metrika yandex
  • $32.64
  • 35.41
  • GA18850

Haberler / Yorum - Analiz

Mescid-i Aksa Tufanı | Hazım Koral

16.10.2023


1517'den 1917'ye kadar Filistin topraklarında Osmanlı tamı tamına 400 yıl hakimiyet sürdürdü. 11 Aralık 1917 yılında General Allenby'in komutasındaki İngiliz birlikleri ciddi bir dirençle karşılaşmadan Filistin'i işgal etti. Zira Filistin'i savunacak kadar orada yeterli askerî gücümüz yoktu. Açıkçası savunma gücüne ilişkin orada bir boşluk oluşmuştu. Oysa eşyanın tabiatı boşluk kabul etmiyordu. Bunun farkında olan Osmanlı komutan, Payitaht (başkent) İstanbul'dan takviye muharrip güç talebinde bulunuyor. Ancak o dönem Osmanlı İmparatorluğu, Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile müttefik olduğundan dolayı, bu anlaşmanın gereği olarak Payitaht'a yapılan talep üzerine 20 bin asker Galiçya'ya gönderiliyor. Bu nedenle Filistin'e asker gönderilemiyor. Oysa öncelik Filistin olmalıydı. İlk kıblemiz Mescid-i Aksa'nın da içerisinde bulunduğu kutsal Filistin topraklarımız öncelikli meselemiz (namus-u ekberimiz) olmayınca çok rahat bir şekilde İngilizler tarafından işgal edilmiş oldu. Bu işgal 14 Mayıs 1948 yılına kadar sürdü. Bu tarihte İngiltere'nin Birleşmiş Milletler'e dikte ettiği görevle Filistin ikiye bölünerek toprakların % 56'sı Siyonist çeteye teslim edildi, % 46'lık bölüm ise Filistin halkına verildi. 
Bu şekilde dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour tarafından (2 Kasım 1917'de) Siyonizmin ünlü hamisi Baron Walter Rothschild'e yazılan mektupla, Filistin topraklarında Yahudilere bir "vatan" kurulmasının va'di gerçekleşmiş oldu. Elbette bu tarihe kadar Filistin topraklarının demografik yapısının değiştirilmesi amacıyla meskun Filistin halkına yönelik kesintisiz bir savaş başlatılmıştı. Sürekli bir şekilde silahlı baskınlarla katliamlar yapılarak, insanlar doğup büyüdükleri topraklardan göç ettirildi ve bu şekilde işgal ettikleri toprakları sürekli genişlettiler... 

Birleşmiş Milletler tarafından 14 Mayıs 1948 yılında iki devletli çözüm ilân edildiği gün aradan üç saat geçmemişti ki Siyonist çete en acımasız, en barbarca yöntemlerle Müslüman köylere baskın yapıp katliamlarını sürdürmeye başladı. Nasıl olsa İngilizlerden yeterli silah ve mühimmat almışlardı. Bu katliam ve saldırılar esnasında on binlerce Filistinli öldürüldü, 600 dolayında köy yerle bir edilerek haritadan silindi ve 700 bin Filistinli doğup büyüdüğü topraklardan sürülmüş oldu. Bu yüzden Filistinliler bu acı güne "Nekbe Günü" (kara gün veya felaket günü) demektedirler...

