metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Haberler / Yorum - Analiz

Nato Kafa Nato Mermer Bilmez: İran’dan Ayrı Değil Anka’mız|M. ŞAHİN EMİROĞLU

09.07.2026

Gazze şehitlerinin ve İran’ın Münab şehrindeki Şecere-i Tayyibe adlı okulun bahçesinde, İsrail-ABD bombalarıyla hunharca şehit edilen yüz yetmiş beş kız çocuğunun hatırasına…

Ebedi rehberimiz Medine’de, yol imamlarımız Bağdat ve Kahire’de. İmam Şafii’miz Kahire’de, Şah-ı Nakşıbendi’miz Buhara’da, Geylani’miz Bağdat’ta. Maturidi’miz Semerkand’da. Biz Nato lügatiyle düşünmüyoruz

Bakmayın cehli mürekkebin kör ve dar dürbünüyle kâh Kürecik kâh İncirlik radarından bakarak inşa ettiği ham, sığ, kaba, kalın ve utanç verici dile. Bakmayın adesesini kara donluların belirlediği ganimet, çapul, yağma ve talandan pay kapmak olan düşük ruhlu müptezellere. Reel politiği, stratejik taktikleri, köpüklü yanaşmacıları, espiyonaj elemanlarının analizlerini boşverin. Varsa, gönlünüzden, ruhunuzdan, vicdanınızdan bakın yer ve gökyüzüne. Siz siz olun, İran’da, Şecere-i Tayyibe denen okulun bahçesine bomba atan ve yüz yetmiş beş kız çocuğunu kavurarak yakan mel’unlarla aynı yöne bakmayın. 

Tarih bu günden, Turan İran’dan, Hicaz Anadolu’dan, Rumeli Kafkasya’dan ayrı değildir. Öyle değil diyenle yönümüz yolumuz ufkumuz ayrıdır. Aramızdaki ihtilaflar aramızdadır. Siz siz olun, efendileri namına söz alan nöbetçi provokatörlerin, kiralık kalemlerin, vicdansız tetikçilerin ektiği siyanürlü tohuma ve o zehirli yemişe dokunmayın. Zor zamanlarda satılık adamlar zehirli tohum ve yemiş ihalesi alıyor, saçtıkları zehir kadar hak ediş temin ediyor, kan içen gangsterlerin sevincine gölge düşmesin diye onlar adına müslüman mahallesinde tarihten coğrafyadan mühimmat topluyorlar. 

Türkçeyi Farsçadan ayırmak, İran ile Türkiye’yi karşı karşıya getirmek, Fuzuli’yi Şehriyar’a, Sadi’yi Akif’e, Hafız’ı Sezai Karakoç’a kırdırmak istiyorlar. Yurdumuzu bir ve bütün görmüyor, bizi kardeş saymıyorlar. “Ulus var, uhuvvet yok” diyorlar. “İbrahim milleti, Muhammed ümmeti fikri ulusal birliğe mani” diyorlar. Hatta bunların birbirini tehdit ettiğini söylüyorlar. “Evlatlarımıza, tarihine, kitabına, ruhuna kurşun at” diyorlar. Cahiliyeyi ateşleyen bu ağzı kalabalık cahillerden yüz çevirmeliyiz. İkide bir etnik istatistiklerle, haritalarla fay hatlarını tetikleyen bu adamlar dillerimizi birbirinden çekerek bizi birbirimizden koparabileceklerini sanıyorlar. İsfahan’a, Şiraz’a, Tebriz’e, Şam’a, Bağdat’a, Kudüs’e, Gazze’ye; Washington, Tel Aviv adesesinden bakmamızı, ruhumuzun kolonlarını çekerek bizi divansız, dermansız çökertmek istiyorlar. Günün sonunda hiçbirimize oturacak bir yer minderi bırakmak istemiyorlar. 

Cahiller, ne kadar cahilsiniz. Hani ilim dili Arapça, edebiyat dili Farça ve Türkçe’ydi? Selçuklu beyliklerinden Osmanlı’ya, Kanuni, Yavuz, Bayazıt, Üçüncü Murad niye Farsça divan yazdılar? Yavuz Sultan Selim niye Farsça divan yazdı da Şah İsmail’in Hatayi Divanı Türkçedir? Mevzu dil, tarih, düşünce, inanç, namus, nomos değilse nedir? İzzettin Kılaçaslan’dan beri mesnevihanların, şehnamehanların, tekkelerin medreselerin inşa ettiği dili ve manayı ve ufku ve remizleri ve mazmunları yok edin de biz birbirimizden büsbütün yüz çevirelim. Hem siz hangi dil, tarih, coğrafya ve vatandan geliyorsunuz? Bizi akıl, gönül, dil, düşünce ve tarih fukarası mı zannediyorsunuz? 

