harfiyen uyguladı. Filistinliler tıpkı bugün susturuldukları gibi susturuldular, hiçbir şey değişmedi. Ancak ne olursa olsun 'İsrail' başarısız bir sömürge projesidir." Yazar son cümle ile yine hedefi 12'den vuruyor. "İsrail başarısız bir sömürge projesidir." Çünkü önünde, sonunda İsrail yok olacaktır.
Siyonist çetenin sürekli olarak işgale devam etmesi aslında o bunu yapmakla kendi sonunu hazırlıyor. Yazar diyor ki: "BM için 181 sayılı gayrimeşru kararı iptal etmek daha iyi olacak.
Nihayetinde, bölünme sahtekarlığı yirmi yıl sonra ortadan kalktı. 1967'den bu yana İsrail rejimi, Ürdün Nehri'nden Akdeniz'e kadar uzanan Filistin topraklarının tamamında tek yönetim otoritesidir. Bu rejim, Filistinliler ve İsrailli yerleşimciler de dahil olmak üzere tüm sakinlerin yaşamlarını, konumlarına ve kimliklerine bağlı olarak değişen yasalar ve eylemlerle yönetiyor. Yerleşimcilere bir pay garanti etmek için bölgenin bölünmesiyle işlenen gayrimeşru hususlar hikayenin ilk bölümünü oluşturuyor. İkinci bölüm ise tüm Filistin topraklarının sömürgeleştirilmesidir ve ikinci bölüme geçmeden hayali 'iki devlet'in sadece ilk bölümünü yeniden okuyarak gerçekliği açıklamak ya da çözüm bulmak mümkün değildir. Batı ve İsrail, Filistinli liderleri bile 1993 Oslo Anlaşmalarında bölünme sahtekarlığını kabul etmeleri ve 'İsrail'in varlığını onaylamaları için ikna etmeyi başardı. Ancak ne olursa olsun 'İsrail' başarısız bir sömürge projesidir. Eğer BM güvenilirliğini yeniden kazanmak istiyorsa 181 sayılı kararı yürürlükten kaldırmalıdır. Bu yeni bir şey değil, zira 'İsrail'i korumak için 1991 yılında Siyonizmi kınayan bir kararı zaten iptal etmişti. Ardından 1970'lerde hem Güney Afrika'yı hem de 'İsrail'i kınayan Apartheid'a Karşı Özel Komite'yi yeniden faaliyete geçirmelidir. Antonio Guterres bunun yerine, Batılı güçler tarafından öngörülen 'iki devlet' sömürgeci retoriğine bağlı kalarak, Filistin'deki kalelerinin hayatta kalmasını ve uysal Arap rejimlerinin desteğini güvence altına almak için bu kavramı yem olarak sallamayı amaçlayan bir senaryodur."
Yazar buraya kadar yaptığı açıklamalardan sonra son durumu şöyle izah ediyor:
"Sadece birkaç ay içinde yüz binden fazla Filistinlinin öldürülmesi, gömülmesi ve yaralanması (nüfusun %5'i), Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Cephesi'nde gerçekleştirdiği imha oranından daha yüksek bir orandır. ABD ve Avrupa'nın İsrail bayrağı altında dörtten fazla Hiroşima atom bombası atması, açlık ve hastalık yoluyla yaygın sadist işkence, Batılı hükümetlerin son sömürgelerini sürdürmek için ne kadar istekli olduklarını gösteriyor. Bu koloni, canlı olarak yayınlanmayan 500 yıllık sömürgeci vahşetin son sözü olarak hizmet ediyor."
Yazar baştan beri vurguladığı hususu tekrar ediyor: "İsrail'in ortadan kalkmasını açıkça talep etmekten kaçındıkları her dakika, bu sömürgenin suçlarına ortak olmalarının bir başka dakikasıdır." Evet, Siyonist çeteyi destekleyen ABD ve Avrupa ülkeleri suç işlemeye devam ediyorlar ancak bu soykırıma sessiz kalan bütün ülkeler de bu suça ortaktırlar.
Yazar aynı şekilde sol tandaslı parti ve entelektüel çevrelere de sitem etmektedir: "Bu vahşet karşısında çok sayıda entelektüel, gazeteci ve Avrupa'daki başlıca sol partiler ve sendikalar 'İsrail'in sahte var olma hakkını kabul etmeye devam etmektedir. Soykırım yaşanırken bile kurumsal sol, İsrail rejiminin lağvedilmesini talep etmekte tereddüt ediyor. Guterres gibi onlar da sömürgeci ve Siyonist 'iki devletli' mantrasını tekrarlayarak 'İsrail'i suçlarından aklıyorlar.
Dikkatimizi, Batı Şeria'nın Bantustan'larından ve Gazze'nin harap olmuş anklavından oluşan sapkın bir Filistin devletini tanıma yanılsamasına yönlendiriyorlar. Onların fantezisine göre bu Vichy rejimi, Batı tarafından atanan Filistinli Mareşal Pétain ile birlikte 'İsrail' ile mutlu bir şekilde bir arada var olacaktır. Tarihsel olarak, ulusal kurtuluşları için savaşan insanlar, sömürgeci ülkelerdeki sol partilerin görüş ve değer yargılarıyla ilgilenmemişlerdir. Yerli halklar, böylesi kuşaklar boyu sürecek bir mücadelenin getireceği acı ve maliyeti ölçmeden, uygun gördükleri şekilde savaşmışlardır.
Filistinliler, direnişleri ve çektikleri acılarla BM'nin Filistin'le ilgili tüm kararlarını geçersiz kılacaktır. Dekolonizasyonları gerçekleşecek ve gayri meşrulukların tersine çevrilmesi sağlanacaktır. Batı'da bizlerin 500 yıllık sömürgecilikle sürdürdüğümüz şiddeti sona erdirmenin tek yolu budur."
İspanyol İnsan Hakları Savunucusu Sayın Daniel Lopato'ya bu vesile ile teşekkürlerimizi sunup en çarpıcı sözü ile yazımızı noktalıyoruz: "İsrail'in var olma hakkı yoktur, İsrail yok olmalıdır."