22 Ağustos 2019 Perşembe •

İSLAMİ HAREKET ÜZERİNE -6- DEVLET VE CEMAATLERLE OLAN İLETİŞİM

14.03.2019
İsa ÖZÇELİK

İSLAMİ HAREKET ÜZERİNE -6- DEVLET VE CEMAATLERLE OLAN İLETİŞİM / İsa ÖZÇELİK

İktidar aygıtı tarih boyunca kendini meşru bir zeminde tutabilmek için kuvvetli bir fikre yaslanmak istemiştir. Her düşünce hareketi de kendisini tüm insanlığa ulaştırmak için bir güce ihtiyaç duymuştur.

   İslam, gücünü taşıdığı hakikatten almakla birlikte adaletin tesisi için gücün varlığını yadsımamıştır/gerekli görmüştür. ( hadid-25 )

    Tarihi tecrübelerden edindiğimiz diğer bir gerçek ise, iktidarın insanları bozma potansiyelinin çok yüksek olduğudur. Bu olumsuz sonuçların olmaması için gerekli mekanizmalar da yok değildir. ( şura- ahlak- ehliyet-kardeşlik-adalet-emri bil maruf nehyi anil münker-meşruiyet… )

    Ülkemizde uzunca süredir yaşanmakta olan krizlerin belki de en büyük nedeni bu konuda bir mutabakata varılamamış olunmasıdır. Yani iktidar aygıtı ile halkın değerleri arasında büyük bir çatışmanın yaşanmaya devam etmesidir. Bilindiği üzere Laikçi çevreler hiçbir zaman halkın değerleri ile devlet aygıtı arasında bir uyumun olmasını hedeflememiştir. Onlar yeni bir ulus devleti kurup, buna uygun yeni bir ulus yaratmak istemişlerdir. Ama ülke gerçekleri her zaman onların önünde devasa bir engel olarak yerini koruyagelmiştir.

    Son dönem iktidarları ağırlıklı olarak halkın değerlerini benimseyen kadrolar tarafından oluşturuldu. Devlet, aşama aşama halk ve hak düşmanlığını ortadan kaldıracak hamleler yaptı. Aslında yapılanlar, gasp edilen hakların bir kısmının geri verilmesinden ibarettir.

    Ama Müslümanlar sahih bir zeminde İslami mücadele bilincinden yoksun olduğu için gelinen aşamayı İslam’ın zaferi gibi algılamıştır.  Bunun yanında müşahede ettiği çok sayıda İslam dışı ve karşıtı uygulamaları ise derin bir rahatsızlıkla gözlemlemekle yetinmiştir. İçeriden ve dışarıdan inanılmaz bir saldırı ve kuşatma altında olan ülkemizde bu konuları konuşacak bir ortam hiç olmadı ve mevzu hep ileriki bir tarihe ertelenmek zorunda kalınmıştır.

   Son olarak yaşadığımız uluslararası destekli Fetö ve bileşenlerinin rol aldığı 15 Temmuz darbe/işgal/iç savaş girişimi sonrasında devlet, din ve cemaatler arası ilişkilerde farklı bir aşamaya gelmiş gözükmektedir.

    Darbe girişiminin arkasında sözde dini bir cemaatin olduğu varsayımı ile ulusalcı / darbeci gelenek ve bilumum seküler eğilimli yandaşları, arsızca cemaat olgusu üzerinden İslami yapıları hedef tahtasına koymak istemişlerdir.

   Öncelikle Fetö örgütünün dini bir cemaat mi, seküler bir yapı mı olduğu ciddi tartışma konusudur. Daha ortada Ak Parti dahi yok iken Fetö’cülerin Müslümanları laikleştirmek için kullanıldığı ile ilgili çok sayıda yazı kaleme alınmıştır. İslam’ın protestanlaştırılması tartışmalarında Fetö her zaman baş aktör olarak gündeme gelmiştir. Şu an cemaatler aleyhinde konuşan çok sayıda laik yazar, çizer ve çevre o günlerde bu örgütü örnek bir topluluk olarak öne sürmek için birbirleri ile yarışmıştır. Dolayısı ile küçük, marjinal ve meşkuk bir takım sol mahfiller dışında çoğu sağ, liberal, milliyetçi ve seküler çevreler, fetöyü dini bir cemaat olmaktan daha çok, liberal kapitalizmi meşrulaştıran bir yapı olarak değerlendirmişlerdir.