Siyonist çete katliamlarını İngilizlerin manda yönetimi döneminde de Irgun, Hagana ve Stern terör örgütleri olarak sürdürmüşlerdi. Kısacası katliam ve vahşet uygulamaya ilişkin tecrübeliydiler. Bu sefer yine aynı vahşilikte devlet adı altında terör ve katliam eylemlerini sürdürmeye başladılar. Koruyucu/hami olarak yaşlı/melun İngiltere kenara çekilmiş yerine büyük şeytan ABD devreye girmişti. Siyonist çete ABD'yi arkasına alarak kurulduğu tarihten bu yana mütemadiyen saldırılarını sürdürdü. Aslında Siyonist çetenin yaptığı "zamana yayılmış soykırım"dan başka bir şey değildi. Her yaptığı saldırı ve katliamların ardından işgal ettiği toprakları genişletmiş oldu. Ne 67 "6 gün" savaşı, ne "Yom Kippur" 73 savaşı onu geri adım attırmadı. Aksine Mısır'dan Sina Yarımadası'nı, Ürdün'den Nehir Bölgesi'ni ve Suriye'den Golan Tepeleri'ni koparmış oldu. Ayrıca İslâm'ın başkenti Kudüs kentimizi de işgal etmiş oldu. Bu operasyonlardan sonra Siyonist çete dünya kamuoyu tarafından adeta "yenilmezlik efsanesi"ne dönüştü. Bükemediğin bileği öpeceksin zilletine düşen Arap ülkelerinin çoğu bu aşamadan sonra Siyonist işgal çetesine karşı teslimiyet bayrağını çekerek uzlaşma yoluna gitmeye başladılar. Bu durum karşısında mazlum Filistin halkı uzun yıllar sahipsiz kaldı. Maatteessüf ki, İslâm ümmetinin başındaki yöneticilerin ezici çoğunluğu ilk kıblemiz Mescid-i Aksa'ya ve namusu ekberimiz olan kutsal Filistin topraklarımıza yönelik aidiyet duygusu taşımamaktadırlar. Kısacası İslâm ümmetinin başındaki siyasîlerin kahir ekseriyeti hiçbir mesuliyet duygusuna kapılmadan, sergiledikleri vurdum duymaz kayıtsızlıkla Filistin davasına en büyük ihaneti yapmış olmaktadırlar. Diğer taraftan, "nasıl olsa yardım edeni, arka çıkanı yok" rahatlığı içerisinde meydanı boş bulan Siyonist çete şirretçe ve fütursuzca saldırılarını arttırdı. Öyle ki, Siyonist eşkiya sürüsü zulüm, katliam ve işgaline ara vermeden Filistin halkını pres gibi ezmeye devam etti. O gün, bugündür mazlum Filistin halkı Siyonist çetenin saldırı, katliam ve işgaline maruz kalmaktadır. Günümüz itibariyle bu kesintisiz işgal Filistin topraklarının % 88'nin kaybedilmesine neden oldu. Ayrıca 2005 yılından bu yana Gazze'ye yönelik ambargolar da devam etmektedir. İnsanlara ilaç ve gıda ürünleri kısıtlı olarak verilmektedir. Yeni meskenler yapılmaması için buraya başta çimento olmak üzere her türlü inşaat malzemesi de girmesi yasak. Öylesine bir abluka altındalar ki, Gazze halkı için adeta hayat çekilmez olmuş. Dünyada m² olarak insan başına düşen toprak en az Gazze'de bulunmaktadır. 2 milyon insan dar bir alana sıkıştırılmış vaziyette. Ve her canı istediğinde ve bahanesiz bir şekilde başlarına bomba yağdıran bir katil sürüsünün muhatapları olmaktadırlar. Aslında "canları istediğinde" değil, bunu akidevî bir vecibe olarak yapıyorar. Tahrif edilmiş kutsal kitapları, "Arz-ı Mevud'a ulaşmak için öldüreceksin" diyor. Zira Siyonistler Filistin dahil olmak üzere Fırat'tan Nil Nehri'ne kadar bütün Mezopotamya topraklarının kendilerine Allah tarafından miras olarak verildiğine inanmaktadır. Onların akidesi budur ve öldüre öldüre, katliam yapa yapa hedeflerine ulaşmak istemektedirler. Bu emel ve inançlarına ilişkin uzun vadeli planlarını aşama aşama tatbik etmektedirler.

Bakınız, tahrif edilmiş kutsal kitapları kendilerine nasıl bir soykırım canavarlığını emrediyor:

"Allah'ın Rabbin sana miras olarak vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın. Allah'ın bu Rabbin sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin."  (Tevrat, Tesniye, Bap 20, Ayet 16,18)

 "Vurun; gözünüz esirgemesin ve acımayın; ihtiyarı, genci ve ere varmamış kızı ve çocuklarla kadınları helak için vurun."  (Tevrat, Hezekiel, Bap 9, Ayet 5-6)

Evet, sayın okuyucumuz, aktarmış olduğumuz bu iki pasajdan Siyonistlerin tahrif edilmiş kutsal kitaplarında onlarcası var. Siyonist çete bu insanlık dışı buyruklarden yola çıkarak Filistin topraklarına çöktüğü günden bu yana kesintisiz bir şekilde ve sistematik olarak işgal ve katliamlarını sürdürüyor. Kadın, çocuk, bebek, yaşlı ve genç demeden mütemadiyen orantısız güç kullanıp katliamlarını sürdürüyor. 75 yıldan beri sürdürdüğü katliam ve işgaller sonucu mazlum Filistin halkına % 12'lik bir toprak parçası kaldı ve bunu da ellerinden almak istemektedirler...

