İnsanı çeşitli yönleriyle tanımakla beraber önemli özelliklerinden birisi de hayatı kolaylaştıran araçlar üretmesidir. Bu anlamda diğer canlılar arasında biriciktir. İnsanlık tarihinin geriye bıraktığı kalıntılarda yer alan araçlardan günümüze yön veren yapay zekaya kadar herşeyi üreten insanın tarihi aynı zamanda bu araçlar tarafından üretilmiştir. Üreten, üretilen ilişkisinde üretilen bazen üreteni kendine mahkum edip yeni bir sosyoloji yaratmıştır
İlk araçların üretimi yalnızca hayatı kolaylaştırmadı. İnsanla tabiat arasındaki ilişkiyi değiştirdi. Her araç yeni bir sosyoloji doğurdu. Tarım mülkiyeti, mülkiyet çatışmayı, çatışma aile çevresinde kabile kültünü üretti. Bütün bunların etrafında oluşan kültürler kendi özgün bir medeniyet üretti. Huntington’un medeniyetler çatışmasına konu olan medeniyetlerin dünü aslında kısmen üretilen araçlarla insanların ilişkisinin tarihidir.
Üzerine yemin edilen “kalem” yalnızca kağıda yazı yazmadı; aynı zamanda düşünceyi, siyaseti, bilimi ve sonuçta insanı tekrar inşa etti. Her araç bilgisi yeni araçlara temel oldu ve her üretilen araç zamanı ve mekanı küçülterek kültürleri ve insanları buluşturdu. Bu buluşmalar ne yazık ki her zaman bilgi alışverişi olarak değil çatışmalarla, savaşlarla kin ve nefrete dönüştü. Günümüze gelindiğinde ise çağın araçları yalnızca hayatımızı kolaylaştırmıyor, hafızamızı, dikkatimizi, ilişkilerimizi, kültürümüzü ve hatta benlik algımızı yeniden biçimlendiriyor.
Gerçekten de artık telefonlarımız cebimizde taşıdığımız sıradan bir eşya olmaktan çıktı. Hafızamız, takvimimiz, pusulamız ve hatta kimliğimiz hâline geldi. Telefonunu evde unutan bir insanın yaşadığı huzursuzluk, aslında bir cihaz eksikliğinden çok, kendisinin bir parçasını kaybetmiş olma hissidir.
Emeği kutsayan Marksist diyalektik: emeği, insanı doğadan ayıran ve onu inşa eden temel eylem olarak niteler. İnsan, üretim sürecinde dış dünyadaki nesneleri dönüştürürken aynı zamanda kendi yeteneklerini, bilincini ve toplumsal ilişkilerini de şekillendirir. Bu diyalektik süreç, bireyin hem özne hem de nesne konumunda olmasıyla gerçekleşir.
İşte bu noktada meselenin yalnızca yeni araçlar veya teknoloji olmadığını anlıyoruz. Mesele insanın araçlarla kurduğu psikolojik ve fiziksel alışveriş ilişkisidir.
Ali Şeriati'nin insanın kendi öz benliğinden, kültürel köklerinden ve yaratıcı iradesinden koparak; başkaları tarafından belirlenen bir hayatı yaşaması olarak tarif ettiği alinasyon (yabancılaşma), yalnızca dünü değil bugünkü toplumsal kaosu da tarif etmektedir.
Seyyid Hüseyin Nasr ise modern teknolojinin en büyük problemini kutsaldan kopuş olarak görür. Ona göre insan, tabiatı Allah'ın bir ayeti olmaktan çıkarıp yalnızca tüketilecek bir kaynak olarak görmeye başladığı gün, teknoloji bir nimet olmaktan çok bir tahakküm aracına dönüşmüştür. Bugün yaşadığımız çevre krizleri ve tüketim kültürü, bu kopuşun en görünür sonuçlarıdır.
Abdülkerim Süruş'un uyarısı ise belki daha da çarpıcıdır: Bilginin artması, hikmetin arttığı anlamına gelmez. Araçların gelişmesi, insanın ahlakının da geliştiğini göstermez. Yapay zekâ çok daha hızlı hesap yapabilir; fakat adalet, merhamet ve vicdan üretemez. Çünkü bunlar algoritmaların değil, insan ontolojisinin ayrılmaz cüzleridir.
İslam'ın insan tasavvurunda insan "eşref-i mahlûkat"tır; çünkü akıl sahibidir, irade sahibidir ve ahlaki sorumluluk taşır. Araçlar ise emanettir. Emanet, sahibini yüceltebildiği gibi onu ağır bir imtihanla da karşı karşıya bırakabilir. Bu sebeple Kur'an'ın teknolojiye değil, insanın güç karşısındaki tavrına odaklanması dikkat çekicidir. Sorun sahip olunan imkân değil, o imkânın hangi niyet ve hangi ahlakla kullanıldığıdır.
Bugün yapay zekâ üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü "Makineler bizi (ele) geç(ir)ecek mi?" sorusu etrafında dönüyor. Oysa belki de daha önemli soru şudur:
İnsan, kendi yaptığı makineler karşısında insan kalabilecek mi?
Çünkü tarih gösteriyor ki her yeni araç bize bir şey kazandırırken, farkına varmadan bizden de bir şey alıyor. Akıllı telefon işlerde hızı artırırken sabırları azalttı. Sosyal medya bizi daha görünür kıldı ama mahremiyetimizi bitirdi. Yapay zekâ üretkenliği artırıyor; fakat düşünme ameliyesini de elimizden alma tehlikesi taşıyor.
Bu yüzden mesele teknolojiye karşı çıkmak ya da onu kutsamak değildir. Asıl mesele, insanın kendi ürettiği araçların efendisi olarak kalıp kalamayacağıdır.
Belki de çağımızın en büyük sorusu yapay zekâ değildir.
Çağımızın en büyük sorusu insandır.
Bir Müslüman ve insan olarak kendimizi tarihin geldiği bu noktada nereye yerleştireceğiz?
Şikayet eden mi?
Araçlarla ilişkisini kendi değerleriyle dengeleyip çözüm üreten mi?
Çünkü araçlar ne kadar değişirse değişsin, onları hangi istikamette kullanacağına karar verme iradesini elinde tutan hâlâ insandır. Eğer insan, aklını hikmetle, bilgisini ahlakla ve gücünü adaletle buluşturabilirse teknoloji medeniyetin hizmetkârı olur. Aksi hâlde, insan kendi elleriyle yaptığı araçların en gelişmiş ama en yalnız kullanıcısına dönüşür, vesselam!
Mısır Darbesi ve Şehitler Unutulmadı
13.07.2026
PARANIN DİNİ İMANI YOK MU?|YUSUF YAVUZYILMAZ
14.07.2026
Hayır ve Şer|Mukaddes Özkan
21.06.2026
İlkel “komünal” toplum|Vahdettin İnce
21.06.2026
Amerika Kaybetti / Mehmet Taşdöğen
26.06.2026
Fetö'nün Çaldığı En Değerli Şey AHMET GÜRBÜZ 13.07.2026
bırak da olsun be dost! MUSTAFA AKMEŞE 10.07.2026
AMERİKA, NATO VE TÜRKİYE YUSUF YAVUZYILMAZ 11.07.2026
TEBDİL-İ MEKÂNDA FERAHLIK VARDIR! AYTEN DURMUŞ 10.07.2026
İnsan, Ahlak ve Siyaset YUSUF YAVUZYILMAZ 21.06.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 7 ÜSTÜN BOL 19.06.2026
Kemal Tahir: Yerli Romanın Büyük Ustası Onur TAN 30.06.2026