Sizce bizim İran’dan ayrı bir Simurg’umuz, ayrı bir Anka’mız, ayrı bir musikimiz, ayrı bir şiirimiz, ayrı bir peygamberimiz, ayrı bir Kur’an’ımız, ayrı bir Ali’miz ve Selman’ımız mı var? Sizce bizim ayrı bir kıblemiz, ayrı bir ezanımız, ayrı bir safımız, ayrı bir Kâbe’miz, ayrı bir Arafat’ımız, ayrı bir bam telimiz mi var? Biz yüz yıllar boyu iç içe yaşamış, birbirimizden dil, düşünce, endişe, anlam almışız. Bizim hükümdarımız Cami’ye hayrandır, biz de hayranız. Peki ya siz bize ne diyorsunuz? “Tarih tarihte kaldı, siz Kore Harbi’nden beri Nato üyesisiniz, Gladio’nun reçetelerine uyun, rüya görmeyin, geçmişi unutun” mu diyorsunuz, ne diyorsunuz?  Farsçasız, Arapçasız Türkçe, abdestsiz, namazsız, kıblesiz kalır. Biz kitapsız, kalemsiz olamayacağımız gibi, makamsız, acemsiz, hicazsız, kürdisiz, çargâhsız, rastsız, dügâhsız, buseliksiz, hüseyniksiz, nevasız, segâhsız kalamayız. Bu sesleri, bu perdeleri bu makamları semamızda yırtmaya ve bizi ufuksuz bırakmaya kim cüret edebilir? 

Farsça’nın örtüsü çekilirse Türkçe’nin üzerinden yalnız acemaşiransız, zengülesiz, nihavendsiz, segâhsız, hisarsız, evcsiz kalmaz, kaidesiz duvarsız çatısız kalırız. Yani Farsçasız, İran’sız biz evsiz, yurtsuz, bahtsız, sessiz, sözsüz kalırız. Olmaz öyle şey.  Bakmayın gâvur ağzıyla tarihe dile ve coğrafyaya kendi kişisel tarihi ile propaganda ve ihale ve sipariş dilinden bakan güruha. Bakmayın “Onlar şii, biz sünniyiz” diye cepheye Amerika, İsrail lehine mühimmat taşıyan ve kitabı mızraklarının ucuna takan tetikçi troll ve leşkerlere. Bilmez miyiz ki İslâm’ın bütünlüğüne, Müslümanların kardeşliğine uzanan eller abdestsiz, diller kıblesizdir. 

 “Yönüm kıble, kıblem Kâbe” diyenlerin her eylemine yön veren ilkeler birdir. Dil bizim evimiz, bağımız, bahçemizdir. Biz bu bağın bağbanı, bu bahçenin bahçevanıyız. Bizim türkümüzü bilmeyen ne pest ne tiz perdelerimizden haberdardır. Bu dilin dışında olan soframızı, duamızı, hilalimizi, kurbanımızı, haccımızı, Arafat’ımızı, sahurumuzu, seherimizi, şehadetimizi bilemez. Savaş makinalarını, zehirli medya terminatörlerinin toplumu terörize eden, sinir uçlarını kazıyan maskeli maskesiz, sinik kinik provokatörlerin diline, insanlık onurunu tepeleyen zalimler karşısında hayasızca boyun eğerken haydutlara yancılık yapan provokatörlere teslim olmayacağız ki haysiyetimizle sonuna kadar insan kalalım. Gerekirse hikayemizi sil baştan yazar istikametimizden dönmeyiz.   