Biz Müslümanlar olarak kabul etmemekle birlikte Birleşmiş Milletler "iki devletli çözüm" önerisinde bulunmaya devam ederken Siyonist çete lideri Netanyahu iki hafta öncesinde Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıkarak elindeki harita ile dünya kamuoyunu alaya alırcasına, "Bakınız bu elimdeki haritada Filistin diye bir yer, bir devlet yoktur" küstahlığında bulunmuştu. (Onların inançları, onların akideleri bu.) Bu durum karşısında mazlum Filistin halkı öfkelenmesin de ne yapsın? 75 yıldan bu yana her türlü zulüm ve katliama maruz kalan ve en temel insanî gereksinimleri bile karşılanmayıp yıllardır ambargolara muhatap olan mazlum Gazze halkı bir çıkış yolu aramasın da ne yapsın? Her seferinde Siyonist katiller saldırıyor ve onlar tüm imkânsızlıklarına rağmen taşla, sapanla kendilerini savunmaya çalışıyordu. Yıllar böyle akıp giderken Müslüman bir ülkenin Müslüman mesulleri (İran İslâm Cumhuriyeti) Gazzeli kardeşlerine ufak çaplı silah ve roketleri ulaştırmayı başardı. Artık Gazzeli kardeşlerimiz, kendilerine saldıran ve son kalan Gazze topraklarını işgale girişen Siyonist çeteye karşı taşla, sapanla değil silah ve roketlerle karşılık vermeye başlamıştı. Fakat buna rağmen Siyonist çete "Arz-ı Mevud" emellerinden vazgeçmeyip her fırsatta saldırılarını sürdürmeye devam ettiler. Şunu da belirtmiş olalım ki, bir yönüyle Gazze halkı kendilerine yönelik bu saldırılar karşısında adeta travma yaşıyordu. Özellikle savaşçı kardeşlerimizin aileleri, çoluk çocukları için adeta hayat çekilmez olmuştu. Tek cümle ile ifade edecek olursak Gazze halkı topyekûn travmatik bir vaka ile karşı karşıya kalmıştı.

Bu nevrotik vaka beraberinde bir öfke patlamasını getirmesi gayet doğal bir durumdur. Nitekim 7 Ekim tarihinde böyle bir öfke patlaması yaşandı.

Başta Hamas olmak üzere diğer kurtuluş savaşçısı gruplar ortak irade göstererek ve kolektif hareket ederek ilk defa işgal edilen topraklarını kurtarmak adına Siyonist çeteye saldıran taraf oldular. "Aksa Tufanı" adını verdikleri operasyonla, işgalci İsrail'in askerî karargâhlarına yaptıkları baskınlarda 800 dolayında işgal askerini tesirsiz hâle getirdiler. İlk defa yaşanan bu gelişmeye bir kesim insanlar çeşitli komplo teorileri üreterek, "bu İsrail'in 11 Eylül'üdür" diyebilmektir. Neymiş, "Hamas bu saldırıyı gerçekleştirmekle işgal çetesinin tepkisini üzerine çekeceğinden dolayı kendi ayağına sıkmış bulunmaktadır." Yani işgal çetesinin Gazze'ye saldırması için eline bahane verilmektedir. Oysa Siyonist çete o topraklara yerleştiği tarihten bu yana sürekli bahanesiz olarak saldırılarını sürdürmektedir ve her seferinde ilk saldırıyı gerçekleştiren taraf kendisi olmaktadır. Bu durum karşısında Filistinli kardeşlerimiz, "Saldırsak da saldırmasak da onlar bize saldırmaya ve bizi öldürmeye devam ediyor, madem her iki durumda ölen taraf biziz o hâlde saldırarak ölelim 'kan kılıca galip gelsin' diyorlar.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş