metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

TÜRKİYE'DE OTORİTER ZİHNİYETİ BESLEYEN TOPLUMSAL ZEMİN VE MUHAFAZAKAR DİNDARLARIN DÖNÜŞÜMÜ

YUSUF YAVUZYILMAZ
09.09.2026 11:06• Son Güncelleme: 09.09.2026 11:12

YUSUF YAVUZYILMAZ/TÜRKİYE'DE OTORİTER ZİHNİYETİ BESLEYEN TOPLUMSAL ZEMİN VE MUHAFAZAKAR DİNDARLARIN DÖNÜŞÜMÜ

Türkiye halkının siyasal anlayışı büyük ölçüde hukuk devleti, adalet, temel hak ve özgürlüklerden çok; devleti önceleyen, merkeziyetçi, tek ve güçlü lideri destekleyen, güvenliği özgürlüğün önüne koyan bir siyasal zihniyete sahiptir. Böyle bir siyasal zeminde müzakereye açık, istişareyi öne çıkaran, katılımcı bir siyasal anlayışın oluşması zor görülüyor. Başlangıçta özgürlük, hak, hukuk, adalet söylemleriyle iktidar olan siyasal partilerin zamanla merkeziyetçi, güvenlikçi bir çizgiye gelmeleri siyaseti besleyen zeminin belirleyiciliği ile ilgilidir. Öncelikle bu zeminin tarihi, kültürel ve teolojik yapısıyla hesaplaşmak gerekir. Bu da Emeviler'den itibaren oluşan siyasal kültürün yapısının değiştirilmesi ile ilgilidir. Siyasal davranışları siyasal zihniyet belirler. Siyasal zihniyet, uzun yıllarda oluşan bir anlayış olduğundan, toplumun bilinçaltını belirler. Bundan dolayı Türkiyeli siyasetçiler değişik ideolojilere sahip olsalar da, iktidar olduklarında eylemlerinin benzeşmesi, siyasal bilinçaltını yönlendiren zihniyet yapısı ile ilgilidir.

İslami kökenden gelen siyasetçileri otoriterliğe yönelten muhafazakar dindarlık ve milliyetçiliğin siyasal anlayışıdır. Muhafazakarlık, tarihten gelen toplumsal değerlere sıkı sıkı bağlanmaya, değişime karşı dirençli olmaya eğilimlidir. Milliyetçilik ise etnisiteyi önceleyen yapısıyla çoğulcu bir toplumsal yapı oluşturmak önündeki en büyük engeldir. Bu iki eğilimin sentezi olan Muhafazakar milliyetçilikten ise özenle uzak durulmalıdır. Hz. Peygamberin risalet sırasında en çok mücadele ettiği Arap cahiliyesi (Muhafazakarlık) ve Arap kavmiyetçiliğidir (Milliyetçilik). Muhafazakarlık, toplumsal, tarihsel, kültürel değerleri öne çıkararak dinin önünde en büyük engele dönüşür. Milliyetçiliğin beslediği yabancı karşıtlığı ise İslam'ın temel öğretisine taban tabana zıttır.

Türkiye gibi çok dinle ve çok etnisiteli bir tarihsel derinliğe sahip toplumda milliyetçilik, çatışma ve ötekileştirme riskini canlı tutmaktadır. Din devlet ilişkileri ve Kürt etnisitesi konusunda yaşanan gerginlik de bu anlayıştan beslenmektedir. Asıl sorun, Cumhuriyet modernleşmesi ile belirlenen kimlik siyasetinin, tarihsel verilerle uyumsuzluk halidir. Bu uyumsuzluğun en bariz örneği Ümit Özdağ ve temsil ettiği siyasal milliyetçilik anlayışıdır.

Siyaset felsefesinin en önemli sorunlarından biri din –siyaset ilişkisinin nasıl olacağına dair sorulardır. Bundan dolayı din-siyaset ilişkisine dair ana soruları analiz etmek gerekmektedir.

1-Din, bireylerin iktidara rıza göstermelerini sağlayan işlevi nasıl ve hangi araçlarla üretiyor?

2- Tarih boyunca din, siyasetin hizmetinde olarak nasıl bir baskı üretmiştir?

3-Bireyi Allah'ın dışında her otoriteye başkaldırmaya ve ahlaki kişilik inşa etme amacına dönük olan din, nasıl iktidara itaatin bir aracına dönüşüyor?