Dilsiz, tarihsiz, anlamsız, köksüz, şiirsiz mukisiz, tekkesiz dergâhsız olanlar, günlük dillerini kulaklarına üflenen talimatlarla, ana haber bültenleriyle, politik nutuklarla, muvazzaf köşe yazarları ve sosyal medya trollerinden okudukları kırıntılarla oluşturanlar yalnız slogan ve küspe yiyen psikolojik harp elemanlarının diline kendilerini kaptırabilirler ama biz Kaf’sız ve Anka’sız ve Simurg’suz ve Attar’sız ve Cami’siz ve Köroğlu’suz ve Hoca Nasrettin’siz ve Rudeki’siz ve Fuzuli’siz ve Hafız’sız ve Galip’siz ve Nizami’siz ve İkbal’siz ve Akif’siz ve Sezai’siz ve İsfahan’sız ve Şiraz’sız ve Tebriz’siz ve Tahran’sız olmayacağız. 

Nato mermer nato kafalar başka türlü düşünsün ve reel politiğe varsın diz çöksünler. Tarihin kapısını üstümüze kapatıp ülkemize, yurdumuza kardeşlerimize Gladio, Kürecik, İncirlik radarından bakmayacağız. Horasan’sız harcımız yoktur bizim. Tarikat, şeriat, hakikat, marifet silsilelerimizin tamamı sınır aşırıdır. ABD’yi oluşturan -İsrail dahil- elli bir eyaletten, AB’yi oluşturan yirmi sekiz ülkeden hiçbiri yekdiğerine Türkiye’nin İran’a, Pakistan’a, Afganistan’a, Türkistan’a, Irak’a, Suriye’ye, Mısır’a, Filistin’e, Lübnan’a, Hicaz’a, Yemen’e, Mısır’a, Sudan’a, Fas’a, Tunus’a, Cezayir’e, yakınlığı, dostluğu ve kardeşliği kadar yakın dost ve kardeş değildir. Aramızdaki anlamsız duvar, sınır ve tel örgüler kardeşliğimize halel getiren, ruhlarımızı rehin alan, silsilelerimizi koparan duvar, sınır ve tel örgüler değildir. Kafası bahşişle çalışan espiyonaj elemanlarının, tetikçilerin, kurşun askerlerin aklı ermez.

Biz Müslümanız. Aklımız, ruhumuz, gönlümüz birdir. Haçlı ruhu karşısında hilalin kollarındayız. Kardeşliğimizi Firavunlara kurban vermeyiz. 

“İrancı”, “İslamcı”, “mürteci” yaftalarıyla küresel katillerden meşruiyet devşireceğini zannederek yandığımız ateşe benzin dökenlerin canı cehenneme.

Ayrılığa, nifaka, nefrete çağıran cahiller nefretleriyle baş başa kalacaklardır. Biz onlardan yüz çevireceğiz. Ali bizim şahımız, Ömer padişahımızdır.

Buhara’dan, Semerkand’dan, Horasan’dan buralara, öteye, beriye tek bir kelime için akmışız. Bin başımız o kelimeye fedadır. Yeryüzüne ve gökyüzüne, bugüne ve düne, maziye ve atiye yalnız o kelimeden bakarız. O kelimeden ve o adeseden. Hilali gördüğümüzde, yağmura tutulduğumuzda hep O’nu yad ederiz. Yüzyıllardır nereye olduğumuz yerden göçtüysek hicret etmişizdir. Evimizin temelini atmadan o bir kelime için bir ev temeli atmışızdır. 

Bizim yeryüzüne, gökyüzüne, birbirimizin yüzüne baktığımız bir yer var. Zamanı, mekânı, hayatı onunla anlamlandırıyoruz. Bakışımızı, yönümüzü, yolumuzu istikametimizi ilkelerimiz belirliyor. Dostlarımızı ona nisbetle seçiyoruz. Zamanı, mekânı, inancı, dostu, düşmanı bahşişe, vukuata göre tanımlamıyoruz. Kategorik olarak zalimin karşısında mazlumun yanında yer alıyoruz.  

Biz uzun bir yolda birbirimizde eriyerek bu günlere geldik. Efendimiz, ebedi rehberimiz Medine’de, yol imamlarımız Bağdat ve Kahire’de, ulularımız, altın silsilemiz Murcie’den, Belh’den, Buhara’dan, Semerkant’tan, Gilan’dan. Büyük imamımız Bağdat’ta, İmam Şafii’miz Kahire’de, Şah-ı Nakşıbendi’miz Buhara’da, Geylani’miz Bağdat’ta. Maturidi’miz Semerkand’da. Biz Nato lügatiyle düşünmüyoruz, yurt, ülke, vatan, millet, milliyet, hudut, kıble, dava, hayat, ölüm, şehadet kavramlarını kendi lügatçemizdeki karşılıklarıyla anlamlandırmıyoruz. Bu bulunduğumuz yerler bize salt dil, tarih, coğrafya değildir. Bizim bağlarımız ABD ve İsrail diye iki leke yeryüzünde henüz yokken muhkem bir zeminde oturmuş bağlardır. Bu bağlar ikili protokollere, mutabakat zabıtlarıyla, sınır anlaşmalarıyla, dönemsel çıkarlarla jeopolitikle, diplomatik müzakere ve sözleşmelerle, karşılıklı yaptırımlarla belirlenmiş bağlar değildir. Tarihe basın toplantılarından, manşetlerden bakan kara cahiller bilmez. Leşkerler efendilerinden aldıkları bahşiş karşılığı burada İran düşmanlığı, orada Türkiye düşmanlığı yapabilirler. Akıl ve vicdan sahibi herkes, her türlü mezhep asabiyesini kaşımanın hangi insanlık düşmanlarının ekmeğine yağ süreceğini bilir ve asla bu tuzağa tenezzül etmez. Özellikle bu zamanda kin ve nefret saçan bu bevvali zemzemi durdurmaya ve tecrite mecburuz.     

Yüz yıllardır aynı makamlarla, aynı mısra, remiz ve mazmunlarla yürüyenler nifak ve şikak diline asla tenezzül etmezler. Biz Yunus’ça, Eşrefoğlu’nca, Süleyman Çelebi’ce ifade ederiz acımızı, sevincimizi. Yapay duvarlar, sahte tel örgüler ağız tadımızı alamaz bizden. Vazgeçemeyiz dilimizden, dinimizden, düşüncemizden, hatıra hattımızdan. Biz Tamburi’siz, Hafız Burhan’sız, Hafız Sami’siz edemeyiz. Yalnız Hafız, yalnız Sadi, yalnız Cami değil, Ferid Ferşad da Muhsin Namju da Füruğ da Ali Şerati de bam telimize dokunur. Biz kendi sazımızı çalar, kendi nağmelerimizle gamlanırız. Hicazssız, acemsiz, aşiransız, kürdisiz olamayız. Bir Nişabur nağmesi, bir Hafız beyti aklımızı başımızdan alır. Siz bilmezsiniz. Nereden bileceksiniz. Sizin bam teliniz yoktur. 

“İmkân ve ihtimal bile yok sizin bilmenize bay yabancı. Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar. Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor. Halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?  Gidiniz ve öteki yabancıları da götürünüz. Hani sizin şu yüzü kurabiye bir bayanınız var ya. Siz şeytanı galiba çok seviyorsunuz bay yabancı. Sizin Matmazel bir ölse siz onu bir daha göremezsiniz. Halbuki bizim ölülerimizi teyzem görüyor. Onlarla konuşuyor onlara ekmek veriyor. Onlar ekmek yiyor anladın mı bay yabancı. Matmazel bir ölse ona kimse ekmek vermez. Yağmur bizim için yağıyor. Bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor…” 

Siz ne Irak, ne acem perdesini bilirsiniz. Bu araban, bu Acem, bu İsfahan, bu Nişabur bu Nevruz demeden çeşnilerimize, taksimlerimize, gazellerimize, şiirimize musikimize, dilimize, evimize, ülkemize, yurdumuza giremezsiniz. Bizi bahşiş verdiğiniz aramızdaki cahiller eliyle kardeşliğimizden utandıracağınızı ve ayrı ayrı ulusal çöplüklere gömeceğinizi zannediyorsunuz ama yanılıyorsunuz?   

Nato kafa nato mermer bilmez.

İran’dan ayrı değil Anka’mız. 

Kaynak: Perspektif Online

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Memedali | 09.07.2026 14:23
Muhtesem.. "Farsçasız, Arapçasız Türkçe, abdestsiz, namazsız, kıblesiz kalır. Biz kitapsız, kalemsiz olamayacağımız gibi, makamsız, acemsiz, hicazsız, kürdisiz, çargâhsız, rastsız, dügâhsız, buseliksiz, hüseyniksiz, nevasız, segâhsız kalamayız. Bu sesleri, bu perdeleri bu makamları semamızda yırtmaya ve bizi ufuksuz bırakmaya kim cüret edebilir? "