metrika yandex
  • $32.64
  • 35.41
  • GA18850

Haberler / Yorum - Analiz

15 TEMMUZ VE HATIRLATTIKLARI | HAZIM KORAL

15.07.2023

 

Kadim tarihlerden bu yana yönetim değişikliğine ihtiyaç görüldükçe devrimler/ihtilâller hep olagelmiştir. Bunlardan bazıları veya pek çoğu halka rağmen (halkın aidiyet değerleri dikkate alınmadan) yapılmıştır. Kısacası halkın aidiyet değerleri baz alınarak yapılan devrimler "halk devrimi" olmaktadır ve zaten böylesi devrimleri nümayişlerle/sokak protestoları ile bizzat halk yapmaktadır. Bir de halka rağmen yapılan devrim ve ihtilâller vardır, bunu ya marjinal bir grup gerçekleştirir veya asker yapar...
1789 Fransız Devrimi, "manipüle edilmiş halk devrimidir." Bu devrimde halk Makyavelistler ve Jakobenciler olarak ikiye bölünmüştü. İki farklı görüşe sahip olan grubun birbirleriyle çatışması sonucu çok kanlar akmış ve bu devrim sonraları "Giyotin Devrimi" olarak anılır olmuştu. Öte yandan, "Ekim 1917 Rus Komünizm Devrimi" 20 bin kişi dolayında marjinal bir grup tarafından "halka rağmen" yapılmıştı. 11 Şubat 1979 yılında vuku bulan (İmâm Humeyni'nin önderliğindeki) "İran İslâm Devrimi" ise tamamen halka dayalıydı ve halkın aidiyet değerlerini referans alan bir devrimdi... 
Bizdeki ihtilâller, muhtıralar ve darbeler ise asker kökenlidir ve "halka rağmen" yapılmıştır. (Hatırlayalım, 28 Şubat Post-modern Darbe öncesi piyon gazeteler, "Asker Rahatsız" gibi teşvik mahiyetinde manşetler atıyorlardı. Hatta işgalci Siyonist çete gazeteleri, "Dinci bir hükümeti Türk Silahlı Kuvvetleri kabul edemez" diyerek onlar da bir yerlere "talimat içerikli" gerekli mesajları yolluyorlardı.) Kısacası tekrar edecek olursak başta İttihat Ve Terakki olmak üzere bizdeki bütün ihtilâller asker kökenlidir ve halka rağmen yapılmışlardır. Aynı zamanda bunların hepsi dış mihraklıdır. Bakınız, bildiğiniz üzere İngilizler ve yedi düvel avanesi Çanakkale'yi geçemeyince farklı yöntemlerle, yani İttihat Ve Terakki Cemiyeti'ni kullanarak girişilen uzun soluklu mücadelede Osmanlı fes edildi ve yerine tek parti diktatörlüğüne dayalı "ucube bir yönetim" tesis edildi. Bu yönetimin adına da "Cumhuriyet" dendi. Oysa yönetimin "Cumhuriyet" olması için halkın aidiyet değerlerine uygun ve halkın inancı ve kültürü ile çelişmemesi gerekirdi. Bakınız, "cumhuriyet" sözcüğü Arapça "cumhur" kökünden gelmekte ve "cumhur" kelimesi "halk" demektir. Ama öyle olmadı. Bu rejim "halka rağmen" kuruldu. Bu yüzden "şaşılacak bir durum" olarak bu rejim için "ucube" metaforunu kullandık, çünkü bu minvâlde "garipsenecek şekilde" farklı ülkelerin yönetim anlayışları birleştirilerek "ucube" seküler rejim kuruldu. Düşünün bir kere, % 99'u Müslüman bir halkın aidiyet değerleri bir tarafa atılıp İsviçre Aile Hukuku, İtalyan Ceza Yasaları, Alman Ticarî Hukuku, İngiltere Eğitim Sistemi, (daha sonra ABD Fulbright Eğitim Formasyonu) ile halka rağmen, halkın aidiyet değerlerine taban tabana tezat bir rejim kuruluyor ve kurulan bu rejimle dinî yasalar yürürlükten kaldırılıyor. Bu uygulamanın adına da laiklik diyorlar. Yani Allah Teâlâ'nın yasalarını reddeden yönetim şekli. Oysa biz Müslüman bir halk olarak, insan temel hak ve özgürlükleri çerçevesinde hukukun üstünlüğü prensibini esas alan Allah Teâlâ'nın yasaları ile bir müesses nizam, bir devlet mekanizması, bir anayasal düzen oluşturmamız gerekmiyormuydu?
Kısacası, dinî yasaları reddeden bu rejim kurulduğundan bu yana vuku bulan ihtilallere baktığımızda hepsi asker kökenli ve hepsi laikliği muhafaza adına yapılmıştır. (15 Temmuz darbe girişimi ise din kisvesi altında farklı bir nosyon taşımaktadır.) 60 İhtilâli'ne bakalım, Adnan Menderes bir konuşmasında üniversite gençliğine hitap ederken, "Siz isterseniz şeriatı geri getirebilirsiniz" demesi üzerine ABD hemen düğmeye basmış oldu. Aslında Menderes Hükümeti döneminde ABD ile ilişkiler "ağa-maraba" bağlamında en üst düzeyde idi. Ancak son zamanlar bir takım pürüzlerden dolayı ABD ile ters düşülmüş ve Rusya ile diplomatik ilişkiler geliştirilmeye teşebbüs edilmişti. ABD her iki hususta tahammül edemeyip düğmeye bastı ve ABD'nin piyonu olan General Cemal Gürsel'e (İsmet İnönü'nün de teşvikleriyle) 27 Mayıs 1960 İhtilâli'ni yaptırıp Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ı idam ettiler.
1971 Muhtırası'na bakalım: Hatırlayacağınız üzere, Merhum Erbakan 25 Ocak 1970 yılında Milli Nizam Partisi'ni kurmuştu. Erbakan gerek parti tüzüğünde ve gerekse miting ve salon konuşmalarında açık açık dinî değerlerimizden söz etmeye başlamıştı. Bunun sonucunda mitinglere katılım yoğunluğunda görüldüğü üzere  halkımızın Milli Nizam Partisi'ne yönelik etkin teveccühü söz konusu olmuştu. ABD yine büyük bir endişe içerisinde düğmeye basıp piyonları vasıtasıyla 12 Mart 1971 Muhtırası'nı devreye soktular ve alel acele Milli Nizam Partisi'ne kapatma davası açıp 20 Mayıs'ta 1971 tarihinde partiyi kapattılar. Kendi güdümlerinde olan Nihat Erim'i başbakan yaptılar. Nihat Erim, ilk icraat olarak (bilinen mihraklardan aldığı talimatla) Milli Nizam Partisi'nin "arka bahçesi" olarak görülen İmâm Hatip Okulları'nın orta kısmını lağv etti. Maksat dindar nesil yetişmesinin önünü kesmek. Merhum Erbakan ise bu sefer 11 Ekim 1972 tarihinde Milli Selamet Partisi'ni kurdu. Bu aşamada Erbakan Ecevit ile koalisyon hükümeti kurdu ve İmâm Hatip Okulları'nı eski statüsüne kavuşturdu. Ayrıca Merhum Erbakan Kıbrıs Barış Harekâtı'nın mimarı olarak toplumumuz nezdinde büyük bir itibar kazandı. Bildiğiniz üzere, Kıbrıs Barış Harekâtı dönemin başbakanı Ecevit'e rağmen yapılmıştı. Zira Ecevit ada üzerinde İngiltere'yi garantör devlet olarak gördüğü için gidip İngiltere'de dönemin başbakanı James Callaghan ile görüştü ve Kıbrıs sorununun kendileri tarafında diplomasi yolu ile halledilmesi teklifinde bulundu. Erbakan bunu istemedi ve dönemin Genelkurmay Başkanı Semih Sancar ile karar alıp Ecevit İngiltere'de iken 20 Temmuz 1974 sabahı adaya çıkarma yapıldı. Parti itibarlı bir şekilde geniş halk kitlelerinin teveccühünü kazanarak her geçen gün daha da güçlenip yoluna devam etti ve koalisyon hükümetlerinde hep belirleyici roller üstlendi. En son 6 Eylül 1980 senesinde Erbakan Hocamız Milli Selamet Partisi adına Konya'da "Büyük Kudüs Mitingi" düzenlemişti. Bu miting, 100 binlerce insanımızın katılımı ile büyük bir ihtişamla gövde gösterisine dönüşmüştü.  ABD ve içimizdeki omuzu demirli piyonlarını büyük bir telaş kaplamıştı. Mitingin Filistin ekseninde yapılmış olmasından dolayı işgalci Siyonist çeteyi de korku sarmıştı. Alel acele/apar topar harekete geçerek 6 gün içersinde 12 Eylül İhtilâli'ni yaptırdılar. Kısacası ülke üzerindeki ABD güdümlü askerî vesayet en ceberut, en anzavur şekliyle devam ediyordu. Diktatör Kenan Evren ihtilâl sonrası kendisini cumhurbaşkanı seçtirdi ve dinî hayat üzerine baskılar uygulamaya başladı. O baskı döneminde ilahiyat fakültelerine kadar başörtüsü yasağı uygulanmaya başlanmıştı. Somut bir örnek vermiş olalım: Bütün ilahiyat fakültelerinde uygulandığı üzere Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyât Fakültesi'nde de aynı yasak uygulanıyor ve kız öğrenciler okul kapısının önünde başörtülerini çıkarmaya zorlanıp tartaklanıyordu. Erkek öğrenciler bu durumdan rahatsız oluyor ve karar alıp Ulucami önünde Cuma namazı çıkışı esnasında başörtüsü yasağının serbest bırakılması için bildiri okuyorlar. (Bildiriyi okuyan öğrenci bu satırların sahibinin kardeşi Aydın Koral.) Polis, halk galeyana gelir ve arbede olur endişesi ile bildiri okunmasına ve cemaatin tekbirler eşliğinde slogan atmasına müdahale etmiyor. (Ertesi gün Hürriyet ve Milliyet gazeteleri başta olmak üzere ne kadar piyon gazete varsa, "Bursa'da Kara Cuma" başlığı altında manşet atmıştı.) Polis o esnada müdahale etmiyor ancak video çekimleri ile tespit edilen öğrencilerin kaldıkları yurtlara gece yarısı baskınlar düzenleyip kardeşim dahil olmak üzere 12 öğrenci tutuklanıp karakola götürülüyor. Altı gün, altı gece insanlık dışı işkencelerden sonra savcılığın iddianamesi ile alınan kararla, "Başörtüsü yasağı bahane edilerek laik rejimi yıkıp yerine şeriat düzeni getirmek amacıyla teşekkül oluşturmak" maddesi gereği bu gençler idamla yargılanmak üzere Devlet Güvenlik Mahkemeleri'ne sevk edilerek İstanbul Sağmalcılar Cezaevi'ne tıkıldılar. Sayın okuyucumuz sizin anlayacağınız ABD ve Siyonist çete piyonları ihtilâllerle yetinmediler, ihtilâllerle birlikte Müslüman halkımıza yönelik ceberrutça, anzavurca baskı ve zulümlerini arttırdılar. Şu da bir gerçek ki o dönemde halkımızın aidiyet değerlerine yönelik teveccühü devam ederek artmaktaydı. Bu gelişmeye istinaden "dinî değerlere temayül devam ediyor" endişesiyle kapatılan Milli Selamet Partisi'nin yerine kurulan Refah Partisi 1995 seçimlerinde birinci parti seçildi  ve 28 Haziran 1996 yılında Sayın Erbakan başbakan oldu. REFAHYOL koalisyon hükümeti uygulamış olduğu havuz sistemi, denk bütçe politikası ve eşel-mobil yöntemiyle Cumhuriyet tarihinin en başarılı ekonomik modelini icra etti. Üstelik vahşi kapitalizmin kıskacında bu başarı elde edildi. Peki Başbakan Erbakan neden takdir görmedi de 28 Şubat Post-modern Darbesi ile alaşağı edildi? Bunun tek nedeni vardı o da, "dinî temayül" ve "dinî içerikli söylemler"den başkası değildi. Örneğin, Başbakan Erbakan'ın cemaat liderleri ile yaptığı toplantı ABD ve Siyonist çete piyonu laik/seküler kesimi ziyadesiyle rahatsız etmişti. Ama bardağı taşıran son damla bu toplantı değildi. Hatırlayalım, Refah Partisi Sincan Belediyesi tarafından organize edilen "Kudüs Günü" etkinliği, Filistin davasına ilişkin bir organizasyon olduğu için ABD ve Siyonist çete piyonlarını hemen harekete geçti ve Sincan caddelerine tanklar indirilerek 28 Şubat Post-modern Darbesi yapılmış oldu. Bu alçak darbe ile Başbakan Erbakan istifa ettirilerek siyasî teamüllere aykırı bir şekilde, dönemin Cumhurbaşkanı Demirel dördüncü sıradaki parti başkanı Mesut Yılmaz'a hükümeti kurma görevini verdi. Asıl operasyon "Kudüs Günü" etkinliğine yönelikti. Zira korkuları bu yüzdendi. "Kudüs Günü" etkinliğini organize eden Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız ve Sincan Belediyesi Kültür Daire Başkanı Hüseyin Avni Yazıcı'ya beşer buçuk yıl hapis cezası verildi. Aynı şekilde etkinlikte gösterimde bulunan tiyatrocu çocuklar beşer buçuk yıla mahkum edildi. Gecede konuşma yapan İran İslâm Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Muhammed Bakırî diplomasi dilinde kullanılan "persona non grata" (istenmeyen elçi) ilân edilerek apar topar sınırdışı edildi. Gecede konuşma yapan Selam Gazetesi Haber Müdürü Nurettin Şirin'e "hukuk skandalı" denilen bir yöntemle fahiş bir ceza olarak 17.5 yıl mahkumiyet verildi. Bu cezanın "skandal" nitelikte olmasının nedeni savcılık Şirin ile ilgili  iddianamede terör örgütlerine iltisak ve bağlantı ile ilgili done oluşturulamayınca, (ki MİT ve emniyetten terör örgütü olarak nitelenen Hamas ve Hizbullah'ın Türkiye sınırları içerisinde bir faaliyette bulunmadıklarına ilişkin rapor verilmesine rağmen) bu örgütlerin "sair efradı olmak" gibi absürt bir yorum ve kanaatte bulunularak Şirin mahkûm edildi. Görüldüğü üzere ABD ve Siyonist çete piyonlarının bir tek derdi var, dinî temayüle engel olmak ve Filistin davasına sahip çıkılmasının önünü almak. O dönemde bütün darbe, ihtilâl ve engelleme çabalarına rağmen siyasî kulvarda dinî demayül yükselerek devam etti ve Erbakan'ın talebesi Sayın Erdoğan'ın partisi birinci parti oldu. Uzun soluklu Ak Parti'si iktidarında "Cemaat" diye tanımlanan ekol ile adeta koalisyon kurmuştu. Bu süreçte ABD ve Siyonist çete "Cemaat" ile iş tutup seküler mantığın dışında din tandanslı fakat ABD ve Siyonist çete güdümlü bir darbe girişiminde bulunmak için altyapı çalışmalarına başlamış oldular. Aslında bu plân büyük pazılın bir parçasını oluşturuyordu. Hatırlayalım, Erbakan Hocamız Başbakan olduğunda ABD Büyükelçisi kendilerini ziyaret edip elindeki klasörle 8 maddelik talimatları sıralamıştı. Birinci maddede İran İslâm Cumhuriyeti ile ticarî ilişkilere kota koyuluyor ve sınırlama getiriliyordu. Merhum Erbakan bunun aksi istikamette İran ile ticarî ilişkiler geliştirince "Kudüs Günü" bahanesiyle darbe yaptılar. Aynı şekilde Ak Parti Hükümeti'ne de sınırlama talimatları verilmişti. Ancak Türkiye Hindistan üzerinden farklı bir yöntemle İran ile ticarî ilşkilerini devam ettirmesi ve para transferlerinin Hindistan üzerinden Halk Bankası'na gönderilmesi ziyadesiyle ABD'yi ve ABD'nin piyonu olan "Cemaat"i rahatsız ediyordu. Cemaatin İran İslâm Cumhuriyeti'ne olan düşmanlığı çok eskilere dayanıyordu ve bu düşmanlık mezhep üzerindendi. Müntesipleri de bu minval üzere kin ve düşmanlığa tahrik ediliyordu. Bunu bizzat Fehhullah Gülen'in vaaz ve kitaplarında görüyorduk. ABD bunu bildiği için "Cemaat" ile iletişime geçerek onları kendi kulvarına çekmeyi başardı. "Cemaat" ABD'nin arayıpta bulamadığı bir yapıya sahip olduğu için, bunları piyon olarak kullandı ve 15 Temmuz darbe girişimini organize ettiler. 15 Temmuz"da "Cemaat'in bir terör organizasyonu olduğu ortaya çıkmış oldu. Bunları kullanan da ABD'den başkası değildi. Kısacası darbe girişiminin arkasında çok net bir şekilde ABD vardı. Nitekim dönemin İçişleri Bakanı Süleyman soylu "Darbe girişiminin arkasında ABD var" diyerek, bu gerçeği ilân etmişti.
Sonuç itibariyle, kronolojik olarak geçmişteki bütün darbe ve ihtilallere baktığımızda bir şekilde hepsinde devrim bazında emellerine ulaşmışlardı. Ancak bu sefer tabiri caizse baltayı taşa vurdular ve muvaffak olamadılar. Müslüman halkımızın büyük bir ferasetle sokaklara inmesi ve gerekli tepkiyi vermesi üzerine ABD, Siyonist çete ve piyonları kaybettiler. Bu darbe girişimi sonrasında en büyük başarılardan biri askerî vesayetin ortadan kaldırılmasıdır. Umudumuz ve beklentimiz o ki, büyük şeytan ABD'nin ve Siyonist çetenin entrikalarından da azade bir duruma gelmemizdir. Bunun için yapılacak iş ise Müslüman halkımızın aidiyet değerlerine rücû etmek ve Allah Teâlâ'nın yasalarıyla insicam içerisinde olacak bir anayasal düzene geçiş yapmak. Vesselâm...

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş