Takvimde iki Eylül tarihi var. Biri 11 Eylül 2001… Diğeri 12 Eylül 1980. Biri Amerika’yı ve bütün dünyayı sarsan terör saldırısının, diğeri Türkiye’nin demokrasi tarihindeki en ağır askerî müdahalelerden birinin tarihi. Aralarında yirmi yıl bir gün var. Fakat insan hakları açısından ikisinin bize hatırlattığı ortak gerçek şudur: Terör de darbe de önce insanı, sonra özgürlüğü ve hukuku hedef alır.
11 Eylül 2001 sabahı Amerika Birleşik Devletleri, El Kaide tarafından gerçekleştirilen terör saldırılarıyla sarsıldı. Binlerce insan hayatını kaybetti.
Bu saldırıyı hiçbir gerekçeyle meşrulaştırmak mümkün değildir.
Masum insanların öldürülmesi, sivillerin hedef alınması ve toplumlara korku salınması hangi örgüt tarafından, hangi ideoloji adına ve hangi coğrafyada yapılırsa yapılsın insanlığa karşı bir suçtur.
Fakat insan hakları açısından mesele burada bitmedi.
11 Eylül sonrasında başlayan küresel “teröre karşı savaş”, Afganistan ve Irak başta olmak üzere geniş bir coğrafyada uzun süreli savaşlara dönüştü. Savaşların bilançosu yalnızca askerî kayıplardan ibaret olmadı; siviller öldü, milyonlarca insan yerinden edildi, sağlık ve eğitim sistemleri çöktü, işkence ve kötü muamele iddiaları ortaya çıktı.
Brown Üniversitesi'nin Costs of War araştırmasına göre 11 Eylül sonrası savaşların doğrudan ve dolaylı etkileri sonucunda en az 4,5–4,7 milyon insanın hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. Araştırma aynı zamanda 38 milyondan fazla insanın yerinden edildiğini ortaya koyuyor.
Burada çok önemli bir insan hakları dersi var:
Bir terör saldırısına karşı mücadele edilirken de insan haklarından vazgeçilemez.
Terörle mücadele hukukun yerine geçemez.
Güvenlik, özgürlüğün düşmanı haline getirilemez.
Devletlerin terörle mücadele hakkı vardır; fakat bu mücadele hukuk devleti sınırları içinde yürütülmek zorundadır.
Çünkü teröristin işlediği suçu eleştirirken, devletin hukuk dışına çıkmasını savunmak insan hakları açısından başka bir çıkmaza kapı açar.
Aradan yalnızca yirmi yıl önce, Türkiye de kendi karanlık Eylül'ünü yaşamıştı.
12 Eylül 1980…
Tanklar sokaklardaydı.
Meclis kapatıldı.
Siyasi partiler kapatıldı.
Sendikalar ve dernekler susturuldu.
Basın baskı altına alındı.
Binlerce insan cezaevlerine dolduruldu.
Ve işkence, devlet adına yürütülen bir sorgulama yöntemine dönüştürüldü.
12 Eylül'ü yalnızca “bir askerî darbe” olarak tanımlamak, yaşanan insanlık dramını eksik anlatmak olur.
Çünkü mesele sadece iktidarın el değiştirmesi değildi.
Mesele, insanın devlete karşı sahip olduğu temel hakların askıya alınmasıydı.
Yaklaşık 650 bin insan gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 230 bin kişi yargılandı. 517 kişi hakkında idam cezası verildi ve 50 kişinin idamı infaz edildi. İşkence sonucu öldüğü belgelenen insanların sayısı 171 olarak kayıtlara geçti.
Bunlar sadece rakam değildir.
650 bin insanın arkasında 650 bin hayat vardır.
650 bin ailenin korkusu, gözyaşı, ekmek kavgası ve parçalanan hayatları vardır.
Bir insanın cezaevinde geçirdiği yıllar sadece o insanın değil, eşinin, çocuğunun, anne ve babasının da hayatından çalınan yıllardır.
Burada başka bir gerçeği de görmezden gelemeyiz.
12 Eylül'den önce Türkiye gerçekten ağır bir şiddet sarmalının içindeydi.
Sağ-sol çatışmaları, siyasi cinayetler, bombalamalar, sokak çatışmaları, mezhep ve kimlik üzerinden büyütülen gerilimler toplumun güvenlik duygusunu yok etmişti.
Binlerce insan hayatını kaybetti.
Dolayısıyla 12 Eylül öncesindeki şiddeti romantikleştirmek de doğru değildir.
Sağdan veya soldan…
Milliyetçi veya sosyalist…
Dindar veya seküler…
Hangi düşünceden olursa olsun bir insanın öldürülmesi insan hakları açısından aynı derecede vahşettir.
İnsan haklarının tarafı insanın kendisidir.
Fakat burada kritik soru şudur:
Bir ülkede şiddetin artması, devletin hukuk dışına çıkmasının gerekçesi olabilir mi?
Cevabımız açık olmalıdır:
Hayır.
Terör, darbeyi meşrulaştıramaz.
Darbe de terörü haklı çıkaramaz.
12 Eylül öncesinde gençler birbirlerine karşı silahlandırılmış, toplum kamplara bölünmüş, siyasal şiddet günlük hayatın parçası haline gelmişti.
Sonra 12 Eylül geldi.
Sokaklardaki silahlar sustu.
Ama bu kez devletin gücü karşısında toplum susturuldu.
Bu nedenle 12 Eylül'ü sadece “sokakları temizleyen askerî müdahale” şeklinde anlatmak tarihî gerçeği eksiltir.
Çünkü sokakların sessizleşmesi ile toplumun özgürleşmesi aynı şey değildir.
Sessizlik her zaman huzur değildir. Bazen korkunun başka adıdır.
Aralarında yirmi yıl bulunan bu iki Eylül tarihini aynı kefeye koymak elbette doğru değildir.
11 Eylül bir terör saldırısıdır.
12 Eylül ise Türkiye'de demokratik siyasal düzeni ortadan kaldıran askerî darbedir.
Fakat her ikisinin ardından yaşanan gelişmeleri insan hakları açısından birlikte düşünmek bize önemli bir ders verir:
Korku büyüdükçe hukuk geri çekilmemelidir.
Çünkü korkunun egemen olduğu dönemlerde insanlar kolayca “önce güvenlik” demeye başlar.
Sonra özgürlükler ertelenir.
Sonra hukuk esnetilir.
Sonra olağanüstü uygulamalar normalleşir.
Sonra işkenceye “sorgu”, sansüre “tedbir”, hukuksuzluğa “güvenlik”, darbeye “zorunluluk” denilmeye başlanır.
İşte insan hakları mücadelesinin tam da burada başlaması gerekir.
12 Eylül'ün en önemli derslerinden biri de budur.
Darbenin mağdurlarını sadece bir siyasi görüş üzerinden okumak yanlıştır.
Sağdan da insanlar işkence gördü.
Soldan da.
Dindarlar da baskı gördü.
Aydınlar da.
Öğrenciler de.
Sendikacılar da.
Gazeteciler de.
Siyasetçiler de.
Çünkü darbe rejimleri önce muhalifini, sonra toplumu hedef alır.
Bugün insan hakları savunuculuğu yapıyorsak, dün bize yakın olanın uğradığı zulme değil, bize uzak olanın uğradığı zulme de karşı çıkabilmeliyiz.
İnsan haklarının gerçek sınavı, sevmediğimiz insanın hakkını savunabildiğimiz gün başlar.
12 Eylül sadece 12 Eylül 1980 sabahından ibaret değildir.
1982 Anayasası'ndan başlayarak Türkiye'nin siyasal ve toplumsal hayatını uzun yıllar etkileyen bir sistem ortaya çıktı.
Darbe döneminin zihniyeti, yalnızca askerî yönetimin sürdüğü yıllarda değil, sonraki dönemlerde de farklı biçimlerde tartışıldı.
Çünkü darbeler sadece yöneticileri değiştirmez.
Toplumun devlete, siyasete, özgürlüğe ve hukuka bakışını da değiştirir.
Bu yüzden 12 Eylül'le yüzleşmek, sadece geçmişte yaşanan işkenceleri hatırlamak değildir.
Darbe zihniyetinin bir daha ortaya çıkamayacağı demokratik ve hukuki zemini kurmaktır.
Türkiye'nin darbe tarihinin son halkası 15 Temmuz 2016'dır.
Bu defa millet, tankların karşısına çıktı.
Meclis bombalandı.
İnsanlar öldürüldü.
Demokratik iradeyi silahla devirmeye yönelik bir teşebbüs yaşandı.
15 Temmuz bize şunu da gösterdi:
Darbelerden kurtulmanın yolu yeni darbeler değildir. Darbelerden kurtulmanın yolu güçlü demokrasi, güçlü hukuk devleti ve güçlü insan hakları kültürüdür.
12 Eylül'ü eleştirmek 15 Temmuz'u görmezden gelmeyi gerektirmediği gibi, 15 Temmuz'u lanetlemek de 12 Eylül'deki insan hakları ihlallerini unutmayı gerektirmez.
İnsan hakları bir bütündür.
11 Eylül'de insanlar terörün kurbanı oldu.
12 Eylül'de insanlar darbenin ve devlet şiddetinin mağduru oldu.
Sonraki yıllarda savaşlar, işgaller, terör saldırıları, işkenceler, zorunlu göçler ve olağanüstü uygulamalar milyonlarca insanın hayatını etkiledi.
Bugün yapmamız gereken taraf seçmek değil, insandan yana taraf olmaktır.
Teröre karşı çıkarken masum sivillerin hakkını savunmak…
Darbeye karşı çıkarken darbecilerin işkence mağdurlarını hatırlamak…
Devleti savunurken hukuk devletini savunmak…
Güvenliği savunurken özgürlüğü unutmamak…
Ve en önemlisi, bize yakın olanın değil, haksızlığa uğrayanın yanında durabilmek.
Çünkü tarih bize şunu öğretiyor:
Terörün bahanesi insan haklarını yok edemez.
Darbe gerekçesi insan haklarını askıya alamaz.
Güvenlik gerekçesi hukuku ortadan kaldıramaz.
Ve hiçbir siyasi amaç, hiçbir ideolojik hedef, hiçbir devlet politikası insan hayatından daha değerli değildir.
Eylül ayının iki tarihi bize bunu tekrar tekrar hatırlatıyor.
Biri Amerika'da gökdelenlere çarpan uçaklarla başladı.
Diğeri Türkiye'de tankların sokaklara çıkmasıyla.
Fakat ikisinin de bize bıraktığı en önemli ders aynı:
İnsan haklarının olmadığı yerde güvenlik de demokrasi de kalıcı olamaz.
Mehmet Altuntaş
ABD uçağı pistten çıktı: 5 ölü
07.09.2026
GÜNDEMDEKİ KONULAR|DAVUT GÜLER
18.08.2026
Kasıt ve Kusur: Süleymancılık AHMET GÜRBÜZ 24.08.2026
Genç, Musa ve Hakîm’in hikayesi OSMAN KAYAER 19.08.2026
YENİ BİR EĞİTİM MODELİ ÖNERİSİ ORHAN GÖKTAŞ 26.08.2026
Ezherli Kuytul AHMET GÜRBÜZ 02.09.2026