İslam ve siyaset ilişkileri anlamında Ak parti dönemde yaşanan olumsuzluklardan biri de şu olmuştur: Geleneksel olarak devleti eleştiren kitleler ve bunların sözcüleri olan bazı aydınlar, devletin eleştiren sivil duruştan devleti kutsallaştıran bir siyasal anlayışa yönelmesi sonucu toplumsal hafızada Emeviler’den beri gelen itikatlaştırılmış kutsal devlet anlayışını yeniden üretmiştir. İçsel ve ahlaki dönüşümün ihmal edilmesi, devleti kutsallaştıran siyasal akla evrilmeye kapı aralamıştır. Aslında bu yeni dönüşüm değil, Emeviler’den bu yana oluşan, eski siyasal kodlara, dönüştür.

Siyasal İslamcılar, zihinsel olarak Kemalizm'e muhalif olmalarına karşın siyasal yöntem anlamında Kemalizm'le ortaklaşır. Kemalizm'in devletin ideolojik aygıtlarını ve gücünü kullanarak yukarıdan aşağıya toplumu dönüştürme amacı Siyasal İslamcılara ilham kaynağı olmuştur. "Yeşil Kemalizm" kavramsallaştırması bu sosyolojik çerçeveye oturtulabilir.

“Din siyaset ilişkisinde din, bir taraftan bireyin rızası ve onayı üzerinden iktidarı meşrulaştırırken, öte yandan oluşturduğu ideolojik aygıtlar üzerinden bireyi denetleyen bir baskı düzeni oluşturur. Bu aşamadan sonra sıra bu düzene itiraz eden muhalifleri temizlemeye ve etkisiz hale getirmeye gelmiştir. Bu durum siyasal iktidarın ele geçiren kurumlaşmış dinin bir baskı mekanizmasına dönüşebileceğini gösterir. " Bu noktada " kılıç" ve "asa" ile resmedilen metaforlar devreye girer. Tarih boyunca, siyasi iktidarların en güçlü aracı olan kılıç, sadece fiziksel gücü değil, dinin sağladığı meşruiyetle toplum üzerinde kurulan otoriteyi de temsil etmiştir. Meşhur çoban- sürü metaforunda olduğu gibi, nasıl ki sürü çobanın sopasını kaldırdığı yöne giderse, muktedirler de toplumu asa ile yönlendirir. Asa, rıza üreterek iktidarı meşrulaştırırken; kılıç, gerektiğinde zor kullanarak düzeni koruma işlevi görür. Bu ikisini ellerinde tutan. muktedirler ise mitlerle, menkıbelerle, belirli kalıplardaki ilahiler ve ayinlerle belirli bir değerler kümesi etrafında birleştirmek istediği kitlelere asalarıyla tapınakların yollarını gösterir. ( Dinin İnsan Hayatındaki Tezahürleri ve Etkileşimleri, Editörler: Rahim Acar/ Sahra Dora, Eski yeni yayınları, s: 339, içinde Adem Çaylak/ Cansu Kaymal" " Din ve Siyaset Ya da Asa ile Kılıç)

Müslümanlar ekonomi ve siyasal anlamda farklı anlayışlara sahip olabilirler. Siyasal ve ekonomik anlamda farklı görüşleri itikatlaştırmamak gerekir. Siyasal ve ekonomik farklılıkları itikat alanına taşımak ve bunun üzerinden yapılan tekfir faaliyeti doğru değildir. Bu anlamda İslami parti tanımlaması yanlıştır. Doğrusu “Müslümanların partisi” tanımlamasıdır. Çünkü İslami parti tanımlamasında yapılan hatalar İslam'a mal edilirken, Müslümanların partisi tanımlamasında hatalar kişilere aittir. Dolayısıyla hiçbir parti, grup, sivil toplum örgütü kendini İslam ile özdeşleştirip eşitleyemez.

Türkiye'de muhafazakar dindarların uzun iktidar döneminde belirgin bir ekonomik değişim yaşadıkları, toplumsal statülerini değiştirdikleri ve zenginleştikleri bilinmektedir. Acaba bu durum din ekonomi ilişkileri anlamında ne ifade etmektedir veya muhafazakar dindarların ekonomik değişimleri dini anlayışlarında nasıl bir farklılık yaratmıştır? Bu sorular araştırılmaya değer. Son 20 yıldır tanık olduklarımız, ekonomik anlamda gözle görülür bir değişim yaşayan insanların dini anlayış ve algılama biçimlerinin de değiştiğini göstermektedir. Ahlaki anlamda kanaati ve paylaşmayı öne çıkaran " Bir lokma bir hırka" anlayışı zamanın MÜSİAD başkanı Erol Yarar'ın deyimiyle "bin lokma bin hırka" anlayışına evrilmiştir. Bu durum ekonomik sekülerleşme olarak tanımlanabilir. Muhafazakar dindarlar kazanç ve ahlaki ilkeler karşı karşıya geldiğinde çoğunlukla ahlaki ilkeleri ihmal etmektedir.

Dünyada ve Türkiye'de dini referansları temel alan bir ekonomik anlayış geliştirilmiş değildir. Dindarlar, bunun yerine sistem içinde İslam'ı bazı uygulamalar yapmayı denemektedirler. Özal'ın özel finans kurumları projesi bu çabanın ilk örneklerinden biridir. Yine de dindarların sistem içinde sivil toplum örgütleri olan yardım dernekleri ve vakıflar yoluyla İslami anlayışlarını korumayı amaçlamaktadırlar.

Muhafazakar dindar ve siyasal İslamcıların iktidar deneyimindeki eleştiriler dindar kitlelerin muhalefet ve iktidarda olduğu dönemdeki söylem ve anlayış farkına da işaret etmektedir. Siyasal İslamcılık, siyasal iktidarı ele geçirmek yoluyla, devlet imkanlarını ve gücünü kullanarak toplumu dönüştürmek amacı ile Kemalizm ile içerik yönünden olmasa da yöntem olarak örtüşmektedir.

Öte yandan dindarlar muhalefetten iktidara geçince ekonomik anlayışları da dönüşmüştür. Sisteme itiraz durumu uyuma evrilmiştir. Bu durumda yeni süreci anlamlandıracak bir dini söylem oluşturma çabalarına girdiler. Yeni söylem, muhafazakarlığı, milliyetçiliği, devletçiliği, milli tarihi, güvenliği ve otoriterliği öne çıkaran bir zihniyet oluşturdu. Bu durum dindarların muhalefet ve iktidar deneyimlerinde farklı söylemlerin oluşmasına neden oldu. Mevcut dönüşüm, dindarların muhalif dönemlerdeki söylemlerinin yetersizliğine işaret edebileceği gibi, sistemle uyum yeteneğinin gücüne de işaret edebilir.

İktidarın sağladığı imkanlar uzun müddet periferide yaşayan dindarlara kolayca vazgeçmeyecekleri büyük imkanlar sundu. Dini alanda yaşanan değişim ve ahlaki çöküş bile bu imkanları terk etmeye yeterli gelmiyor.

Türkiye siyasetinde asıl sorun siyasal iktidarı besleyen zihniyet dünyasının bir yandan Orta Asya merkeziyetçi otoriter anlayışı, öte yandan Muaviye ile birlikte Emeviler devrinde kurumsallaşan otoriter, merkeziyetçi, muhalefeti fitne olarak yorumlayan, baskı altına alan ve katleden bir anlayışın alaşımı ile oluşmasıdır. Burada önemli olan siyasal aktör değil, onu besleyen zihin dünyasıdır. Adaleti temel alan bir hukuk devleti oluşturmayı amaçlayan aydınların yolunun uzun ve zor olduğu görülüyor. "Müslümanların düşünce sorunlarının başında geçmişten edindikleri tarih anlayışı gelmektedir. Egemenlerin baskısı altında yazılmış bir tarihi miras, mutlaka gözden geçirilip eleştiriye tabi tutulmalıdır. Tarih algımız büyük ölçüde Emevi sarayında yazılan tarih, fıkıh, kelam geleneği ile şekillendi ve ne yazık ki, bu durum zaman içinde devlet merkezli bir İslami akıl üretti." (Aliya İzzetbegoviç Tavsiyeler, Yusuf Yavuzyılmaz, Z Kitap Yayınları, sh.75)

Ne yapmak gerekir? Arap-İslam aklını analiz eden Cabiri son söz olarak şunu söylemektedir: “Araplar ve Müslümanlar henüz uyanıp ayağa kalkamadı, ne İran ne de diğer İslam ülkeleri istenen düzeyde bir diriliş, bir Rönesans gerçekleştirebildi. Kanaatimce bunun nedeni, kendi içlerinde babalarını defnedememiş olmalarıdır, babalarını yani Ardeşir’i.” (Cabiri, Arap Ahlaki Aklı,s:812)Ardeşir, itaat ahlakının, sultana itaatle Allah'a itaati eşitleyen Fars Kisracı ahlakın temsilcisidir.

Siyaseti Kisracı ahlak anlayışından kurtarıp müzakere ve katılımcı bir temele oturmak gerekmektedir.


 

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş