HENDEK KAZANLARA KÜREK UZATMAK
İnsanlık şu kahrolası gerçeğin farkına varmalı artık. Gazze yalnız bırakıldı. Cümlenin daha tertiplisini ifade edelim; insanlık Gazze'yi sahiplenecek kadar temiz değil ve pislik içinde kalmayı tercih etti. Gazze'nin çığlığını duyacak temiz kulaklara, onu görebilecek arınmış gözlere, cesaretle bezenmiş yüreklere sahip değiliz. Gazze'ye el uzatacak onurdan mahrum olduğumuz gibi, acısına ortak olacak insanlığı da yitirdik. Acının uzaktan hissedilmesi de bir yere kadar. O acı kendi evimizde yaşanıyormuş gibi kahrolmadıktan sonra ne anlam ifade eder? Ayağa kaldırmayan acıya acı mı denir? Yürümesi gerekenleri yürütmeyen, koşması gerekenleri koşturmayan acı caydırıcılığın hangi seviyesinde bulunabilir?
Allah'ın korkusuz kullarına fırsat olarak verdiği Gazze imtihanını ümmetin ve dünyanın geri kalanı ne yazık ki kaybetti. O izzeti elde etme imkanını bu ümmet elinden tamamen kaçırmak üzere. Gazze ile dirilişe çağrılan insanlık ölü kalmayı tercih etti. Hiç olmadık yerlerden yükselen vicdan sahiplerinin sesleri ise yeni bir dünyanın doğuşunun sinyallerini verir nitelikte. Öyledir. Zira Allah, "yapması gerekeni yapmayanların yerine yenilerini getirmeye gücü yeten olduğunu" açıkça ifade ediyor.
İşin en yalın gerçeğini ifade etmek gerekirse, Gazze'yi kurtaracak adamlık yok bizde. Sinik ve konformist kişileriz. Asıl kendimizi kurtarmaya çalışmanın daha gerçekçi olduğunu ifade etmek gerekiyor. Şu köle ruhlarımıza efendi bulmak için deli gibi çırpınışlarımıza bakalım. Acziyeti izzet ile değiş tokuş yapan basiretsiz ve hikmetsiz anlayışımıza derin bir mezar kazalım. Asıl kendimizi kurtaralım. Evet dönüp dolaşıp aynı noktaya geri geliyoruz: "Asıl kendimizi kurtarma gerçeği..." Gazze'nin yanıp kül olması, vahşice yok edilmesi, yanarak can vermesi ve şereflice ölmeleri, şu insanların maymunlaşan kişiliklerini, domuzlaşan ruhlarını bütün çıplaklığıyla nasıl da seriyor ortalığa. Kulakları sağır eden onca çığlığa rağmen insanlar, yerine çakılıp kalmayı tercih eden korkunç yaratıklara dönüştü. Zulmün arşa dayandığı böylesi iğrenç bir çağda, evlerimizde rahatlığın eşsiz tadını çıkarmak varken ne diye Gazze'yi dert edinelim! Evet işin ruhlara işlenen tiksinti verici boyutu bu. İnsanlık şu sıralar zulme secde etme ritüeli gerçekleştirmekle meşgul.
Şu Samiriler ne kadar da kolay ele geçirdi bizi. Firavunlara ne demeli ya! Gecenin karanlığında ürettikleri yapay korkuların, insanların iç dünyasına bu kadar kolay bir şekilde yerleşmiş olması akıl alır gibi değil. Korkunun iğrenç yüzü karşısında Gazze'ye uzaktan ağıt yakan kadınlara döndü bütün insanlık. Bu korkaklığı hangi içtihat söküp atacak zihinlerden. "Onlar adamdı" denilen insanların sayısındaki bunca azalmayı nasıl izah edecek tarih? Şu dillerde can çekişen samimiyetsiz dualarımıza kim içtenlik ve kardeşlik fısıldayacak? Kalbimizin en derinine kazınan biriktirme tutkusunu hangi ayet gelip parçalayacak? Daha vahim olanı da var elbette. Şu içimizde besleyip büyüttüğümüz putlar mesela... Şehrin öbür ucundan koşup gelen İbrahim'e baltayı kim uzatacak? Nuh'un gemisini insanlık için dönüm noktası kabul eden bizler, Gazze'nin insanlık için iyilikle kötülüğün ayrıştırıcı gemisi olduğunu ne zaman anlayacağız? Tufan hırçınlaştığı, sular yükseldiği, gemi yük almaya hayır dediği zaman mı? Heyhat!
Bu kadar vahşete rağmen insanlık hâlâ ayağa kalkacak iradeyi ortaya koyamıyorsa, Gazze'ye rağmen insanlar değişmiyorsa, uzuvları parçalanan çocukları gördükten sonra kendi çocuklarının gözlerinin içine bakarken utanmıyorsa, yediği yemeğin tadını tuzunu sorgulayan bir anlayışı taşıyorsa, annelerin yüreğinden fışkıran çığlıkları serin kanlı bir şekilde es geçiyorsa, bilmem hangi menfaat ilkesini öne sürerek adım atmaktan imtina ediyorsa, kimliği yeni tarz ve modern tasarım içeren mabetler inşa etmekle meşgulse, vahşet acımasız bir şekilde yeryüzündeki egemenliğini sürdürüyorsa... Yerin dibine girmesi yakın değil midir şu azgın ve mankurt toplumların? Görmeyen gözün mazereti olur da her şeye şahit olan gözlerin mazeretini hangi vicdan öne sürebilir?
Bazı sorular vardır hiç sorulmamalı. Çünkü iç yakar, yürekte yangın çıkarır, ruhu dar alanda sıkıştırır. Bazı sorular vardır, haddine değildir insanın sorması. Cevapsız soruları insan soramaz; çünkü yanıtları verildiğinde ağırlığı altında can verir insan. O soruları sadece yaratıcı sorar. Çocukların diri diri toprağa niçin verildiğini sadece o sorabilir. Çadırlarıyla birlikte toprağın metrelerce altına gömülenlerin niçin sahipsiz bırakıldığını sadece o sorabilir. Yeryüzünde tek başına kalan üç yaşındaki çocukların niçin bu duruma düşürüldüğünü sadece o sorabilir. Dünyanın bir tarafında tiksinti ile bakılan yiyecekler varken diğer taraftan Gazze'de açlıktan, yemeksizlikten, ekmeksiz kalmaktan, vücuduna besin girememekten ölen çocukların niçin yalnız bırakıldığını sadece o sorabilir.
Sahi hangi değerler uğruna yaşıyor şu makûs insanlık? Gazze kaç sahte söylemi, kaç yalanı, kaç ahkam kesmeyi, şu yalan rengindeki kıvama gelinceye kadar karıştırılan kaç insan hakları teranesini, köleleştirildiği halde özgürlüğün palavra tonundaki davetine kurban edilen kadına özgü kaç süslü söylemi, gösterişli ancak bir o kadar makyajlı olan milyonların hakiki kaç yüzünü aslında çöpe atılması gereken birer atık olduğunu gösterdi. Gazze insana dair değerlere yapılan vurguların aslında sadece uyuşturan birer fısıltı olduğunu ortaya koydu. Koca kafalı ve özenle seçilerek takılmış kravatlı katillerin, koca koca yalanlarla ekranlara çıktığı ve dünyaya pahalı masallar okuduğu gerçeğini bugün kimse inkâr edemez. Gazze, asıl katillerin ve gerçek teröristlerin takım elbiseler giyerek insanların karşısına utanma duygusu taşımadan çıktığını ortaya koydu. Kör gözlerden başka herkes bunun farkına çoktan vardı.
Gazze ölürken, dünya yaşadığını zannediyor. Ancak yürüyen ölülerden farkımız olmadığını kabullenmek zorundayız. Zira diriler tepki gösterir, direnir, varoluşunu ortaya koyar. Bu üç durumdan da mücerret değil miyiz? O halde yaşıyor olduğumuzu kim iddia edebilir? Tersinden söylemiş olursak; ölüler tepkisizdir, direnmez ve yok oluşunu kabul eder. Hepimiz bu kötümser ama gerçekçi tabloda yerimizi çoktan aldık. Yok edilişe terk edilenleri, yok oluşlarını görene kadar kişiliğimize sinen utanç, vicdanımıza yerleşen sessizlik ve ruhlarımızı esir alan korku ile izliyoruz. Ve buna yaşam diyoruz!
Kabul etsek de etmesek de hepimiz içinde ateşler yanan hendeklere atılanları izleyen kalabalıklar arasında bulunuyoruz. Kimimiz bu devasa kalabalık içinde gönüllü bulunuyor. Kimimiz gözü yaşlı ama çaresiz, az bir kısmımız diri vicdanlara sahip olduğu için dövünen, kimimiz hendeğe atanları destekleyen, kimimiz hendeğe atılanları, atanlara teslim eden... Ama hepimiz o gün oradaydık! Ve bunu yalanlamanın imkansız olduğu bir başka güne ışık hızında varmak üzereyiz! Kaçışın, yalanın, mazeretin olmadığı bir gün...
Şu dünyanın sonuna en süratli gidişlerle gittiğimiz halde ölümlerin en şereflisine talip olmaktan kaçındığımıza yanalım. Söküp atalım şu ağırlaşan yüklerimizi ve hafifçe secdeye kapanarak özürler dileyelim, pişmanlıkları eylemlerin yoldaşı kılalım. Ya kötülerin düzenine yumruk atmaya niyet getirelim, ya da yok olalım kötülerin emri altında. Ya insan olmaya yeniden karar verip ayağa kalkmaya çalışalım ya da kolektif kötülüğün bir sonraki emrini bekleyelim. Ya özgürleşmeye doğru fırtınalar koparalım, ya da kölelik sedirlerinde oturup kravatlı efendilerimize hürmet etmeye devam edelim.
Schengen vizesinde yeni dönem
10.04.2026
İran heyetinden dünyaya mesaj!
11.04.2026
Aksa'da 6 hafta sonra ilk cuma namazı!
10.04.2026
İSRAİL SONA YAKLAŞIYOR - Mehmet Taşdöğen
19.03.2026
2026 Ramazan Bayramı namazı saatleri!
18.03.2026
GAZZELİ ÇOCUKLARA BAYRAM HARÇLIĞI
19.03.2026
Eleştiri ve Ahlak YUSUF YAVUZYILMAZ 11.04.2026
Mezhebin Kadar Savaş! DERVİŞ ARGUN 13.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-II KADİR ÇİÇEK 04.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Arada Kalan Hamas ve Direnen İran DERVİŞ ARGUN 06.04.2026