"Bir gerçeğin altını çizerken kalemi fazla bastırırsanız, kağıt yırtılabilir."
(Mustafa Kutlu)
Eleştiri, hiç kuşkusuz özgürlüğün ve özgür düşünmenin en önemli temellerinden biridir. Eleştiri yaparken dayanılan bilginin doğruluğu, eleştiri yapan kişinin özellikleri ile eylem ve söylemleri arasındaki tutarsızlık eleştirinin gücünü etkilemektedir.
Eleştiri konusunda ilk göz önüne alınması gereken ve hiç ihmal edilmemesi gereken faktör insanın ontolojik yapısıdır. İnsan yapısı gereği geçmişin bilgisine tam sahip değildir. Geleceğin bilgisine sahip olmak konusunda ise tahminin dışında hiçbir zorunlu doğru bilgisi yoktur. Ayrıca insan tarihseldir, belli bir dönemin ürünüdür, yanılgıya açıktır, unutkandır. Bu zaaflara rağmen keskin cümleler kurmak, sadece kendi görüşünün doğru olduğunu savunmak ve yanılgıdan uzak olduğunu düşünmek doğru değildir.
Eleştirinin doğruluğunu etkileyen ölçütlerden biri de eleştiri yapılan konudaki iç tutarlılıktır. İç tutarlılığı olmayan eleştirilerin muhatabı etkilemesi ve beklenen sonuçları doğurması imkansızdır. Toplumsal konulardaki çoğu değerlendirme bir gerçeği ortaya çıkarmaktan çok kamuoyunu yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu noktada, ortaya çıkan ve gerçeği saptıran manipülasyonlara karşı dikkatli olmak gerekir.
Kuşkusuz Erdoğan'a ve iktidara yönelik eleştirilerin bir bölümü doğru ve gerçekçi olduğu gibi, bir bölümünü de ideolojik kaygıların ön planda olduğu tutarsız eleştirilerdir. Kuşkusuz hiçbir insan ve hiçbir siyasal lider, konumu ve birikimi ne olursa olsun eleştiriden azade değildir. Eleştiri, sağlıklı bir ortamın oluşması için mutlaka yapılmalıdır. Ancak eleştirilerin arkasında hangi amaçların bulunduğu endişesini de insanlar dile getirebilir ve karşı eleştiriler yapabilir. İktidarı uyaran ve yol göstermeyi amaçlayan eleştirilerin önemli bir bölümünü samimi buluyorum. Ancak, kişisel beklentilerin etkilediği, beklediği karşılığı görememekten kaynaklanan tutumları ve bireysel hırsların tetiklediği eleştiriyi ise siyasal çıkarlara bağlı olduğundan samimi bulmuyorum.
Fanatizm, taraftarlık ve tahammülsüzlük sağlıklı eleştirinin önündeki en büyük engellerdir. Fanatizm, genellikle bir parti, cemaat ya da örgüte itiraz etmeksizin her koşulda bağlılıktır. Fanatik, kendisini bağlı bulunduğu grubu her koşulda savunmak zorunda hisseder. Fanatik için doğruluğun ölçütü, konunun bağlı bulunduğu grup tarafından savunulup savunulmamasıdır. Bu noktada söz konusu konunun içeriğinin hiçbir anlamı yoktur. Önemli olan kararın bağlı bulunulan grup tarafından savunulmasıdır.
Grup içi eleştirinin yokluğu söz konusu olduğun da akla ilk olarak tarikat ve cemaat yapılanmaları gelmektedir. “Tarikat ve Cemaatler niçin özgürlükçü rasyonel bir teoloji kuramazlar?” sorusu anlamlıdır. Tarihsel tecrübe incelendiğinde tarikat ve cemaatlerin epistemolojik zemininin özgürlükçü rasyonel bilgi üretimine elverişli olmadığı görülecektir. Bilginin rüya, ilham ve sezgi gibi bireysel yönü ağır basan ölçütlere dayandığı için özgürlüğe değil, itaate ilişkin bilgi üretirler. Bu durum herhangi bir Cemaat mensubu birisi ile on dakika konuşarak test edebililir. İşin daha da vahim yönü, doğası gereği maslahata dayanması gereken sosyal ve siyasal sorunlar da bu özgürlük ve rasyonalite karşıtı zemini yeniden üretirler. Örneğin Atatürk'ün kişiliği ve ona yüklenen anlamla bir tasavvuf şeyhine yüklenen anlam çok farklı değildir. Tasavvuf ve cemaat kültürünün yarattığı şeyh imgesi, rasyonelleşerek ölümsüz lider, ebedi şef gibi imgelere dönüşür. Bir tasavvuf şeyhinin kabrini ziyaret, Anıtkabir’i ziyarete dönüşerek seküler kutsallık üretir. Oysa zihniyet bakımından arada hiçbir fark yoktur.
Aklın vicdanın ahlakin kabul etmediği bir yöntemle vicdanın kabul edeceği bir sonuç almak mümkün mü? Kuşkusuz hayır. O halde eleştiri ahlak ve vicdanın kabul etmeyeceği bir konumda olmamalıdır. Eleştiri yapanları Sözleri ve eylemleri arasındaki tutarlılık eleştirinin etkisini büyük ölçüde belirlemektedir.
Eleştiri yapanları birkaç bölüme ayırarak analiz etmek mümkündür.
1-Gerçekten bir şey öğrenmek ve katkı yapmak isteyenler.
2-Eleştiri adı altında muhatapları ile dalga geçenler.
3-Birikimlerini ispatlamaya çalışanlar.
4-Profesyonel yorumcular. Bunlar için metnin ne yazdığı önemli değil. Bunlar herhangi bir cemaat, grup ya da partinin sempatizanlarıdır. Bunlar için metnin ne yazdığının önemi yoktur. Eleştiri yapmaktan çok kendi propagandalarını yapmayı öncelerler.
5- Özellikle Cemaat sempatizanlarının görülen bir tutum da şudur: Objektiflik kılıfı altına sığınarak Cemaat savunuculuğu yapmayı amaçlarlar. Cemaat mensubu olduğunu söyleyemeyecek kadar sorunlu bir kişilik yapıları vardır.
Eleştiri yaparken iç faktörlerin ihmal edilmesi de eleştirinin etkisini azaltmaktadır. İslam dünyasını çatışmanın içine sürükleyen faktörlerden belirleyici olan iç nedenledir. Bu nedenle, İslam dünyasını zaafa düşüren iç nedenlere yoğunlaşmak gerekir. Türkiye, Mısır, Suriye, Suudi Arabistan ve Irak’taki insan hakları ihlalleri Amerika ve Batı’dan daha mı azdır? Bu nedenle salt dış faktörleri öne çıkararak eleştirmek, bunun yanında iç faktörleri ihmal etmek ideolojik körlük yaratabilir.
Eleştiri yapanların ekonomik alandaki ikiyüzlülüğü görülmeyecek gibi değil. AVM’lerde alış veriş yaparken ya da eğlenirken fotoğraflarını paylaşanlar, daha sonra AVM karşıtlığı üzerinden kapitalizm eleştirisi yapması açık bir tutarsızlık örneğidir. Oysa Aziz Kur'an bu tür eleştiri yapanları uyarıyor: “Yapmadığınızı niçin söylersiniz?”
Eleştirilerin etkisini azaltan faktörlerden biri de eleştirinin tek yönlü olmasıdır. Bazı sivil toplum örgütleri ve onların sözcülerinin eleştirileri genellikle tek yönlüdür. Şiddete karşı olmak gibi evrensel bir ilkenin arkasına sığınarak, salt bir kesimin şiddetini eleştirmek doğru değildir. Oysa şiddet, kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun ilkesel olarak reddedilmelidir. Eleştirilerin tek taraflı ve çoğunlukla manipülatif olması eleştirini etkisini ve güvenirliğini önemli ölçüde azaltmaktadır. Bu da insanların sivil toplum örgütlerine güvenlerini sarsmaktadır. Sivil toplum örgütlerinin önemli bir bölümü, belirli bir siyasal anlayışın savunucusu olmuş, hakikatin değil, bağlı bulunduğu siyasal kampın o kadar esiri olmuştur ki, olayları çok boyutlu olarak görmekten uzaklaşmıştır.
Kendi grubuna aşırı sevgiyle bağlı kör fanatik sadece ötekini eleştirir, bununla kendini temize çıkardığını zannına kapılır. Bu yüzden salt bir partiyi eleştiren ama kendi partisinin ya da grubunun yanlışlarına tek bir eleştiri getirmeyen insanlar bilmeli ki, karşısındaki de tersinden aynı şeyi yapıyor. Bu durumda yanlışın kendisine yönelik tepkinin yerini bu yanlışın kim tarafından yapıldığı anlayışı alıyor.
Yaşanan hiçbir siyasal veya sosyal olay tek sebepli değildir. İdeolojik zihin olayı tek bir nedene bağlar ve oradan devam eder. Milliyetçi, Kemalist, sosyalist İslamcı akımlar tek yönlü ideolojik değerlendirmeye eğilimlidirler. Özellikle milliyetçi, muhafazakar, ulusalcı, sosyalist siyasal akıl duygusaldır, tepkicidir; olayların nedenlerine anlamlandıracak geniş donanımdan yoksundur. Bu yüzden aynı ideolojik ezberi tekrarlar durur. Okumaz, anlamaya çalışmaz, farklı bir açıdan bakmayı denemez. Aynı ideolojik ezberin etrafında döner durur. Kendisinden başka herkesin hata yaptığına emindir. Kendisi dışındaki herkes vatan hainidir, satılmıştır. Onun siyasal dili sadece sakil değil, aynı zamanda ahlaki değerlerden de yoksundur. Küfreder, hakaret eder, aşağılar. Böylece kendisine haklı bir zemin bulduğuna inanır.
Bir düşünceyi ifade ederken, küfre başvurmak sadece entelektüel yüzeysizliği göstermiyor, aynı zamanda derin bir ahlak krizine işaret ediyor. Bu yüzden eleştiri kültürünün olmadığı milliyetçi/ ulusalcı partilerden ve Cemaat yapılanmalarından, seküler veya dini terör örgütlerinden uzak durmak gerekir.
Sevmediğimiz, tasvip etmediğimiz, hatta karşıtımız olan kişiler, kurumlar, gruplar hakkında eleştiri yaparken kullandığımız bilgiler doğru olmalıdır. Doğruluğu test edilmemiş bilgileri üstelik çarpıtarak kullanmak, kullananın saygınlığına da büyük darbe vurur.
Aslında “doğru dediğimiz şey nedir?” sorusu üzerine de düşünmek gerekir. Doğruyu kendi düşüncemize, yaşam tarzımıza, paradigmamıza uygun gelen şey olarak tanımlıyoruz. Peki ya hayatımızı adadığımız paradigmamız yanlışsa. Bir anlamda insanın ürettiği bütün ideolojik paradigmalar yanılgıya açıktır. Yanılgıya açık olmayan yanılmaz bir kaynaktan gelen vahiy bilgisidir. Vahiy, kendi dışında bir anlayış kabul edenleri yanılmışlar olarak kabul ediyor, vahyi bir bilgi kaynağı olarak kabul etmeyenleri kınıyor. Bu anlamda sahip olduğunuz paradigma Kur'an'ın değerleriyle ne kadar uyumluysa o kadar değerlidir. Yalnız burada unutmamamız gereken vahyin kendisinin yanılmaz olduğudur; vahyin yorumuna gelince, yoruma insani bir çaba karıştığı için yanılgıya açıktır.
İktidarı veya bir partiyi çeşitli tutumlarından ötürü eleştiriyoruz. Bu eleştirilerin bir bölümü de haklı kuşkusuz. Peki, neden bu eleştiriler köklü değişimlere yol açmıyor? Bunun en önemli nedeni, eleştirinin sonucunda alternatif bir çözüm yolunun üretilememesidir.
Çocukluğumdan beri tanık olduğum bir gerçek, sol akımların emperyalizm karşıtı sloganlar atarak sol yumruklarını boşluğa öfkeyle sallamaları, buna karşılık dini değerleri aşağılayarak halkla sağlıklı bağlantı oluşturacak dili kuramamaları idi. Aynı durum İslamcıların bir bölümü için de geçerlidir. Halkla sağlıklı bir iletişim kuramayan sol ve İslamcılar, çareyi onu reddetmekte buldular. Halktan kopuk kendi dünyalarında yaşayan ve bununla tatmin olan bir psikolojiye sahipler. Sadece kendi İslami yorumunu veya anlayışını tek geçerli yol olarak kabul eden düşüncelerde Harici bir yön mutlaka vardır. Bir yandan farklı düşüncelere saygı göstermek gerektiğini savunurken, öte yandan İslam düşüncesini tekilleştirmeye çalışmak açık bir çelişkidir.
İslam'ın temel değerlerini ölçüt alıyorsak öncelikle mücadele etmemiz gereken kendi dışımızda kalanlar değil, kendi zaaflarımızdır. Kendisi zaaflarından arınamamış kişilerin İslam adına cihat etmeleri ancak terörle sonuçlanır ki, İŞİD bunun en bariz örneğidir. Eleştiri içeriden dışarıya doğru yapılırsa sonuç üreten bir anlam taşır.
Müslümanların kendi dışında kalan Müslümanlara karşı mücadele ettiği, İslam ülkelerinin birbirleriyle didiştiği, hak ihlallerinin ayyuka çıktığı bir coğrafyayı, eleştirinin çatışmak ve ayrışmak olarak algılandığı hangi değerleri temel alarak yüceltiyoruz? Öyle görülüyor ki, zihniyet dünyamızı dönüştürecek bir hicrete ihtiyacımız vardır.
Eleştirinin en büyük düşmanlarından biri de bir gruba, partiye, cemaate, örgüte bağlı olmaktan veya tarihten bugüne taşıdığımız ideolojik ezberlerdir. İdeolojik ezber sonucunda slogan üremesi kaçınılmazdır. Sloganla felsefe yapılamayacağı, sağlıklı bir düşünce üretilemeyeceği gibi, bir medeniyet dili de kurulamaz.
Özünde ahlak ve doğru bilgi barındırmayan bir eleştirinin başkalarını etkilemesi mümkün değildir.
Eleştirel düşünmenin ne olduğunu belirlemek kadar ne olmadığını da belirlemek gerekir.
1- Eleştirel düşünme meselelerin sadece görünen yönleriyle ilgilenmez.
2- Negatif ve yıkıcı bir düşünme biçimi değildir.
3- Küfür etme, hakaret etme, aşağılama ve ötekileştirme değildir.
4- Ajitasyon, propaganda ve manipülasyon aracı değildir.
5- Standart bir düşünme değildir. Benmerkezci, egoist düşünme değildir.
6- Bireyci ve grup merkezci düşünme değildir.
7- Boş mantıkçılık ve bilimcilik değildir.
8- Sadece problem çözmek değildir.
9- Bir ideoloji aşılama aracı değildir.
10- İnatlaşma, kusur bulma, açık arama çabası değildir.
11- Tek yönlü düşünme değildir.
12- Uzmanlara, otoritelere kesin mutlak güven değildir.
13- Her şeyden kesin mutlak şüphe etmek değildir.
14- Her şeyi reddetme, her şeye karşı çıkma değildir.
15- Sürekli savunmaya geçme ve tepkisel davranma değildir.
16- Sorumluluktan kaçarak başkalarını suçlamak değildir. ( Kamil Kömürcü, Mantığa Giriş, Rağbet Yayınladı, s: 283)
Aliya İzzetbegoviç’in vurguladığı gibi, İslam toplumlarının en büyük sorunu eleştirel düşüncenin yokluğudur.
Bu yüzden Doğu’daki bütün eğitim kuruluşlarına eleştirel düşünme derslerinin konulmasını önermiştir. Aşırı genellemecilik, toptancılık ve konformizmi reddetmiştir.
Aliya İzzetbegoviç’in “Ben olsam, Müslüman Doğu'daki bütün mekteplere eleştirel düşünce dersleri koyardım. Batı'nın aksine Doğu, bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur” ifadesi üzerinde düşünmek gerekiyor.
Eleştirinin olmadığı toplumun otoriter bir siyaset üretme potansiyeli bir hayli yüksektir.
40 günün gösterdiği gerçek I Hamza Er
09.04.2026
İSRAİL SONA YAKLAŞIYOR - Mehmet Taşdöğen
19.03.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Eleştiri ve Ahlak YUSUF YAVUZYILMAZ 11.04.2026
Mezhebin Kadar Savaş! DERVİŞ ARGUN 13.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-II KADİR ÇİÇEK 04.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Arada Kalan Hamas ve Direnen İran DERVİŞ ARGUN 06.04.2026