metrika yandex

Haberler / Yorum - Analiz

Modernizmle Hesaplaşılmalı / Mülakat: Naman Bakaç

27.05.2021

X, Y, Z kuşağı analizleri, tektipleştirici pazarlama kavramlarının doğrudan alınmasıdır. Pazarlama kavramları ile sorgulamadan, siyasete bu kuşak analizlerini taşırsanız, bu düpedüz kolaycılık olur. Pazarlama kavramı da uluslararası şirketlerin yerel piyasayı anlamak için geliştirdikleri kavramdır. Doğrudan bu kavramları alırsan, olmaz. Siyasi parti işi demek, yerel demek.

Mülakat: Naman BAKAÇ

 

Prof. Dr. Emre ERDOĞAN ile mülakatımızın ilk bölümünde Türkiye’deki siyasal kutuplaşma olgusunu, nedenlerini ve toplumsal ile siyasal alana yansımalarını kuramsal ve ampirik bir perspektifle ele almıştık. 

 

Mülakatın ikinci bölümünde Erdoğan ile devlet-toplum-birey ilişkisinin hangi düzleme oturması gerektiğini, pandemi ile birlikte ortaya çıkan ütopya-distopya tartışmalarıyla beraber küresel yönetişim gerçeğini, modernizmle hesaplaşma önermesini, Galatasaraylılık bilincini ve son olarak Edebiyatın toplumsal ve siyasal okuma tarzının mümbit bir alan olup-olmadığını ele aldık.

 

 

Gençliğin siyasal ve sosyal katılımı üzerine epeyce saha araştırmalarınız var. Genç nüfusun siyasete katılımı ile ilgili de geniş bir tartışma sürüyor. Siyasal elitlerin de bu gençlerden beklentileri söz konusu. Araştırmalarınızda gençlerin siyasal katılımı ile ilgili nasıl bir tablo ortaya çıktığını gördünüz? Neyi önceliyorlar, hangi engellerle karşılaşıyorlar?

 

1996 ya da 1997’de ilk defa gençlik üzerine bir çalışma yapmıştık. Siyasal katılım ile birlikte yaşam tarzına da odaklanan bir araştırma idi. Orada şöyle bir durum ortaya çıktı. Genel geçer bir anlayış vardır, 80 sonrası gençlik, apolitik gençliktir şeklinde. Gençler siyasetle ilgilenmiyor veya siyasete mesafelidir deniliyor. 96 yılından itibaren geleneksel siyasal araçlara bakınca Türkiye gençliği buralarda yok. Oy verme yüksek ama siyasi parti üyeliği yüzde onun altında kalıyor. Gençler kampanyalara katılmıyor.

 

Kriterlere bakınca 96’dan beri ciddi bir değişim yok. Gençlik geleneksel olarak siyasal katılımda yok. Geleneksel olmayan, elitlere meydan okuyucu dediğimiz katılım türünde ise gençlik var. Boykot, işgal, protesto, zaman içinde internetle birlikte sosyal medyada tepki şeklinde görünür olan bir gençlik var. Bu araçlara katılım düzeyi var ama burada da belli bir sermayesi olan gençlerin katıldığını görüyoruz.

 

1999 yılındaki araştırma verilerini dile getirecek olursak; beyaz yakalıysanız, eğitim düzeyiniz yüksek ise, kentlerde yaşıyorsanız, Kürt etnik kimliğiniz var ise bu tür elitlere meydan okuyan siyasal katılımın yüksek olduğunu görüyoruz. Türkiye’de sosyal bilimlerde kanun olmaz ama gençlerin katılmadığı bir kanun var diye başlıyordum bazen konuşmalarıma. ‘Gençler konuşuyor’ diye bir çalışma yapmıştım. Bu çalışmada 12 sebep ortaya çıktı.

 

Katılan gençlerle görüştüğümüzde şunu gördük ki, kurumsal siyasetin yapılma biçimi kusurlu ve siyasi partiler 80 sonrasında katılımcılığı teşvik eden bir yapıya sahip değiller. Evet, demokratikleşme dalgası oldu zaman zaman ama siyasi partiler demokratik yapılara bürünemediler maalesef. Yukarı hareketliliğe izin veren yapılara sahip değiller partiler. Gençlik de bunu görüyor ve de yükselemiyor.  

 

Üçüncüsü siyasi partilerin gençlik algısında ciddi bir sorun var. Gençliğin araçsallaştırıldığı anlayışı. Şöyle vülgarize edebilirim bunu. 80 öncesi gençlik duvara bir şey asıyordu. Şimdi ise kapı kapı dolaş denilerek bu yapılmaya çalışılıyor. Siyasi partiler gençlere fikrini sormuyorlar. Dördüncüsü seçilme yaşı küçültüldü ama siyasi partilerde gençlerin yükselmesi belli bir sermayeye bağlı. Onlardan birisi de para. Sosyal sermaye değil maalesef.  Partide eğer yükseliyorsa, paraya erişim de artıyor.

 

Kimi partilerde ise etnik aidiyet, akrabalık bağları önemli ama siyasi partiler cemaate dönüştüğü için bu sefer o ritüelleri ezberleyen veya o jargonu kullanan gençler yükseliyor. Özetle şu deniliyor; gençliğini bırak, bizim istediğimiz gibi ol, önün açılır. Buradan da siyasi partilerin siyasal katılıma ilişkin zihniyetlerinde bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Sağ-sol partiler farketmez, çoğu aynı şeyleri yapıyor.

 

Siyasal katılıma ilişkin bir başka faktör de ebeveynlerin gençleri siyasal katılım noktasında teşvik etmedikleri gerçeği. “Senin ne işin var” diyor ebeveynler.  Bu gençlerin cesaretini kıran bir bakış açısı. 80 öncesi kötü hatıraların varlığı, bir yere kadar bunu besliyor.  Ebeveynler nezdinde ana akım siyaset iyi bir şey değil. Yozlaşmış gibi görülüyor. Bu yüzden ebeveynler gençlerin siyasete dâhil olmalarını istemiyorlar. En önemli şeylerden biri de bu. Siyaset makbul bir şey değil. Gönüllülük bile hoş görülmüyor. Bunlardan dolayı gençlerin pek katılma arzusu yok.

 

Gençlere ilişkin şöyle bir yaklaşıma sahip olanlar var. Gençler siyasete katılıyorlar ama kendi bildikleri şekilde katılıyorlar deniliyor. Yatay örgütlenme vs. diye de ifade edilir bu durum. Benim baktığım yerden bakınca katılmak ile katılmamak arasındaki çizgi çok ince. Klavye silahşörlüğü diye bir şey var. Tweet atmak siyaset mi? Gençlerin değiştiğine dair izlenim ediniyorum. Tweet atmakla kalmıyor, blog yazmak, toplantılar yapmak, çözüm önerisi geliştirme gibi yeni yeni davranışları görüyoruz gençlerde.

 

Türkiye’de gençlikle ilgilenen kurumlar gençlerin siyaset yapmasını zaten istemiyor. Gençlik sosyolojisi ile ilgilendiğim için az çok biliyorum. Siyasetsiz bir gençlik alanı oluşturulmak isteniyor. Bunun siyasi kültürle ilgili elbette ki bir tarafı var. Korporatizm kültürü. Ziya Gökalp kültüründen geldiğimiz için şu tür argümanlar önümüze çıkıveriyor. Yatay hatlar yoktur, dikey hatlar vardır. Gençler, gençlik yaparlar. Üzerlerine vazife olmayan işlere karışmazlar şeklinde ileri sürülen bir dizi argümanlar sıralanıyor. Oysa hayat öyle değil, hayat bazen yatay keser. Korporatist kültürde gençlik alanına, devlet ideolojisi ne olursa olsun ideolojisinin tamamen egemen olduğu siyasetsizleşmiş bir alan ister. Bu Kemalizm’de de olur, hali hazırdaki iktidarda da olur.

 

HEM GEZİ GENÇLİĞİNE HEM DE 15 TEMMUZ GENÇLİĞİNE SİYAH KUĞU İSMİNİ VERİYORUM

 

‘Gezi gençliği’ ile ‘15 Temmuz gençliği’ şeklinde iki tamlamanız var ve bu tamlamaların gençlik üzerine olan mitleri allak bullak ettiği tespitinde bulunuyorsunuz. Bu iki gençlik tamlamasından yola çıkarak, 80 sonrası kavramsallaştırılan “Suskun Kitle” olan gençlik, bugün neye evrilmiş görünüyor? Gezi gençliği şu an nerede? 15 Temmuz gençliği şu an nerede? Bir şeye evrildiler mi? Kendilerini nasıl bir formla görünür kılıyorlar acaba?

 

Gezi olayları ve gençlik üzerine sıcağı sıcağına yazılmış makalelerim var. Gençlik hareketi olduğundan şüphe olmayan, 2 milyon kişinin katıldığı tahmin edilen bir dizi eylemden bahsediyoruz. Bu küçümsenecek bir şey değil. ‘Tamam ya gençler katılmıyor’ durumu ortada yok. Gençler içerisinde Gezi’ye katılan az. Herkes katıldı diyemeyiz ama katıldılar. Geziye ilişkin bir diğer husus da kutuplaşmanın ana akslarından biri olduğu gerçeği.  

 

Gözönünde bulundurulması gereken bir de 15 Temmuz gençliği var. Türkiye’deki kutuplaşmayı bu iki gençlik tamlaması üzerinden şöyle görüyoruz: ya Gezi’yi ya da 15 Temmuz’u yücelteceksiniz. “Hem o hem bu” deme şansı vermeyen bir kutuplaşma var önümüzde. Benim baktığım yerden gördüğüm ise hem o hem bu. Hem Gezi Gençliği hem 15 Temmuz gençliği.

 

Gezi’ye katılanlar arasında AK Partili ya da MHP’li genç yoktur ya da çok çok azdır. 15 Temmuz’a katılanlar arasında da CHP’li genç yoktur ya da çok çok azdır. Ayrışmıştır ama bu bir katılımdır. Birinde polisten gaz yersiniz, diğerinde tepenizden jetler geçer, ama her ikisi de siyasal katılımdır. Bunun üzerinde düşünülmesi gerekir. Bu katılımın nasıl olduğu üzerine kafa yorduğumuzda da karşımıza öfke duygusu çıkıyor. Önümüzdeki dönemlerde bunun büyük bir tema olacağını düşünüyorum. Belki de hınç olacak bu tema.

 

Özetleyecek olursak, gençliğin siyasal katılımı üzerine kurumsal engeller çok fazladır. Partilerin gençliğe bakışı gibi.  Siyasal kültür de katılımı teşvik etmiyor, ebeveynler de. Üçüncüsü de gençler çok hevesli değiller, çünkü siyaset temiz bir şey olarak görülmüyor gençler nezdinde. Siyaset kirli görülüyor. Çıkar karşılığı yapılan bir uğraş gibi görülüyor.

 

Siyasi aktörler rol model de oluşturamadı gençliğe. Bütün bunların istisnası bence hem Gezi gençliğinde hem de 15 Temmuz gençliğinde.  Ben Siyah Kuğu ismini veriyorum buna. Siyah Kuğu üzerine düşünülmesi gerekiyor. İki gençlik de istisna olarak Siyah Kuğu olarak dikkat çekiyor. Birisi daha ideal birisi daha kötü değil. İkisi de partizan oldular. Bunu kabul etmemiz gerekiyor. Katılanların profili farklı. İkisi de katılımlı ama ikisinin de altında öfke var.

 

İlkindeki öfke haklarının yendiğini düşünen gençler sokağa çıkıyor. Diğerinde de demokratik olarak seçildiğini düşünen bir iktidarın ellerinden alındığını ya da yönetme haklarının alındığını düşünen gençler. İkisinde de öfke ortak payda. Öfke ve hınç önemli bir şey. Bunlar harekete geçirir insanı. Arap Baharı’nda da bunu gördük. İkisine de birbiri ile benzerlikleri çok olan olgular olarak bakmalıyız. Dışlamamalıyız.

 

Sanırım “Yeni Bir Siyah Kuğunun Peşinde: Bir Siyasal Davranış Biçimi Olarak Gezi Protestoları” şeklinde bir makaleniz vardı.

 

“Siyah Kuğu” yazısı, sıcağı sıcağına eylemler sırasındaki anketler üzerinden yapılan çalışmanın sonucunda ortaya çıkan bir makale. Çalışma, siyasi parti kimliğinin ne kadar önemli olduğunu bize gösteriyor. Gezi protestoları konusu üzerine bir de niteliksel duygular ve siyasal psikoloji üzerine başka bir makale de yazdım. Özetle, gençler ebeveynleri kadar katılıyorlar diyorum, daha fazla katılmıyorlar. Farklı olan şey ise, kimlik diye belirtmiştik andığım söz konusu makalelerde.

 

SİYASİ PARTİLER HEM GEZİ’YE HEM DE 15 TEMMUZ’A YASLANDILAR, AMA O ENERJİYİ DE YOK ETTİLER

 

Gezi gençliği ile 15 Temmuz gençliğinin siyasal katılımına ilişkin siyasal partilerin tabanından gelen, siyasal mekanizmaların basamaklarını tırnaklarıyla kazıya kazıya gelen bir katılımdan çok, duygular sosyolojisinin ya da hınç ve öfkenin etkisi ile bir siyasal katılımdan dem vuruyorsunuz. Siyasal kültürümüzün el vermesiyle değil, bir tür el yordamıyla olan bir katılım denilebilir mi buna?

 

Tabii ki, el yordamı. Bir de şöyle bir şey var Gezi’de pratikler çok belirgindi. Mesela üniversite kulüplerinin pratikleri çok büyük avantaj sağladı. Gezi’de rol oynayan Çarşı’nın polisle çatışma pratiğini de es geçmemek gerekir. Çevreci gençlik vesaire de dışarıdaki pratiklerini geziye taşıdılar. 15 Temmuz’un ise biraz daha başı boş bir görüntüsü vardı.  Gezi gençliğinin pratiklerinden uzak bir gençlik katılımı sözkonusu idi 15 Temmuz’da. Bunu el yordamı ile yaptılar, diyebiliriz. İkisinin de sonucu şu oldu, bu enerji bir şeye dönüşmedi. Ne Gezi ne de 15 Temmuz’da gençlerin vatandaşlıklarını geri almak için sokağa çıktıkları o “tarihsel an”ın enerjisi kanalize edilemedi. Siyasi partiler bunu kendilerine meşruiyet için kullandılar. Bazıları Gezi’ye bazıları 15 Temmuz’a yaslandılar ve o enerjiyi de böylelikle yok ettiler. Bir siyasal aktöre dönüşmedi.

 

X, Y, Z KUŞAĞI AMERİKAN TİPOLOJİSİNE AİT

 

Gençlik mevzusu üzerinde dolanırken, sizinle bir de kuşak analizlerinde sıklıkla duyduğumuz X, Y ve Z kuşağını konuşalım. Öncelikle bu kategorileştirmeler ne kadar sağlıklı? Z kuşağına oldukça bel bağlayan siyasal elitler de var bildiğiniz gibi. X, Y, Z kuşaklarının belli başlı karakteristik yönleri var mı, kuşakların eğilimlerini birbirinden ayrıştırmak mümkün mü?

Şöyle bir şey ile karşı karşıyayız, kuşak kelimesinin birden fazla anlamı var bir kere. Çok rahat kullandığımız, 3 kuşak boyu denilen bir şey var, sosyolojik olarak. Dede, baba ve çocuk kuşağı. Türkiye’de bu 100 yıl alıyor. Her kuşak bir öncekinden farklıdır. Çünkü erişimi farklıdır. Lineer olarak Türkiye’de eğitim artar. Eğitimden bile kaynaklanabilir o kuşak farklılıkları. Ebeveyn ile çocuğun aynı değer setine sahip olmaması şaşırtıcı değil, çünkü farklı şekilde farklı dünyalarda yaşıyorlar. Bu bir kuşak yaklaşımı.

 

İkinci kuşak yaklaşımı, benim de sahip çıktığım. Karl Mannheim’ın kuşak yaklaşımı. Tarihsel anlara şahitlik yapmaktan bahsediyor Mannheim. Öyle bir tarihsel alana şahitlik yaparsınız ki bu sizi biçimler, bireysel farklılıkları sıfıra indirir, ortaklık yaratır. Zengin aile çocuğu da olsanız fakir aile çocuğu da olsanız örneğin 1918 tarihsel anı böyledir.

 

Biz ise; X, Y, Z kuşağı derken, ikinci yaklaşıma odaklanıyoruz. İnsanlar sosyalizasyon dönemlerinde 15-20 yaşlarında öyle tarihsel koşullara, anlara şahit oluyorlar ki birbirilerine benziyorlar. Aralarındaki farklar çok yakın. Bu Amerikan tipolojisi dediğimiz; X, Y, Z kendi özgü koşullarını içeriyor.

 

Amerika’da 1920-1945 X kuşağı; 1945’ten sonrasına ise sırasıyla Y, Z diyor kendi şartlarında. 1945-1948 arasında doğan kuşağın doğum hızı artıyor. Ekonomi büyüyor. Çok hızlı bir ekonomi. Kitle tüketimi ve üretimi artıyor. TV artıyor falan. Türkiye’de ise öyle bir şey yok ki; Türkiye’de 1945-1948 ile ABD’deki bu tarihler aynı değil bir kere. Aşırı küreselleşmiş bir dünya varsayımı yapılıyor bu kuşak analizlerinde. Brezilya’dakinin de Türkiye’deki gençliğin de aynı olduğu gibi çıkarsamalar yapılıyor. Peki, Yemen’deki de aynı mı? Benim itirazım buna. Bu kuşaklar Amerikan tipolojisine ait. 

 

Her ülkenin kendisine özgü gelişimleri, değerleri olur. Bir de ortaklıkları, benzerlikleri olur. İkisi de birbiri ile mücadele eder. Şimdi X, Y, Z dediğiniz zaman küresel özellikler her şeyi domine ediyor gibi görünüyor ama oysa öyle değil.  ABD dışında çok da dikkate alınan bir kuşak analizi değil şu X, Y, Z kuşakları. Brezilya’da Avrupa’da yapılmış. Avrupa, Batı dünyası, demokrasisi, kapitalizmi vesaire derken Doğu blokunda bu ayrım geçerli değil.  Eski Doğu blokunu kastediyorum. Türkiye’de ise oldukça sevildi bu kuşak analizleri.

 

7-8 milyon yeni seçmenden bahsediliyor. Haliyle bu rakam, siyasal elitler için dikkat çekici bir rakam. Bunun üzerinden X, Y, Z kuşakları ne yerler, ne içerler, hangi müziği severler, sosyal medyayı nasıl kullanırlar üzerine argümanlar geliştiriliyor. Şu anda Türkiye’de ortalama olarak evlenme yaşı 22’dir. Z kuşağı denilen kişi Güneydoğu’da köyde yaşayan 2 çocuklu kadın kardeşimiz pekâlâ olabilir. Bunu siz serbest çalışmayı seven, freelance olmayı düşünen, yemeklerden de Suşi veya Waffle seviyor diye vülgarize ederseniz, benim diyebileceğim şey şu olur; öyle bir dünya yok.  En basitinde Z kuşağı en çok Güneydoğu’da derim ve ileri sürülen tüm argümanlar allak bullak olur. Bölgeyi biraz bilen biri olarak bunun Z kuşağı ile alakası olmadığını temin ederim.

 

Tektipleştirici pazarlama kavramlarının, doğrudan alınmasıdır bu kuşak analizleri.  Pazarlama kavramları ile sorgulamadan, siyasete bu kuşak analizlerini taşırsanız, bu düpedüz kolaycılık olur. Pazarlama kavramı da uluslararası şirketlerin yerel piyasayı anlamak için geliştirdikleri kavramdır. Doğrudan bu kavramları alırsan, olmaz. Siyasi parti işi demek, yerel demek. Daha çok yerel çalışmak demek. Yerel olduğu için kendi tipolojisini geliştirmesi lazım. Kuşak içindeki farklılığı fark etmek lazım.

 

Bir üniversite tarafından finanse edilen Türkiye’nin kuşakları çalışması var. Yaz sonuna doğru çalışmanın sonuçları kamuoyuna sunulacak. Bizim Türkiye’nin kuşakları üzerine bir çalışmamız var. Yani kendi özgül gelişimlerin, koşulların üzerine kuşak analizleri olur. Batıdan ithal değil. Uzun bir zamandır şunu söylemeye çalışıyorum; 1996’da bile homojen Türk gençliği yoktu. Homojen olmayan gençlikte, homojen olan şey ne diye sorarsanız, verebilecek tek şey, teknolojiye aşinalık. Teknolojiye erişim. Youtube, İnstagram vesaire gibi sosyal medya araçlarını daha önceki nesillerden daha yoğun kullanmaları sözkonusu. Burada, kestirmece analizler, kategoriler yapmamak lazım. Ama teknolojiyi kullandıkları hususunun altını çizmekte de fayda var.

 

Bugünün gençleri, teknolojiye daha bir hâkimler. Daha az muhafazakârlar. Daha az hiyerarşikler. Elimizde veriler olduğu için, bunları rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Ebeveynleri de kendileri de daha bir eğitimliler. Bizim kuşakta, annesi üniversite mezunu olanlar yüzde iki idi. Şimdilerde bu oran daha yüksek. Bir de şöyle bir meseleleri var. 2008’den beri içinde yaşadıkları belirsizlik döneminden özelde ise pandemiden dolayı, biraz daha güvenlikçi, korumacı davranışlara sahipler. Özal kuşağı diyebileceğimiz, daha büyümeye odaklanan, daha fazla fırsatlara odaklanan nesilden çok, sahip olduğu ne varsa onu korumaya çalışan bir nesilden bahsedilebilir. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da bu böyle oldu. Örneğin Erasmus ile yurtdışına bir sene ya da 6 ay okumak için gitme hususunda daha kolay hareket edemiyorlar bugünün gençleri. Şimdilerde buna ilişkin daha zor karar veriyorlar.

 

Bu kuşak bunun farkında. Kıtlık dönemi. İşsiz sayısı çok fazla.  Bir tür kendini geliştirme olanakları azalıyor. Bütün bunlar kıtlık psikolojisi yaratacak. Çok dikkat edilmesi gereken şeylerden biri de bu kuşağın iş motivasyonları çok farklı. Bizim nesillerde biraz daha prestij, takdir, müdür olma, unvana yatırım yapma sözkonusu iken, şimdiki gençlerde gördüğümüz ise “kendime daha çok vakit ayırayım, daha çok yatırım yapayım” çıkışı sözkonusu. Yani daha çok içseller. “İnsanlar beni makamım, unvanım üzerinden daha çok sevsin” değil de, “kendimi daha çok geliştireyim” derdindeler. Kendime ayıracağım vaktim olsun anlayışındalar.

 

Tüm bunları, derinlemesine yaptığımız görüşmelerde gördük. Sanki iş denilen olgu, değerini biraz kaybetti. “İstifa ediyorum, işi bırakıyorum” diyen bir ekipten bahsediyoruz. Türkiye’de siyasi partiler, şirketler, STK’lar bu nesil ile uğraşmaya çok da hazır değiller. Bu zihin haritasını nasıl içselleştirecekleri konusu kafalarında çok net değil. Çünkü hala hiyerarşik bakılıyor meselelere. Yukarıdan aşağı konuşma tavrı hala geçerli maalesef. Şirket kültürü, sadakati öldü sanırım. Bunlar benim gördüğüm ortaklıklar.

 

TÜRKİYE’DE SİVİL TOPLUM, DEVLETE KARŞI HER ZAMAN ZAYIF OLDU

 

Salgınla mücadele kapsamında yazdığınız bir makalede Thomas Hobbes’ın Leviathan kavramsallaştırması üzerinden yönetişim olgusuna dikkat çekiyorsunuz. Salt salgın için değil, Türkiye’nin yapısal sorunları da olan; dindar-laik gerilimi, Kürt sorunu, yoksulluk, askeri vesayet vs. çözümünde siz devlet-toplum-birey ilişkisinin nasıl bir düzleme oturması gerektiğini düşünüyorsunuz? Tarihsel tecrübe olan Osmanlı gibi mi yoksa modern bir formu mu ya da kendimize özgü bir form mu öneriyorsunuz?

 

Bahsettiğiniz makalede, Daron Acemoğlu’nun ilham verici bir çalışması olan; “Dar Koridor” eserinden yararlandım. Pandemi dönemiyle beraber “Devlet nedir? Devletin fonksiyonları nedir?” üzerine tartışmalar başlamıştı bildiğiniz gibi.

Daron Acemoğlu, ilk olarak Anglo-Sakson modelini çiziyor bu eserinde. Devletin yetkisini sınırlayan, İngiltere merkezli bir model olan, geçmişi 10-11. yüzyıla dayanan, o tarihlerde tipik olmayan bir ideal modeldir bu. Orada devlet ne zaman ileri gitse, haddini aşsa; ona ket vuran yerel dinamikler olduğunun altını çizmişti. Acemoğlu, Amerikan modelini de buna yakın görüyor.  Yerel dinamiklerin devlet yetkilerine karşı direnmediği model ise, Alman Modeli diyor. Özellikle Prusya modeli oluşurken yerel direnemiyor bilindiği gibi. Bir de despotik karakteri olan Çin modeli var. Asya tipi üretim tarzı modeli. Marks bunu anlattı, bizde ise Sencer Divitçioğlu hoca bunu yazdı, çizdi. Devletin yatırım yapması gerektiği, sulamayı da devlet denilen aygıtın yapması gerekliliğine vurgu yapan bir devlet modeli. Vatandaşın tüm bunları yapamayacağı ve yeri geldiğinde de devletin yumruğunu koyduğu bir modeldir bu. Kısacası ATÜT tartışmaları.

 

Bizde Osmanlı modeli tartışmalarına girildiğinde, kaybolup duruyoruz çoğunlukla. Oysa bizde şöyle bir sorun var, burjuvazi bizde zayıf. Türkiye’de burjuvazinin devlete karşı zayıf olduğuna dair ortak bir konsensüs var. Burjuvazi zayıf da, sivil toplum ne durumda peki?

 

90’larda sivil toplum denilince Şerif Mardin Hoca’yı anmadan olmaz.  60-70’lı yıllarda Batı tipi despotizm algısı vardı. Bunun 1850’lere dayanan Osmanlı toprak modeli ile ilişkisi hiç kuşkusuz vardır. Korporatizm var bizde, oysa bu çok tartışılmaz. Hatta yok sayılır. Türkiye’de sivil toplum ise 90’larda başladı. Türkiye’de sivil toplum, devlete karşı her zaman zayıf oldu. 2002 Avrupalılaşma süreci ile arttı ama 2013 sonrasında ise geri çekilme söz konusu oldu. Totalde ise sivil toplum güçlenmedi.

 

Sivil toplumun güçlenmesi, otonomik karakteri ile ilgili bir şey. Sivil toplumun otonomisi de öz kaynaklarına bağlıdır. Yıllarca sivil toplum dünyasında bulunan biri olarak bu durumu şöyle somutlaştırayım. 2004’de sivil toplum araştırması yürütürken, ortalama profesyonel sayısı 2 idi. 2016 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile yürüttüğümüz başka bir çalışmada ise, sivil toplum alanında çalışan ortalama profesyonel sayısı yine 2 idi. Türkiye’de STK’lar kendilerini ayakta tutabilecek güce sahip değiller maalesef.

 

Türkiye’de sivil toplumun kendi kaynaklarıyla kendini döndürmesine bakacak olursak şu veriyi paylaşmak yerinde olacaktır. Sivil toplum kuruluşlarının 1/3’ü hemşeri dernekleri. Hak bazlı sivil toplum ise dış kaynaklı projeciliğe bağlı olarak hayatiyetini sürdürüyor. Bunların sayısı da çok ama çok azdır. Örneğin sivil toplum kuruluşlarının Suriyeli veya yabancı göçmenlerle ilgili yapacağı çalışmalar dışardan gelecek fonlara bağlı. Devlet ile bu işleri yaptığı için uyumlu çalışmak zorunda olan kurumlar var. Maalesef Türkiye’de devleti yok sayamıyorsunuz bu alanda.

 

Tarihsel olarak Avrupa’daki durumun bizimle ters olduğuna dair bir iki örnek vermek isterim. 17. yüzyılda; 1683’te Viyana kuşatmasında imparator, şehri burjuvaziye bırakıp şehri terk ediyor. Şehri, burjuvazi savunuyor. Sıklıkla denilir, bir Hollanda kadar olamadık diye. 1607 tarihli Hollanda’da Doğu Hindistan hisse senedi vardı. Bir anlamda bu büyüklükte bir girişimi bireysel yatırımcının sağladığı fonlarla destekleyebilecek bir finansal mekanizma bulunuyordu. Böylesi yapılar bizde yok. Türkiye’de devlet ile iş yapmak zorundasınız. Çünkü devletten daha fazla kapasite geliştirmiş bir sivil toplum yok.

 

Pandemide sivil toplum devreye giremedi. Hala da devlet yapıyor.  Peki devlet despotik mi? Değil. Despotik olabilmesi için sağlam bir otonomiye ihtiyacı olmalıdır. Devlet, otonom bir devlet değil Türkiye’de. Hiçbir zaman olmadı. Mesela baktığınız zaman 1980 darbesi otonomi sağlamayı hedefliyor. Halkı dinlemiyor, daha sonra Özal kazanınca o da bitiyor. Devlet halka karşı hareket edemiyor, çünkü seçim var. Sürekli seçim demokrasisi olduğu için de halka rağmen hareket edemiyor. Hizmet veren bir devlet son tahlilde.

 

Türkiye’de öğrencilerin yüzde 90’ı devlet okulları, devlet üniversitelerinde küçük paralarla okutuluyor. Devletin finansal sorunları yüzünden kapasitesi sınırlı. Pandemide de bu kapasite sorunu gündeme geldi. İşte Daron Acemoğlu bunu söyledi, Amerika bitti, diye. Amerikan tarzı kapitalizm çalışmayacak, çünkü koronavirüs ile mücadele edemedi. Oysa zengin olunca, devlet mücadele edebiliyor. O parayı oraya koyabiliyor. Biden ile birlikte genişlemeci devlet olacak. ABD bu yönüyle herkese sağlık desteği verirse ki, Türkiye vermektedir, parası yettiği kadar veriyor. Bu yüzden pandemi ile birlikte insanlar kuvvetli devlet istiyorlar. Sağlık sorunlarına eğilecek, kapasitesi güçlü, devlet mekanizmaları görmek istiyorlar.

 

Kuvvetli devletten aynı şeyi anlamayacağız hiç şüphesiz. Her şeye karışan devlet istemeyecek kimi insanlar. Ama şunu isteyecek, herkesin aşı olduğu ve bunun devlet tarafından karşılandığı bir devlet mekanizması. Bizim devletimiz finansal ve operasyonel kısıtlamalar nedeniyle çok kuvvetli olamadığını gösterdi. Sivil toplum olarak bizler daha kuvvetli bir şekilde bunları istemeliyiz. ABD’liler “sen bana ilaç verdin, aşı verdin sağol” diyecekler “ama benim çocuğuma da karışma” çıkışında da bulunacaktırlar muhtemelen. Türkiye’de aklı başında insanların bana kalsa daha kuvvetli devlet istemeleri gerekiyor. Ama daha kuvvetli devlet; sivil toplum ya da birey aleyhine olmamalı. Kurumsal kapasitesi güçlü ve bunu toplum lehine harekete geçirebilecek bir devleti kastediyorum. Pandemi ile birlikte bunu daha çok hissettik. 

 

EDEBİYAT ASLINDA SİYASAL VE TOPLUMSAL MESELELERİMİZE IŞIK TUTABİLEN MÜMBİT BİR ALAN

 

“Hele Bir Gitsin De” başlıklı yazınızda Tanpınar’ın “Mahur Beste” romanından yola çıkarak İttihatçıların “hele bir gitsin de” stratejisini bugünün Türkiye’sine uyarlamışsınız. Sanki bu iktidar ya da Erdoğan gitsin de psikozu sizin ifadenizle siyasi biçareliği gösterdiği kadar başka neyin göstergesidir? “Hele bir gitsin de” sahici bir siyaset söylemi midir? Bu siyasal stratejinin veya söylemin artıları ve eksileri nelerdir?

 

Edebiyat aslında siyasal ve toplumsal meselelerimize ışık tutabilen mümbit bir alan. Mahur Beste romanını okuyanlar, öyküyü bilirler.

 

Çok deneyimli bir tür siyasal girişimci ile yeni hevesli ittihatçı konuşuyorlar. İttihatçı, ‘hele bir gitsin’ diyor. Konuşmanın diğer tarafındaki kişi ‘hele bir gitsin’ olmaz, diyor. Tarihsel olarak bakınca Abdülhamit gitti. Lakin İttihatçılar “gitsin” dediler, yerine bir şey koymak için gelmediler. Şöyle bir gerçeği de kabul etmekte fayda var. ‘Hele bir gitsin’ dediğiniz insanlar sorunun farkında olarak bunu söylemiyorlar. Elit ikamesi meselesi anlayacağınız. Yani, ‘bu elit, ülkeyi yönetmekten vazgeçsin. Ben yöneteyim’ diyor. İttihat Terakki kurucularına baktığınızda, hızla gelip bunun karşılığını da alıyorlar. Elitler arası çatışma meselesi özetle. 

 

Ülkemizde de olan maalesef budur. Tırnak içinde kullanıyorum bu elitleri, kimi elitler dışlayıcıdırlar.  ‘Sen git biz gelelim’ diyor. Bunun siyasal alana yansıması ise şöyle oluyor; muhalefet de “o koltuklarda biz oturalım; o arabaları biz kullanalım. O prestiji biz alalım” anlayışında. Giden elitlerin yerine yeni siyasal elitler geldiğinde, her yerde kayda değer sayıda yöneticilerin değiştiğini gördük.  Entelijansiyada bu yaşandı. Yani biri gidiyor, yerine başka birileri ikame ediliyor. Aktör değişimi, sistem değişimi değil. 1973’te Ecevit’in kısa iktidarında bile; İsmail Cem’in TRT Müdürlüğü görevi var.  Birden bürokraside elitler değişiyor.

 

Hollanda’da elitler değişse ne olur değişmese ne olur? Ülkenin nasıl yönetileceği konusunda bir elit uzlaşması var. Almanya’da da nasıl yöneteceği konusunda elitler uzlaşmış durumda, aralarında kara koyun girmediği sürece. Buradaki asıl mesele şu; plebisit demokraside, referandumda 50+1 alırsanız her şeyi alıyorsunuz. Bir uzlaşı kültürü yok. O zaman da diyorlar ki; geri kalan her şey tali meseledir. Siyasal elitler, 50+1’e odaklanıyor.

 

Şu açıdan haklılar, ortada asimetrik bir güç var. Öteki tarafta da elit ikamesi meselesi var. Buna ek olarak; gerçek politikalar geliştirme hususunda çok da kafa yorulmuyor. Mesela gençlik politikalarını geliştirme hususunda. Gençlik politikalarının geliştirilmesi gerektiğini biliyor ama yerel dinamiklerden yola çıkarak, sahici bir el atma sözkonusu değil. Göç politikası da öyle bir konu.

 

Türkiye’de fikir konusunda fakir değiliz. Önemli olan bu fikri kimin uygulayacağıdır. Hatta biz; epistemik çatışma içinde bile değiliz. Herkes neredeyse temel sorunlar konusunda aynı fikre sahip. Odaklanılan mesele ise, bunu kim icra edecek? O gücü kim elinde bulunduracak ya da o güce kim erişecek? Öteki tarafta da; İttihatçılarda olduğu gibi, iktidara nasıl geleceğini de biliyor, hatta nasıl göndereceğini de iyi biliyor. İktidara gelince ise ne yapacağını bilmiyorlar. Aşırı pragmatizm hali. Talat Paşa biyografisi bize bunu çok iyi göstermektedir. 

 

Talat Paşa’da ideoloji sıfır. Solcu diye bilindiği bir dönem bile var.  Mustafa Kemal’in pragmatizmi doğru bir pragmatizm, çizgisi olan bir pragmatizm. Bu bakımdan Cumhuriyetin ilk dönem pragmatizmini ittihatçılara göre çok daha nitelikli buluyorum. İttihatçılar kiminle ittifak kuracaklarını bile düşünmemişler, sadece “hallederiz” demişler. Hallederiz mantığının ülkeyi getirdiği hal ise ortada.

 

Günümüzde muhalefet, iktidara gelince ne yapacaksınız sorusunun tartışılmasını istemiyor şu anda. Örneğin gençlik politikalarında ne yapacaksınız sorusunu tartışmak istemiyor. Belki kim yapacak o da belli değil.  Can yakan acil sorunlarımıza ne çözüm bulacağımızı ortaya koyup beraber yapacak mıyız-yapmayacak mıyız meselesine odaklanılması gerektiğini düşünüyorum.

 

ABD’de Biden çok suçlandı siyasetsiz olmakla. Biden’a bakıldığında aslında hiçbir şey söylemiyor. Örneğin sağlık politikasında Obama’nın politikasını biraz değiştirerek ilerliyor. Dış politikada da öyle. Ancak geldikten sonra parti içindeki sol kanadın etkisiyle genişlemeci bir siyaset izledi. Dış politikada gerilimler de çıktı. Sürekli pragmatizmle hareket ediyor. Hele bir iktidara gelelim; hallederiz demek temel bir sorunsal.

 

Açıkçası; içi boş bir ittifaktan hayır gelmeyeceğine dair bir yazı da yazdım. Tabi ki tartışmakta hiçbir sakınca yok. Burada dikkat çekmeye çalıştığım, politika yapım sürecimizdeki sorunumuza dair. Bağımsız sivil toplum kuruluşu ve bağımsız baskı kurumları sayısı çok az bizde. Politika yapımı nereden nereye gidecek? Partiler yapıp topluma mı iletecek; toplum yapıp partilere mi iletecek? Bu döngüyü bir kere sadece teorik olarak değil, davranışsal olarak da değiştirmeliyiz. Bunu bir örnekle somutlaştırmak isterim.

 

Aile sigortası meselesine bakın. Kaç ayrı formu var literatürde. Aile sigortası mı temel gelir mi?  İktidara gelince hangi formu uygulanacak, buna ilişkin aile politikası nedir? Dış politikaya gelemiyorum bile. Dış politikada mesela göçmen politikası nasıl olacak? İYİ Parti ve CHP’nin göçmen politikasına baktığım zaman; toplu bir tehcir hareketi görüyorum orada, alt metin bu. Bu mudur göç politikası? “Hele bir gitsin de sonra konuşuruz” demek, siyasal biçareliktir derken bunu anlatmaya çalıştım. Öteki taraf da o zaman konuşacak bir şey olmaması demek. Konuşulduğu zaman ne olacak? Göç politikalarına bakınca bu konuda en ilerici olan HDP. Diğer iki parti ise bunu şimdilik konuşmamayı tercih ediyor. Bunun gibi bir dizi konu ve sorunlar var. AB ne olacak mesela? Vize serbestisi konusu ne olacak? ‘Konuşmaya gerek yok siz oy verin.” demek, sorunları kamusal tartışma alanından çekmek demektir ki, bu müzakerenin tabandan gelmesine engel olan bir süreci işletmek demektir. “İktidara gelince her şey güzel olacak” söylemi, tüm bu sorunları konuşmak istememek demektir. Bunları şimdilik konuşmayalım demektir, bunları şimdilik açmayalım demektir bu. İttihat Terakki’de de aynısı oldu. Geldiğimiz nokta, Ziya Gökalp’ın düşünce önderi olduğu veya Ziya Gökalp’ı benimseyen bir nokta olup çıktık. 

 

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ KURUMLARININ HEPSİ BAŞARISIZ OLDU

 

Salgınla beraber bildiğiniz gibi ütopya ve distopya üzerine tartışmalar çokça yapıldı. Akademik çalışmalarınızın bir boyutu da uluslararası ilişkiler üzerine kurulu. Transhümanizm, Yapay Zekâ, Posthümanizm, Post-Truth çağı, Endüstri 4.0 ya da Noah Harari’nin Dataizm dönemi diye formüle ettiği birçok tespit ve yaklaşımlara ilişkin siz uluslararası düzenin, insanlığın, devletin, özgürlüğün nasıl şekil alacağını öngörüyorsunuz?

 

Burada olan esas gerilim, izolasyonizm ile entegrizm ya da tek taraflılık ile çok taraflılık arasındadır. “Bundan sonra dünyayı nasıl yöneteceğiz?” sorusu pandemi ile birlikte çokça konuşuldu. Pandemiyi dünya olarak içe kapanarak geçirdik, geçiriyoruz. Güney ile Kuzey arasında çok belirgin performans farklılıkları var.  Dünyanın kuzeyi ile güneyi arasındaki uçurum, pandemiden önce de vardı ama pandemi ile birlikte bunu bariz bir şekilde gördük. 

 

Trump döneminde Amerika çok kötü bir sınav verdi. AB kendi içinde bile dayanışmayı gösteremedi. Avrupa’nın belirgin bir aşı politikası yok, aşı tedarikinde sorunlar çok ciddi. Küreselci bir politika ortada görülmüyor. Biden’a bakıldığı zaman hem Paris anlaşması meselesinde hem de Dünya Ticaret Örgütü toplantısında çok taraflılık politikası ile dayanışmacı bir çizgi izliyor gibi. Ama burada da şu sorun var, bu çok taraflılık Rusya ve Çin’i içermiyor. Söz konusu Rusya, Çin ve Ortadoğu ülkeleri olunca tek taraflı ilerliyor bu iş. İsrail ve Filistin sorununda da çok taraflılık göremiyoruz. 

 

IMF, Dünya Bankası, NATO, BM, Varşova Paktı bütün bunlara bakınca, Soğuk Savaş kurumlarının hepsi başarısız oldu. AB de aslında bunu gördü. İngiltere’nin Brexit ile çıkışı hakeza… AB bir Avrupalılık yaratıp İngiltere’yi kapsayabilmiş değil. Sadece merkezi Fransa ve Almanya’dan olan bir birlik yapısına dönüşmüş durumda. AB’nin de merkezi var, çeperi var. 1945 kurumları içinde bulunduğu zamana uyum sağlayamıyor.

 

Şimdi buradaki sorun, pandemi olmasaydı likidite denilen meseleyi yani akışkanlık meselesini fark edecektik. Kurumların akışkanlığının önündeki engeller olduğunu pandemi ile birlikte gördük. Mesela AB’de serbest dolaşım yani akışkanlığı sağlayan Schengen vizesi var. Schengen vizesi AB dışındakilere eziyet. Euro Zone (Euro bölgesi) Alman ekonomisini uçuruyor ama Yunan ekonomisine iyi gelmiyor. AB’nin ortak güvenlik politikası yok. BM ve AB, Filistin sorununu çözemiyor, aciz kalmış durumda. Bu akışkanlığın önündeki engeller.

 

İdeal dünya tasvirinde, serbest piyasadaki her engel kaldırılınca, denge oluşabilir deniliyordu. Oysa engeller hala duruyor. 2008 finansal krizden çok zor çıktı dünya. Pandemi ile birlikte birtakım kurumlar işlevini sanki tamamladı. Hala Rusya, Çin ve Ortadoğu ülkeleri ile duvarlar yüksek. Uluslararası düzende çok taraflılığın işlediğini söylemek zor.  Batı merkezli dünya bile kendi içerisinde duvarlar örmüş durumda. Güney Avrupa ile Kuzey Avrupa’nın gerçekliği aynı değil. Göçmen sorunu ile karşılaşınca aynı reaksiyonu vermiyorlar. AB, Yunanistan’ı uyarmak zorunda kalıyor göçmen meselesinde. Oysa Türkiye 3,5 milyon kişiyi ağırlıyor.

 

Şu anda uluslararası kurumlarda bir standart yok. Pandemi etkisi ile beraber açıkçası kompartmanlaşmaya dönüşebilir. Rusya dediğimiz yer hala kendi ayaklarının üzerinde duruyor. Şu veya bu şekilde tartışabilirsiniz ama kimi AB ülkeleri Suriye, Libya vs. meselesinde Rusya ile gizli-açık ilişki kuruyor, bu sorunların çözümü için. 9 Mayıs Rusya Zafer Günü’nde yaklaşık 45 Rus Büyükelçiliği ailece yayınladıkları videolarla, 9 Mayıs’ı kutladılar. 14 yaşındaki oğlum, “baba, bu videolarda olan orak çekiç ne? dedi…

 

1990 algısının dışına çıkamadı kimi kuşaklar. Ülkeleri yöneten liderler 90’larda 40’lı yaşlardaydı. Yenileri geldiğinde daha farklı bakabilirler oysa. 90’larda Sovyetler gitti, “Tarihin Sonu” denildi, AB tam gaz ileri falan ama Rusya jeopolitik olarak hala ayakta duruyor gibi. Dolayısıyla küresel yönetişim kapasitesini artırmayı arzulayacak liderliğe ihtiyaç var. Roosevelt’in yaptığı gibi. 1929 krizini çözmek için daha güçlü merkezi hükümet diyen ve bunu tartışmaya açacak liderlere ihtiyaç var bence. Biden yanında Harris ile böyle bir vizyon güdebilir.

 

Bu işe girebilecek diğer liderlere bakıldığında ise böyle bir liderlik şimdilik görünmüyor. İngiltere bu modelden Brexit ile çıktı zaten. Kendini bir birlik içinde görmektense, tarihselliğinden gelen emperyal gibi ya da daha büyük bir ülke konumunda gören refleksler veriyor. Böyle yaparak da kimi politikalarını zaman zaman dayatıyor. Mesela Formula-1 Türkiye’den alınıyor çünkü İngiltere Türkiye’ye uçuşu yasaklamıştı. Şampiyonlar Ligi final maçını da İngiltere kendi istediğini dayatarak Türkiye’de yaptırmadı. İngiltere dışındaki liderlere baktığımız da ise mesela Macron öyle bir lider değil. Almanya’da içe kapanma eğilimi yüksektir, finansal politikalarda bunu görüyorsunuz. Dolayısıyla küresel yönetişim veya çok taraflılık ilkesi üzerinde bir düzen işleyişini yürütecek şimdilik bir lider görünmüyor. 5 milyonluk nüfusu ile Yeni Zelanda mı yürütecek? Trump AB’yi karşısına alıyordu ama bundan sonra Biden bu kadar sert hareket etmez. Ancak yine Rusya ve Çin ile çatışacak. ABD’nin planlarında öncelik Rusya sonra Çin ve İran rejimini değiştirmek, yoksa onları tanımadığı sürece çok taraflılık uluslararası düzende olmaz.

 

MODERNİZM İLE HESAPLAŞILMASI GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM

 

Başta son 50 yıl olmak üzere ama daha çok salgınla birlikte Modernizm ve Aydınlanmanın vaatlerinin başarısız olduğunu söyleyenlerin arttığını görüyoruz. Bir makalenizde, Modernizmi insanlığın iyiliğe erişiminde aşırı iddialı bir proje olarak görüyor fakat iyiliğe erişimdeki başarısının tartışmalı olduğunu belirtiyorsunuz. Modernizm ve aydınlanmanın başarısızlığına dair bize ne söylersiniz? Modernizm ve Aydınlanma sonrası (Post-Truth çağı) bizi nasıl bir bilgi ve gerçeklik dünyası bekliyor?

 

Kişisel hissiyatım, uzun vadeli düşününce modernizmle hesaplaşmayı yapmak gerektiği şeklindedir. Hesaplaşmadan kastım, modernizmle hesaplaşmadan, onu tartışmadan, ilerlemenin eksik olacağını düşünüyorum. Entelektüellerin farkında olmadıkları şey de modernizmi ne kadar içselleşip içselleştirmedikleri ya da ne kadar modernist olup olmadıkları hususudur. Neden hesaplaşmayı öneriyorum?

 

Öncelikle modernizm, içerisinde bulunduğumuz dünyayı şekillendiren bir olgu. Buradan bir inşacılık yapılması gerektiğini düşünüyorum. Ulus devlet oluşumundan başlayalım. Sonra Fransız devrimini ve Marks’ı ele alalım. Sovyetler dediğimiz şey, modernizmin bir başarısıdır. Sovyet modernizmi yani. Köylü bir toplumdan, aya insan gönderebilen bir teknolojiye erişmek modernizm değil de nedir? Çoğumuz modernizmin çocuğuyuz. Neden mi? Modernizmin ürünü olan üniversitelerden faydalanıyoruz, bilim yapıyoruz. Roman, iletişim, kitle üretimi vs. hepsi modernizmin ürünü ve biz bunların içinde hayatiyetimizi sürdürüyoruz. Weber’in bize önerdiği devletin akılcılaşması işi ya da rasyonalite modernizmdir. Yaşam süremiz 90’a dayandı. Bu yaşa erişimde, bilimsel gelişmeler göz ardı edilemez -ki bilimsel devrim ya da gelişmeler, modernizmdir. Modernizm olmasaydı aşı olacak mıydı? Aşı dediğimiz nesne bilimsel süreçlerden geçti. İlkin bunları kabul etmeliyiz.

 

İkinci söyleyeceğim şey; Türkiye’nin modernizmle sorunu olduğu gerçeği. Modernlik ile modernizm arasında bir gerilim var. Hem toplumsal olarak çevre-merkez ilişkisi bağlamında bir gerilim var hem de kültür savaşları ya da kültür politikaları konusunda bir gerilim sözkonusu. İmparatorluğun parçalanmasına yol açan milliyetçilik, modernizmle ilgili bir şey. Balkan milliyetçiliğinden zarar görmüş bir millet olarak kolektif travmamız da modernizm ile alakalı. Siyasal yapımız, İttihat Terakki, CHP, Demokrat Parti vs. hepsi modernist. Demokrat partinin iktisadi kalkınması, modernist bir modeldir. Sümerbank’ın Nazilli’deki tesisinden bahsetmek bir tür ütopyadır aslında baktığınız zaman. Entelijansiyamız modernist olduğu kadar merkez sağ da modernist. Kalkınma, otobanlar, otomobiller, yollar, barajlar…. Kalkınmacı devlet modeli, modernizmin zihin haritasında olan bir şey. Ama öteki tarafta bu modernizmle hesaplaşmamız lazım.

 

Post-Truth çağı ya da gerçek ötesi bir zaman diliminde olduğumuza dair savlar var. Modernizm; aklı, duyguların üzerine koyuyor. Oysa gerçeklikte öyle bir şey yok. Modernizm duyguları baskıladı. Spinoza’dan beri biliyoruz ki, duygular olmadan karar verebilen canlılar değiliz. 

 

Modernizmin kendisini meşrulaştırmayı seven bir tarafı var. Hayat lineer ilerler diyor. Yarın bugünden daha iyi olacak tezi söz konusu. İdealleştirilmiş bir tarih anlatısı sunuyor bize. Serbest piyasa alegorisi yapıyor, arz-talep dengesi oluşuyor argümanları var ama denge oluşturulurken farklı çıkarlar ve ellerin devreye girdiğini dikkate almıyoruz. İdeal siyaset olarak çizilen tasvir de modernizmin benzeridir. Sürekli idealize olanı meşrulaştırıyor. Bu yüzden modernizmin ne olduğunun farkında olmak gerekiyor.

 

Aşı olup-olmama tartışmaları başlıyor, aşı karşıtlığı gündeme geliyor. Sonra da aşılarla ilgili kimi çalışmaları, ilaç şirketleri finanse ediyor. Bilim insanı bile çıkar ilişkilerinin içinde konumlanabiliyor. Bunu sosyal bilimlerde de görmek mümkün. Biz sosyal bilimciler öyle gerçeğe vakıf değiliz. Pierre Bourdieu yazmıştı “Homo Academicus” diye. Evet, aşı çalışmaları bilimselliğin ürünü ve bu bir nevi modernizmdir. Ama aşı çalışmalarının içinde hırslar var, çıkarlar var, fonlar var, ilaç şirketleri var, toplumsal prestij var. Ülkelerin güç gösterisi var… Bunları yok sayarak bilimsel süreçleri anlamlandıramazsınız. Modernizmin ne olduğunun farkında olmak gerekiyor dediğim şey bu işte. İçselleştirdiğimiz bilgi ve şeylerin farkında olmamız gerekir. Hesaplaşmamız ve sorgulamamız gerekir.

 

Üçüncüsü de medya sektörü ile ilgili anlatılara bakıldığında, Altın Çağ diye bir hayal kuruluyor. Şöyle bir söylem var: “eskiden ne güzeldi yanlış haber sahte haber yoktu.”  diye. Oysa biz biliyoruz ki 1900’lerin başında bir kişi sahte haberlerle dünyayı bir savaşa sürükledi. Öyle Altın Çağ diye sunulan dönemde bile sahte haberler söz konusudur. Sarı sendikacılık gibi sarı gazetecilik denen bir olgu da var. Medyada o altın çağ gitti yeni bir altın çağ gelmiş değil.

 

İdealize edilen medya düzeni, çoğulcu, rekabetçi ve özgür medya sistemi olarak çiziliyor ama reel olana bakıldığında öyle bir dünya yok maalesef. Objektif haberciliğin bir numarası olarak lanse edilen BBC kamu gazeteciliğinin, 60 yıl farklı ülkelerde taraflı haber yayıncılığı yaptığı ortaya çıktı. Prenses Diana röportajındaki hileden, kadın çalışanlara yapılan ayrımcılığa kadar bir dizi alanda objektif haberciliğin kalesi olarak bilinen medya grubunda manipülasyon ve kirlilikler var. Daha geçen günlerde BBC ya da Le Monde gazetesi 100 yıl boyunca İngiltere’nin Filistin politikasını destekleyen yayınından dolayı özür dilemişti. BBC İngiltere’nin dış politikasında yanlış haberler yaymıştı medyanın altın çağ döneminde. Modernizmin güzellik retoriğine karşı “yok böyle bir dünya, kirli tarafı da vardı” diyerek, bir sorgulamada bulunmak gerekir. Post-modernizm ahım-şahım bir şey değil ama farkındalık sağlamak konusunda post-modernizmin kazanımlarını yok sayamayız. Post-modernizm, bizim modernizmi sorgulamamızı sağladı. Çünkü modernist tavır kibirli bir şey idi, ben hâkimim sen değilsin havasında idi. 

 

Elli yıldan fazla bilim ve üniversite dünyasının içinde olan Prof. Dr. Aydın Uğur Hocanın üniversiteye, bilime, özerkliğe, aydınlanmaya vs. sahici ve içten eleştiriler getirdiği, üstenci olmayan bir dille yazdığı bir makalesi vardı hatırlarsanız….

 

Ünlü siyaset sosyoloğu Prof. Dr. Faruk Birtek hocanın da bu bağlamda bir kitabı var. Okunursa çok çok faydalı olacaktır. Bu üstenci olmayan dilden konuşmak maalesef zorlaştı.  Bunu söylerken şunun altını çizeyim, aydınlanmayı severim ben ve biz aydınlanma çocuğuyuz. Oysa aydınlanmayı idealize etmek farklı bir şey ve idealize edildiğinin farkında olmamız gerekir. 1995 sonrasında Post-modernizm, Foucault, Küreselleşme, Vadi yayınlarının yayınladıkları kitaplar vs. hayatımız bunları tartışarak, konuşarak geçti. Nilüfer Göle Fransa’dan yeni dönmüştü. Biz böylesi bir sosyalizasyondan geçtik. Şimdi Bilgi Üniversitesi’nde bazen derslerde bunları gündeme getirince, sınıfta bir sessizlik hâkim oluyor. “Bu nedir?” diyor gençler. Günümüz gençliği bunları yeni duyuyor, onların sosyalizasyonları daha farklı işliyor.

 

BATIYA KARŞI ÜÇ ZAFERİMİZ: FUTBOL, ORHAN PAMUK VE EUROVİSİON YARIŞMASI

 

Son sorumuz Galatasaraylı kimliğiniz ve edebiyat üzerine olsun. Galatasaray Kulübünün yönetim kurulu üyesi iken, geçtiğimiz günlerde istifa ettiniz. Öncelikle futbolla ilginizin düzeyini izah eder misiniz bize?  Galatasaray Lisesi mezunusunuz. Her Galatasaray Lisesi mezununun sanki futbol takımı Galatasaraylı olmalıymış şeklinde bir algı var toplumda. Öğrencilere lisede verilen bir bilinç mi yoksa her Galatasaray liseli, Galatasaraylı olacakmış gibi bir dayatma mı sözkonusu? Bir de edebiyata ilginiz ne durumda? Hangi edebiyatçıları okumaktan keyif alıyorsunuz?

 

Futbol modernizmin ürünüdür, hatta çocuğu. Futbolda modernleşiyor, akılcılaşıyor. Paslaşmalar, saha kullanımı. Mekteb-i Sultanî dediğimiz Galatasaray Lisesi de modernleşmecidir, modernisttir. Weberyan değerlerdir bir bakıma. Galatasaray’ın değerleri iş bölümüdür. Paslaşmadır, çabadır, Weberciliktir. Durkheimcılıktır, akılcı oyundur, kaos değildir. Ulusalcıdır, Batı ile mücadele eder.

 

Futbol, Orhan Pamuk ve Eurovision; Batıya karşı bizim üç zaferimizdir. Batı, Türkiye için özenilen nesnedir. Üçü de batı icadı olan üç şeyde, batıyı yendik. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. UEFA kupasını takımda 8 Türk çocuğu ile aldık. Eurovision yarışmasında ‘Dinle’ diye bir şarkı ile 3. olmuştuk. 9/8’lik bir şarkıydı. Batıya posta koyan bir içeriği vardı lakin Batı icadı ile Batıyı da yenmiş oluyorsun. Futbol da öyle bir şey. Galatasaray da bunu yapan bir kurum.

 

Mekteb-i Sultanî imparatorluğun son döneminde kuruluyor ama Başbakan da çıkarıyor, İsrail devletinin kurucusunu da. Kuruluş felsefesi modernizmin içindedir. Galatasaray’ın kulüp felsefesi de modernisttir. Diğer iki kulüp ile karşılaştırılmayacak kadar bir siyaseti var, yormasına rağmen. Ragıp Duran yazmıştı bir keresinde, futbolun bir ulus devlet kimliği var, diye. Barcelona mı Bayern Münih mi denilse? Bayern Münih deriz. Çünkü Bayern Münih kendi kendini döndüren binlerce üyeli bir kulüp. Galatasaray da öyledir. Türkiye’de futbol iktisadın ve siyasetin birebir yansıması. Her kulübün ona göre pozisyonlanması var.

 

Beşiktaş’ın Fenerbahçe’nin bir pozisyonu var ama bunlar zaten kardeş kulüpler. Galatasaray’ın farkı ise, modernleşme içinde büyürseniz, dünyayı iyileştirme gücünü kendi elinizde görmeyi sağlayan bir yapıya sahip kılmasıdır. En güzel örneği Beyaz Zambaklar Ülkesi’dir. Pespaye bir ülke olan Finlandiya’nın muhteşem bir hale gelmesi. Yani dünyayı iyileştirme gücünü göstermesi. Elitlerde olan dünyaya biçim verme inancı, modernist kurumlardan çıkma ile olur. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü bu kurumlarda doğrunun-iyinin ne olduğunu biliyorsunuz. Dünyaya terbiye verebilirsiniz. Galatasaray Lisesi ile Spor Kulübü arasındaki ilişki de bu düzlemdedir. İki kurum birbirine tarihsel olarak bağlıdır. Galatasaray’dan çıkan modernist elitler, dünyayı ıslah etme yolu olarak Galatasaray Spor Kulübü’nü görüyorlar, çünkü biz bunu UEFA kupasını almakla yaptık. Özetle kendi elitlerini üreten ve dünyaya nizam vermenin bir yoludur Galatasaray ve Galatasaraylılık….

 

Modernizm gibi aşırı iddialı olmadı mı? Ya da Galatasaray’ı çok merkeze koyan bir okuma biçimi olmadı mı?

 

Galatasaraylıların bakış açısını anlatıyorum, Galatasaray elitlerinin bakış açısını… Beşiktaşlı bir elit olmadığım için onu bilmiyorum, Beşiktaş’ta büyümüş olmama rağmen…Galatarasaylı bunu yapıyor değil belki ama bunu yapmaya inanıyor. 9 puan geriden gelme, Galatasaraylı için azmin göstergesidir.  Kültürü olan her kurum bunu yapar. Mülkiye denen bir kurum var Türkiye’de. Eleştirebilirsiniz ama bir kültürü var. Hakkında onlarca kitap yayınlandı.

 

Galatasaray’dan istifanız oldu, bunu da açıklığa kavuştursanız….

 

Fikir ayrılığından kaynaklı bir durumdu istifa edişim. Siyaset sonuca odaklanan bir şey, ben ise sürece odaklanması gerektiğini düşünenlerdenim. Kulübün verdiği bir karara katılmadım ve ayrıldım. Ben sürece odaklanılması gerektiğini düşünüyorum. Bireysel bir şey bu. Belki alınacak bir sonuç beni haksız çıkaracak. Haksızlık ya da haklılık kriterim yok, çünkü sonuçla ilgilenmiyorum. Kalıcı olan süreçtir bence. Nasıl yaptığınız teamüle dönüşür. Sonuç aracı meşrulaştırmaz. “Aracı sonuç da meşrulaştırmıyorsa ne meşrulaştırır?” O da ayrı bir tartışma. Karara katılmadım, gölgesinde yaşamak istemedim, yoksa maça gider kazanırsak da tur atanlar arasında olurdum. 

 

TANPINAR, YAKUP KADRİ, KEMAL TAHİR GİBİ EDEBİYATÇILAR, SİYASET BİLİMCİNİN İLGİSİNİ ÇEKEN İSİMLER

 

Tanpınar’ın “Mahur Beste” romanı üzerinde yaptığınız siyasal okuma biçimi ve bu okumanın siyaset sahnesine ayna tutma tarzınızı sizin gibi Boğaziçi Üniversitesi mezunu olan akademisyen Prof. Dr. Mustafa Özel “Roman Diliyle Siyaset” ve “Roman Diliyle İktisat” kitaplarını yayınlayarak bunu sıklıkla yapıyor. Haberiniz var mıydı?

 

Şu an ki genel algı, romanın siyasette işinin olmaması gerektiğidir. Çünkü bu durum, romanı kirleten bir şey olarak görülüyor. Oysa ben üç koşul koymuştum. Bir; roman ile siyaset aynı yerden beslenir. İki; siyaset romanı kullanır, hiçbir engel yok. Üç; romanla da siyaset yapılır.

 

Romana bakarak siyaseti anlarsınız. Ben siyaset bilimciyim, analiz ettiğim zaman siyaset bilimci olarak analiz ediyorum. Berna Moran, Kemal Tahir’in romanlarını pek beğenmediğini söylemişti bir keresinde. “Ben de Berna Moran’ı beğenmiyorum” dedim. Benim baktığım yerden; belki her edebiyatçı için bu okuma yapılmaz ama bunun siyaseten düşünmeye değer bir okuma biçimi olduğuna inanıyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yakup Kadri, Kemal Tahir gibi edebiyatçılar, siyaset bilimcinin ilgisini çekebilen isimlerdir. Tabi ki bütün edebiyatçılar değil. Son olarak şu notu düşeyim, ben edebiyat eleştirmeni değilim, siyaset bilimciyim. 

 

Kaynak: perspektif online

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş