GÖREV VE SORUMLULUKLARIMIZ
‘Her aklı başında Müslümanın ilk görevi eğitim sistemini düzeltmektir’ der Faruki. ‘Eğitim sistemi yenilenip hataları düzeltilmedikçe ümmetin dirilişi için bir umut beslenemez.’1 Aslında sistemin sil baştan yeniden kurulması gerekmektedir. Eğitim sistemindeki ikiliği ortadan kaldırmadan yani İslami ve Seküler diye ayrıştırılan eğitim modeline itiraz etmeden bir adım bile ilerleme kaydedilemez. Bu iki sistem birleştirilmeli, yeni sistem İslam’ın ruhuyla şekillendirilmelidir. Yeni sistem ne Batı’nın kötü bir taklidi ne de kendi yolunu bulması için bir başına bırakılan bir model olmalıdır.
Eğitimin öğrencilere mesleki bilgi, şahsi menfaat ve maddi kazanç sağlamaktan ibaret olması, ekonomik ve pragmatik işlevlere indirgenmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Bununla birlikte nispeten zengin İslam ülkelerinde eğitim harcamalarının büyük kısmının nitelikli araştırma ve eğitim faaliyetleri yerine binalara ve idari makamlara harcanması da kabul edilemez.
Eğitim sistemini düzeltmek aklı başında her Müslümanın ilk ve en önemli ödevi olmalıdır. Ama bu yamayla, küçük tamiratlarla geçiştirilebilecek bir şey değildir. Yıkmak ve yeniden inşa etmekten başka çıkar yol yoksa bu denenmelidir. Eğer bunun için bir devrim yapılması gerekiyorsa, zihinsel devrimle birlikte yapılmak şartıyla herkes bu hastalığa bir el atmalıdır. Zihinler dönüştürülmeden bir sistem inşa edilemez. Bir sistem inşa etmeden zihinler dönüştürülemez!
Bu dönüşümü sağlayabilmek için öncelikle eğitim sistemindeki çift başlılığı ortadan kaldırmak gerekiyor. İslami ve Seküler diye ayırdığımız, hukuken olmasa da fiilen ayrıştırdığımız eğitim politikalarından vazgeçmeliyiz. İki sistemi bir potada buluşturup toplum ve bilimle barışık bir eğitim modeli inşa edilebilir. Bunu yapabilmek için de ayrıştırıcı eğitim sistemine iman eden bütün öğreticilerin terbiye edilmesi ve/veya tasfiye edilmesi bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor. Tasfiye edilmesi gerekenler ve/veya terbiye edilecekler sadece seküler ezberciler değildir. Geleneksel sistemin köhnemiş ders kitapları ve ezberci-tecrübesiz hocaları da isimlerinin başındaki unvanlara bakmadan tasfiye edilmelidir.
İslam’ın bilime yabancı olduğunu düşünen akılsızlığın, ilahiyat fakültelerinde/medreselerde verilen eğitimle modern eğitimin çelişeceğini düşünen ezberlerin zihinlerden silinmesi; modern dediğimiz, bilimsel dediğimiz bütün algoritmaların İslam’ın bir rüknü olduğunun bir hakikat olarak kabul edileceği temiz bir akla ihtiyacımız var.
MÜSLÜMANLARA İSLAM’I BENİMSETEBİLMEK
Eğitimin ekonomik bir getiri, kişisel statü aracı olarak görüldüğü modern sistem ömrünü tamamladı ve uzatmaları oynuyor. Bütün coğrafyalarda devletlerin yıkılış dönemleri en gösterişli zamanlarıdır aslında. Modern eğitim sistemi de bütün gösterişine rağmen son nefeslerini alıyor.
Elbette eğitim verilen emek karşısında desteklenmeyi, maddi olanaklarla teşvik edilmeyi hak ediyor. Ancak eğitimi sadece bu kısır düşünceye teslim olarak kabullenmek, Allah rızası kavramını paralel ilerleyen bir düşünce olmaktan çıkarmak insanları sistemin ihtiyaçlarını karşılamaktan başka amacı olmayan küçük aparıtçıklara dönüştürüyor.
Eğitim sisteminden dini düşünceyi soyutladığımızda elimizde kalan ‘şey’ bu. Dini eğitim veren kurumlar ile seküler eğitim veren kurumlar ayrımını kabul ettiğimizde alabileceğimiz yol da bu kadar. Eğitimde ikiliğin kaldırılmasının temel argümanı da bu iki sistemin birbiriyle rekabet etmeyen, çatışmayan unsurlar olduğunu, birlikte daha doğru ve daha verimli adımlar atılabileceğini görmek ve göstermek. Seküler eğitim kurumları pekâlâ yaşadığı toplumların dini değerlerine uygun bir eğitim programı ile donatılabilir. Dini eğitim kurumları denilen mekanizmalar da modern bilimin verileri ile hiçbir rahatsızlık hissetmeden yol alabilir. Daha da önemlisi bu iki eğitim modeli ortadan kaldırılıp toplumuyla, kültürüyle, diniyle barışık bir eğitim modeli üretilebilir.
Bu modeli üretebilecek en uygun alan ise İslam kültürünün bir ürünü olan Vakıf müesseseleridir. Türkiye’de mevcut vakıflara ait okul öncesi kurumlarından ilk-orta eğitim kurumlarına ve üniversitelere kadar binlerce müessese mevcut. Bu kurumlardan başlamak üzere İslam’ın temel kriterleri, İslam’ın dünyaya-hayata bakışı esas alınarak bilimin bütün verileri buluşturulabilir. ‘Bu sayede İslami bilgi seküler sisteme, modern bilgi İslami sisteme kazandırılmış olur.’2
Faruki, bütün okullarda İslam Medeniyetine ait öğretilerin hangi okul ve bölüm olursa olsun zorunlu tutulması gerektiğini düşünür. Bu okullarda Müslüman olmayan öğrencilerin de bulunduğu safsatasına itibar edilmemeli, bunun bir İslam propagandası olmadığı, aynı toplumda yaşayan farklı kimliklere sahip insanların yaşadıkları toplumun değerlerinden habersiz olamayacağı unutulmamalıdır. Bu esasen bir dini eğitim değil bir medeniyet eğitimidir. Bir Hristiyan toplumunda o toplumun dini değerleri en azından kültürel bazda nasıl okul öncesinden üniversitelere kadar öğretiliyorsa Müslüman ülkelerde de medeniyet eğitimi zorunlu bir ders olarak konulmalıdır. Faruki, bu düşüncesine yönelik eleştirilere şu şekilde cevap verir:
‘İslam, vizyonu itibariyle bütün insani aktivitelerle; fiziksel, toplumsal, ekonomik, siyasi, kültürel ve manevi faaliyetlerle ilişkisi olan bu denli geniş kapsamlı tek dindir. ‘İlahi’ meselelerle ilgilenip dünyevi işleri “Sezar’a bırakan” Hristiyanlık veya Budizm gibi salt uhrevi bir din değildir. Dükkânda ve fabrikada, iş yerinde ve evde, üniversite amfisinde ve laboratuvarında, bir bilim dalında ve felsefede İslam’la ilişkisi olmayan tek bir mesele yoktur. Dolayısıyla İslam vizyonu sadece tek bir bölümde veya fakültede işleniyorsa kısır kalmış yani ölmüş demektir. Her disiplinin, her arayışın ve her insan eyleminin esas belirleyici ve yol gösterici ilkesi İslam olmalıdır.’ 3
Vahyi öncelediğini iddia edenler nasıl aklı reddedemezse, aklı öncelediğini iddia edenler de vahyi yok sayamaz. İster İslam toplumunda yaşasın ister başka bir dinin toplumunda hiçbir bilim insanı toplumun dini değerlerini/hassasiyetlerini yok sayarak var olamaz. Yok sayanlar dönemsel arızi eylemler içinde olanlardır ve kısa dönemleri sona erdiğinde her arızi durum gibi yok olmaya mahkûm olacaklardır. Bu bağlamda akıl ve iman arasında çelişki olduğunu iddia edenlere Faruki şu cevabı verir:
‘Aklın mutlak kesinlik içermediği durumlarda imanın ışığı bu kesinliği sağlayabilir. Nitekim iman, diğer bütün ön kabullere aydınlatıcı bir ışık tutarak sağladığı ilave kesinlik sayesinde üstüne inşa edilen dünya görüşüne destek verir. Bu iman ışığı kuşkusuz epistemolojiktir, akıl dışı oluşunun değil makul oluşunun bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu ışık ve aklın mutlak kesinlik taşıyan ön kabulleri bir araya gelerek bağlılık, uyum, etkileşim ve bütünlük oluşturur. Baştan aşağı dogmalardan ibaret olan diğer dinlerin aksine İslam’da iman, rolü ve katkısı itibariyle hiçbir şekilde irrasyonel değildir. Akıl imanın üstünde olmadığı gibi iman da aklın üstünde değildir. Akıl ve imanı taban tabana zıt şeyler olarak görmek, insanın ikisinden birini seçmek zorunda olduğunu kabul etmek İslami değildir.’4
Faruki Bilginin İslamileştirilmesini şöyle tanımlar:
‘Bilgiyi İslam’la kurduğu ilişkiye göre yeniden şekillendirmek onu İslamileştirmektir. Yani verileri yeniden tanımlayıp düzenlemek, verilerden hareketle varılan yargıları ve verilerin kullanımını baştan incelemek, ulaşılan sonuçları yeniden değerlendirmek, disiplinleri İslam vizyonunu zenginleştirecek ve İslam davasına hizmet edecek hale getirmektir.’5
Faruki, bu tanımdan yola çıkarak bilginin nasıl İslamileştirileceğine dair bir yol haritası çizer, bir metodoloji geliştirir. Ona göre hem geleneksel metodolojiler hem de taklit edilen modern metodolojiler yetersizdir. Geleneksel metodoloji haçlı seferlerinden sonra dünyanın sonunun geldiğini düşünen ulema tarafından korumacı bir zırha bürünerek ilk hatasını yapmıştır. Bu aşırı korumacılık içtihadı terk ederek geçmişin kabulleriyle, düşünceleriyle yaşamayı beraberinde getirir. İçtihat kapısını kapatan düşünce geçmişin verilerinden her türlü sapmayı bidat kabul ederek hemen her yeniliği sakıncalı ve tehlikeli görür. Bu düşünsel yenilginin ilk adımıdır ve devamında peş peşe fiziksel yenilgilerin de yolunu açacaktır.
‘Batı’nın son iki yüz yılda İslam dünyasında sebep olduğu yenilgiler, trajediler ve krizlere cevap olarak Türkiye, Mısır ve Hindistan’daki Müslüman liderler ümmeti siyasi, ekonomik ve askeri olarak kalkındırmak için Batılılaştırmaya çalıştılar. Bu denemelerin hepsi başarısızlıkla sonuçlandı. Türkiye’de olduğu gibi Batılılaşma adı altında tüm İslami kurumların lağvedilmesine rağmen, kamusal hayatı etkileyen bütün geleneksel İslami ilkeler reddedilmesine rağmen Türkiye diğer İslam ülkelerinden daha güçlü ve müreffeh bir ülke haline gelmedi. Toplumun bir kesiminin İslam’dan uzaklaşması dışında bu adımların bir etkisi hissedilmedi.’6
Mısır’da ise karma bir model öne çıktı. Mısır’da da Batılı bir sistem kuruldu fakat bu sistemin geleneksel İslami sistemle birlikte yürütülmesine izin verildi. Batılı sistem kamunun bütün fonlarını kullanarak rakibine üstünlük kurmaya çalışırken geleneksel sistem tabanının desteğiyle ayakta durup karşılık verdi. Her iki sistem de bugüne kadar birbirlerini zayıflatmaktan başka bir başarı elde edemedi.
KÜLTÜREL VE DİNİ İKİLİK
Bütün Müslümanların, kendini Müslüman olarak tanımlayan ocu veya bucu bütün insanların temel ortak noktası Sıratı Müstakim üzere yaşamak ve son nefesini yoldan ayrılmadan vermektir. Bugün yaşadığımız fiili ve düşünsel ayrılık yüzyıllardır üzerimize boca edilen yanlış bilgi ve kaynakların tezahürüdür. Bir yandan Müslümanlık iddiasından vazgeçmezken diğer taraftan İslam’a ait bütün değerlere savaş açabilen bu kafa karışıklığı kültürel ve dini ikilik meselesinin özünü oluşturur. Gençliğinde her türlü aşırılığı düşmanca sergileyen insanların öldükten sonra arkalarından mevlit okutması veya her türlü kötülüğü yapmış yakınları için hatimler tertip etmesi başka türlü izah edilemez.
Bir yandan kurban ibadetine hayvan katliamı derken diğer yandan annesi veya babası için kurban kestiren insanların varlığı bu ikiliğin en bariz göstergesidir. Okullarda çocukların başörtülü olarak eğitim görmesine karşı çıkarken Cuma namazlarını kaçırmayan türler, eğitim kurumlarında mescit açılmasına savaş açarken bayram namazlarına çocuklarıyla giden ve gitmeyenleri kınayan türler hepimizin dost ve akraba çevresinde bolca bulunuyor. Bunun temelinde yatan düşünce dinin bir kültüre dönüşmesi ve bu kültürün dinden daha kıymetli bir hal almasıdır. Bu kafa karışıklığına göre dine karşı gelinebilir fakat kültüre asla söz söylenemez!
‘Çöküş döneminde bilgi ve eylemin birbirinden uzaklaşması sebebiyle bu yol ikiye ayrıldı: Allah’ın yolu (erdemli yol) ve dünyevilik. İslami hayatın bu haliyle birbirine karşıt şekilde çatallanması, birinin övgüye şayan biçimde bütün dini ve ahlaki değerleri içermesi, diğerinin yerilebilir şekilde maddi dünyayı ve onun değerlerini taşıması her ikisini de yozlaştırdı ve mahvetti. Her ikisi de dönüşüm geçirdi. Birincisi Hristiyan ve Budist keşişlerin anlamsız ruhaniliğine benzeyen kuru bir maneviyat haline geldi. Nitekim kitlelerin gözle görülür yaşam koşullarıyla ilgilenmeyen, sahaya çıkarak mücadele ederek adaleti tesis etmeye çalışmayan bir maneviyat, sübjektif olmaya, takipçilerinin çıkarlarına göre eğilip bükülmeye mahkumdur. Bu tür bir maneviyat, diğerkam eylemleri teşvik etse bile benmerkezcidir, zira odak noktası takipçisinin vicdanıdır. Onun için diğer insanlar ve onların selameti, kendi imtihanı, öz arınması ve seyrisüluku için birer araçtır. Bu tarz bir maneviyatın marifet (gnosis) ve mistik tecrübelerin tuzaklarına düşmesi, batıl inançlara ve keramet tellallığına kurban gitmesi şaşırtıcı değildir. Tarikatları kuran şeyhler ve onların ideolojik temellerini atan büyük zihinler, takipçilerinin bu denli sapabileceğini ve İslam’a karşıt bir ahlak ve inanç anlayışı geliştirebileceğini düşünmemişlerdi. Vakıa pek çok tarikat bunların cazibesine kapıldı.’7
Öte yandan ahlaki sorumluluklar belli bir sınıfın tekelinde görüldüğünden dünyevilik yolunda ahlak dışı bir sistem geliştirildi. Bu her iki tarafın da işine geliyordu! Dinin sahibi olduğunu zanneden ‘din adamı’ grubu meşruiyetini/saygınlığını bu etikete borçluydu. Dünyevileşen kesim ise kendisini dini ve ahlaki alandan sorumlu görmediği için yapacağı her kötülüğün meşru olacağını düşünüyordu. Onun için din, kimi zamanlarda kimi dini ritüellerin gerçekleştirildiği kültürel bir hobiydi. Bu hobiler ona günlük hayatında herhangi bir sorumluluk yüklemiyordu. Böyle düşünmek, böyle bilmek, böyle kabul etmek dünya hayatını son derece konforlu bir alana dönüştürüyordu.
Faruki, bir hastalık olarak değerlendirdiği bu durumun şifası için eğitim sistemindeki ikiliğin ortadan kaldırılması ve bilginin İslamileştirilmesinin şart olduğunu söyler. Bunun için de bütün disiplinlerin teori, yöntem, ilke ve amaçları açısından yeniden şekillendirilmesi gerektiğini düşünür.
Ona göre Allah’ın birliğini kabul etmeden Bilgi İslamileştirilemez. Allah’ın birliği Allah’ın gerçekten Allah olması, başka hiçbir varlığın Allah olmaması, O’nun mutlak birliği, mutlak aşkınlığı, her şeyden ayrı ve farklı olması, en yüce olması demektir. Hristiyan kültüründe olduğu gibi Tanrı’nın bazı şeylere karıştığı ama bazı şeylere karışmadığı düşüncesi Müslümanlar için geçerli değildir.
Allah’ın birliğini mantık gereği yaratılışın birliği takip eder. İnsan ve bütün kâinat, uzay, galaksiler tek bir yaratıcı tarafından yaratılmış olmasaydı her evren farklı bir düzen içerisinde rota takip eder ve bu rotalar mutlaka birbiriyle çatışırdı. Allah bütün kâinatı yarattığı gibi yarattığı şeyleri başı boş bırakmaz. Yarattıktan sonra onların hangi fizik, kimya kurallarıyla hareketlerine/varlıklarına devam edeceğini de düzenler. Bir sonuç ortaya çıkacaksa mutlaka bir sebep yaratır. Seküler aklın dile getirdiği bilim ayrı tanrı ayrı düşüncesi bir Müslüman için geçerli değildir. Allah herkesi ve her şeyi yarattığı gibi yarattığı şeylerin sebep-sonuç ilişkilerini düzenleyen fizik, kimya, astronomi gibi bilimlerin de yaratıcısıdır. O yüzden Allah’ın olmadığı bir bilim, bir düzen, bir disiplin söz konusu olamaz. Faruki, ayrılmaz bir ikili olarak gördüğü hakikatin ve bilginin birliğini ise şöyle ifade eder:
‘Nitekim iman, diğer bütün ön kabullere aydınlatıcı bir ışık tutarak sağladığı ilave kesinlik sayesinde üstüne inşa edilen dünya görüşüne destek verir. Bu iman ışığı kuşkusuz epistemolojiktir, akıl dışı oluşunun değil makul oluşunun bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu ışık ve aklın mutlak kesinlik taşıyan ön kabulleri bir araya gelerek bağlılık, uyum, etkileşim ve bütünlük uluşturur. Baştan aşağı dogmalardan ibaret olan diğer dinlerin aksine İslam’da iman, rolü ve katkısı itibariyle hiçbir şekilde irrasyonel değildir. Akıl imanın üstünde olmadığı gibi iman da aklın üstünde değildir. Akıl ve imanı taban tabana zıt şeyler olarak görmek, insanın ikisinden birini seçmek zorunda olduğunu kabul etmek İslami değildir.’8
1 Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 27 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
2 Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 29 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
3 Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 33 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
4 Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 53 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
5 Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 37 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
6 Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 38 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
7 Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 45,46 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
8 Bilginin İslamileştirilmesi-Genel İlkeler ve Çalışma Planı /MAHYA Yayıncılık / Sayfa. 53 / 1. Baskı Aralık 2022 / İstanbul
Şam’da tarihi açıklama: SDG feshedildi
26.08.2026
Ne Karma Ne De Zorunlu Eğitim|Özkan Yaman
30.07.2026
Kasıt ve Kusur: Süleymancılık AHMET GÜRBÜZ 24.08.2026
YENİ BİR EĞİTİM MODELİ ÖNERİSİ ORHAN GÖKTAŞ 26.08.2026
BİLGİNİN İNSANİLEŞTİRİLMESİ- 5 ÜSTÜN BOL 28.08.2026
Yurtta Sulh Cihanda Sulh AHMET GÜRBÜZ 10.08.2026
MEKKE İTTİFAKI SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 09.08.2026