Ayasofya açıldı ama aklımızda da cevaplanmamış bir yığın soru kaldı: Ayasofya’nın, bir kilise, hem de patrikliğin merkezi olan bir külliye iken neden bir Müslüman mabedi haline getirildiğinden başlayarak, “bir mabede zorla el konulabilir mi?” veya “kapatılıp bir müze haline dönüştürülebilir mi?”, “laik bir devlet mabetleri yönetme hakkına sahip midir?”, “laik bir devlette din devlete bağımlı olabilir mi?..”
Esasında dinin devletten kurumsal anlamda ayrıştırılması nasıl ki Katolik dünyanın bir usulü ise, devlete bağımlı tutulması da Ortodoks dünyanın bir geleneğidir.
İslam dünyasında ise temelde böyle bir sorun olmadığı, olmaması gerektiği için (tarihsel süreçte böylesi bir sorun ortaya çıkmış olabilir tabi), bu konu pek de tartışılmamıştır.
Ama Abbasiler, Sasanilerin etkisiyle dini (ulemayı) devlete bağımlarken, Osmanlı Devleti de Ortodoks (Bizantinist) bir havzada neşvünema bulduğu için, tıpkı haremlik-selamlık uygulaması gibi, ulemanın devlete tâbi bir biçimde kurumlaştığı bir geleneği de tevarüs etmiştir.
Mustafa Kemal de, Fatih Sultan Mehmed gibi, “kılıç hakkı” olarak adlandırılan bir “hak” üzerinden giderek, Fatih’in camileştirdiği bu kiliseyi, müzeleştirmiştir.
Ama bunları yaparken her ikisi de, temelde dinin yönetiminin devlete tâbi olduğu Ortodoks geleneği üzerinden hareket etmişlerdir.
Yoksa ne İstanbul’u fetheden II. Mehmed’in İslam’a göre, ne de İstanbul’u işgalden kurtaran Mustafa Kemal’in ihdas etmiş olduğu laikliğe göre, temelde böylesi bir hakları vardır.
Buna rağmen, her iki şahsiyet de kendilerinde böylesi bir hak görebilmişlerdir.
Buna dair olumlu bir örnekliği veren Hz. Ömer’in tavrı ise oldukça inceliklidir. Rivayete göre Hz. Ömer, Kudüs’ün fethi sonrası, patrik Sophronius'un refakatinde şehri dolaşırken, namaz kılmak için bir yer gösterilmesini istemesi üzerine, patrik, halifeyi Kutsal Mezar Kilisesi'ne götürmüş, ancak Hz. Ömer Müslümanların burayı daha sonra Hıristiyanların ellerinden alarak cami yapabilecekleri endişesi ile namazını dışarıda kılmıştır.
Dahası Ömer, Kudüs halkıyla yapılan antlaşmada, mabetlerin yıkılmayacağını ve işgal edilmeyeceğini de antlaşma maddeleri içerisine koymuştur.
Hâl böyleyken, bu incelikleri ve hassasiyetleri umursamayan ve bunlarla da yetinmeyen bir bakışla, devlete tâbi Diyanet İşleri Başkanlığı'nın başındaki zat, kılıçların ancak müzelerde teşhir edildiği bir dönemde, hutbe vermeye, adeta “kılıç hakkı”nı hatırlatır gibi, elindeki kılıçla çıkmakta.
Geçmişte şayet birileri hutbe okumaya yanında kılıçla çıkmışsa, bu, o tarihlerde zaten kılıç taşımakta olduğu içindir.
Günümüzde artık kılıç diye bir aksesuar, bir silah, bir hükümranlık simgesi yok iken, “laik” bir devletin Diyanet İşleri Başkanının bu davranışı, başka bir nedeni yoksa şayet, açıkçası bir kendini bilmezliktir.
Eğri oturup doğru konuşalım: İslam, temelde laisizmle uyuşamaz. Çünkü İslam’ın kilisesi, Papa’sı yoktur.
O nedenle laikliğe değil, ruhbanlaşmış din adamlarının tahakkümünden kurtulmaya, tefekkür eden akla ve şura sisteminin işletilmesine, yani yönetimin günümüzün lisanıyla demokratikleştirilmesine (katılıma ve şeffaflığa) ihtiyacı bulunmaktadır.
Zira İslam’a göre herkes Allah’a karşı sorumludur ve herkes aklı ve ilmi yettiğince ve vukufiyeti ölçüsünce dinî meselelerde düşünebilir, hükümler........
11/08/2020 / Independent Türkçe
Çin gemisi, ABD'nin Hürmüz ablukasını deldi
14.04.2026
İspanya, Çin’i Ortadoğu’ya çağırdı
16.04.2026
PKK'lılar 4 kategoriye ayrılacak
23.03.2026
İHA pilotluğu için 54 bin kişi başvurdu
23.03.2026
OKUL, EĞİTİM VE ŞİDDET YUSUF YAVUZYILMAZ 18.04.2026
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İRAN SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 20.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-II KADİR ÇİÇEK 04.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Arada Kalan Hamas ve Direnen İran DERVİŞ ARGUN 06.04.2026