    Peki kendi özeleştirimizi yapacak olursak ; cemaatler, Fetö tecrübesinden ne kadar ders almıştır, kendilerine çeki düzen verip benzer vakaların önünü almak için ciddi bir girişimde bulunmuşlar mıdır acaba ?  Bu soruya ümit verici bir cevap vermek zor gözükmektedir. Geleneksel cemaatlerin çoğunda hiçte sağlıklı olmayan bir kişi kültü vardır. Grup taassubundan kurtulmak için yeterli hamleler yapılmış değildir. Çünkü çoğu grup ya da lider benzer sorunları yaşadığı halde kendini bu durumdan uzak görüp Fetö nün yalnızca sui-misal olduğunu zannetmektedir.

    Konunun hepten çözümü zaten mümkün değildir. Çünkü tarih boyunca farklı düşünen ve Kuran - Sünnet çizgisi ile çokta örtüşmeyen yapılanmalar hep olagelmiştir. Bütün grupların bir çatı altında, bir ekol etrafında toplanması da mümkün değildir. Bize düşen ortak değerlerimiz çerçevesinde bir yol haritası belirleyebilmek ve ortak motivasyon kaynakları üretebilmektir. 15 Temmuz gibi hepimizin sevineceği başarı hikayeleri oluşturup, küçük hesapların peşinde koşmamaktır.

    İslami hareket bu tarihi dönemeçte yol gösterici olmalı, bütün cemaat ve STK’ların mümkün olduğu kadar ana hedefler doğrultusunda bir araya gelmeleri için çaba sarf etmelidir. Ancak bunu yapabilmesi için kendisinin denklemde bir yeri olmalıdır. Bunun için ülkede ana bir damarı temsil edebilecek seviyeye ulaşmalıdır. Öncelikle benzer oluşumlar, büyük üst çatılar altında bir araya gelmeli ve ulusal ölçekli hareketlerimizin gücü artırılmalıdır. Bu üst çatılar arasında çok güçlü bir koordinasyon kurulmalı ve beraber iş tutabilme becerisi geliştirilmelidir. O zaman belki geleneksel cemaatlere hayır/iyilik noktasında yapılacak kardeşçe tavsiyeler daha makul bir karşılık bulacaktır.

    Hepsinden önemlisi İslami hareket bağımsız olabilmelidir. Ancak o zaman sözü hem devlet hem de cemaatler nezdinde saygınlık kazanacaktır. Böyle bir pozisyonda, edilgen değil, istikamet veren bir kimliğe kavuşabilecektir.

    Muhammet İmara Mısır modernleşmesinde Kavalalı ailesinin yaptığı büyük bir yanlışa işaret eder. ‘’Kavalalılar modernleşme sürecinde dikey yapılanmayı esas aldılar ve merkezi otoriteyi, devleti güçlendirirken, yatay toplumsal yapıları zaafa uğrattılar. Bunun bedelini Fransız ve İngiliz işgallerinde acı bir şekilde ödediler ‘’ der. Çünkü Mısır devleti askeri olarak yenilgiye uğrayınca, işgale karşı koyabilecek toplumsal yapılar yeterli güce sahip olmadığı için gerekli direnişi de gösterememişlerdir.

   Buradan alınacak ders bir ülkenin gücü kendi toplumundan kaynaklanmalıdır. Cemaat vakıf dernek ve STK’lar ne kadar güçlü olursa devlette o kadar güçlü olacaktır. Firavuni bir düzen arzulamayan ve hedefi büyük tutan bir devlet kendi bünyesindeki cemaat ve grupları birbirine düşürmemeli, onları birbirlerine karşı kullanmamalıdır. Enerjisini onları sıkı bir denetim altına almak için de harcamamalıdır.

    Yapacağı şey bu grupları yönetip denetim altına almak da değildir. Devletin görevi eğer grupların içinde şiddet eylemine karışma potansiyeli olan var ise onu tespit etmek ya da farklı ülkelerin istihbarat kurumlarının maşalığını yapanlar varsa onları deşifre edip gereğini yapmak olmalıdır. Devlet hukuksal denetim yapmalıdır, yoksa hangi cemaatin ne tür kitapları okuduğu, hangi hocanın ne düşündüğü, otoriteyi ilgilendiren bir durum olmamalıdır.

    Diyanet teşkilatı ve ilahiyat fakülteleri gibi kurumlar devlet aygıtının bir aparatı değil, halkın değerlerinin tahkim kılındığı yerler olarak kurgulanmalıdır. Devlet, burada mali bir suiistimal var mı ? şeffaflık ilkesi ihmal ediliyor mu? ya da bir çeteleşme var mı ? onu denetlemelidir. Kuran ile büyüyüp yetişen, peygamberi kendine örnek alarak yol yürüyen/yürümesi gereken bu kurum müntesipleri ancak böyle bir ortamda ülkemizin ve dünyanın, beklediği medeniyet hamlesini ortaya koyabileceklerdir.

    Cemaatler ve STK’lar kurumları ele geçirmeye değil, kurumlar için insan yetiştirmeye gayret etmelilerdir. Benim adamım orada bulunsun değil, ehil adam orada olsun diye çaba sarf etmelilerdir.

    Şu an ki kadrolarımızın böyle bir bilinci yok gözükmektedir. O zaman bütün Müslümanlar olarak devletin aklını İslamileştirmekten önce kendi ahlakımızı İslamileştirmemiz gerekmektedir. Daha sonra öncelikle kurumlarımızda bu söylemlerimizi tatbik etmemiz elzem gözükmektedir. İslami hükümleri, ailesinde ve cemaatinde hayata geçiremeyen bir topluluğun büyük hedefler peşinde koşması hiçte inandırıcı değildir. Küçük bir vakıf veya dernekte istişareye riayet etmeyen, şeffaflık ilkesini zedeleyen, adaleti ikame edemeyen, ehliyet gözetmeyip kısa sürede derneği, akraba, hemşeri kurumuna dönüştüren bir anlayış devlet olduğunda da farklı olmayacaktır.

   İslami hareketin, devletin yanında cemaatlere karşı, ya da cemaatlerle bir olup bazı kurumlara/diyanet vb. karşı hareket etmenin daha ötesinde bir işlevi olmalıdır. Tüm bu tarafların saygınlığını kazanacak bir konum elde etmelidir. Çünkü İslami hareketin meşruiyetinde, teşkilatlanmasında ve hedeflerinde karanlık bir nokta yoktur. Belki bir takım söylemleri ve faaliyetleri iktidarı ya da cemaatleri rahatsız edebilir, ama hiç kimse bu noktada bir art niyet ve kirli bir hesap olduğunu iddia edemez. Çünkü İslami Hareket şeffaftır, hedefleri gizli değildir, davet ettiği ilkeler herkesin ortak iyiliğinedir. Bu hususta düşmanları dahi insaflı bir değerlendirmede, bu çizginin kendi iç tutarlılığına şahitlik etmek zorundadır.

     İslami hareket, siyasal bilinci en yüksek yapılardır. Çünkü kitabı ve hayatı fıkhederek okur. Toplumda güven duyulmayan kirli siyaseti, politika diye adlandırıp, onun iki yüzlü yapısına asla prim vermez. Siyaseti ile ibadeti arasında fark gözetmez. Onun için nasıl ki namazın kurallarını Allah belirlemişse siyasetin kurallarını da O belirlemiştir. Günlük hayatta gayr-meşru olan bir durum siyasetin kendine has koşulları ile meşrulaşmaz.

    Müslüman bir iş adamı kendi şirketini nasıl yönetiyor ise, genel müdürlük yaptığı bir devlet kurumu ya da şirketi de aynı hassasiyetle idare etmelidir. İslami kurumlar devlet imkanlarını kullanırken, aslında milletin imkanlarını kullandığı bilinci ile hareket etmelidir. Hareketin yönetim kadroları kişisel çıkar gözetmeyen kişiler tarafından oluşturulur ise ancak böyle bir tavır konabileceği unutulmamalıdır.

    Hz. Adem ile başlayıp kıyamete kadar sürecek olan İslami Hareket, sahip olduğu medeniyet perspektifi ile olayları ele alıp, kendi yürüyüşünün devlet ve bir takım kurumları aşması gerektiği bilinci ile hareket etmelidir.

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Dürümiye / Lezzete Davetiye