UYDURMA HADİS SORUNU

 

“Kur’an’a muhalefet eden bir hadisi reddetmek,

Resulullah’ı reddetmek değildir.

Bilakis, onun adına yalan uyduran kişiyi reddetmektir.”

( Ebu Hanife, “el Alim ve’l – Müteallim, s: 24-25/ İmam-ı Azam

ve Beş Eseri, Çeviren: Mustafa Öz, İFAV Yayınları)

 

Hiç kuşku yok ki, İslam düşüncesinin önündeki en önemli sorunlardan biri uydurma hadis sorunudur. Bu konuda yapılan bütün çalışmalara karşın, konunun sahip olduğu zorluklardan dolayı, son söz söylenebilmiş değildir. Hadis konusunda iki anlayış sorun oluşturmaktadır:

1-Uydurma hadis bahane edilerek, tüm hadis külliyatını reddetmek

2- Hadsin niteliğine bakmaksızın her hadisi doğru kabul etmek.

Konuyu bu iki yaklaşımın dışında ele almak gerekmektedir. Aslında hadis sorunu bir yandan da Peygamberin görev ve sorumluluğunun sınırları konusuyla ilgilidir. Peygamberin görev ve sorumluluğunun sınırlarını sağlıklı bir şekilde belirlenmesi, konuyu büyük ölçüde çözecektir. Bu noktada karşımıza farklı Peygamber tasavvurları çıkmaktadır.

Kur'an ile Sünnet- Hadis arasında bir uyumsuzluk, çelişki görüyorsanız, biliniz ki, Hz. Peygamberin aktardığı vahye aykırı söz söylemesi ve eylemde bulunması mümkün değildir.O halde muhtemelen uydurma bir rivayete karşı karşıyasınız demektir. Ancak bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü anlamadığımız bir sebepten ötürü sahih bir hadisi reddetmek durumunda kalabilirsiniz. Bu konuda hüküm verebilmek için öncelikle ele alınan ayetin diğer ayetlerle ilişkisine, ayetin nüzul sebebine, hangi sosyal olayla bağlantılı olduğuna, ayet ile hadisin bağlamında, Arap dilinin inceliklerine, hadiste gelenekle ilgili bir benzetme yapılıp yapılmadığına bakmak gerekir.

Hakkında En çok hadis uydurulan konular.

“1- Mescitlerdeki lamba, kandil ve hasırın fazileti hakkındaki hadisler. 

2- Çiçekler hakkındaki hadisler: Menekşe, nergis ve gül vs.

3-Meyveler, sebzeler ve taneli bitkiler hakkındaki Hadisler: Portakal, ceviz, soğan, pırasa, patlıcan, karpuz, pirinç, mercimek, bakla.

4- Bekarlığı öven hadisler.

5- Vasiyet ve nasihatlerle ilgili uydurma hadisler:

a)Hz. Peygamber’in Hz. Ali’ye muhtelif vasiyetlerde bulunduğunu iddia eden hadisler. Bu hadisler ‘Vesaya’n Nebi’ isimli kitapta toplanmıştır. Bunlar içinde sadece ‘Ey Ali! Harun’un Musa’ya olan yakınlığı ne ise sen de bana öylesin’ hadisi sahih olarak kabul edilmiştir.

b) ‘Vesaya Ebu Hüreyre’ ve ‘Vesaya Fatıma’ adıyla Hz. Peygamber’in Fatıma ve Ebu Hüreyre ‘ye olan vasiyetlerini ihtiva eden hadisler.

6- Akıl ve aklın faziletleri ile ilgili hadisler.

7- Beldelerle ilgili hadisler: Mekke ve Medine’den başka yerlerin övülmesi ve kötülenmesi hakkında hiçbir hadis sahih değildir. İskenderiye, Askalan, Nusaybin, Merv, Buhara, Semerkant, Tus, Havarzim, Cürcan, Kumus, Herat, Kayravan, Endülüs, Dımaşk, İstanbul, Taberiye, Sana ve Antakya gibi şehirlerin övülmesi ya da kötülenmesi.

8- Çarşıda ve pazarda yemenin yasak olduğuna dair hadisler.

9- Kınanın faziletleri ve övülmesi.

10- Abdest uvuzları üzerine okunan dualar, boynun meshedilmesi ile ilgili hadisler.

11- Çocukların zemmine, veledi zinaya ve çocuğa Ahmet veya Muhammed ismini koymanın faziletine dair olanlar.

12- Hayvanlar hakkında: Horozlar, tavuklar ve güvercinler.

13- Gelecekteki tarihler veya belirsiz tarihlerde bazı olayların olacağına işaret eden hadisler.

14- Satranç oyunu ile ilgili olanlar.

15- Her organla ilgili olanlar.

16- Çeşitli ırkları öven ve yerenler.

17- İmanın azalmasını ve çoğalmasını beyan edenler.

18- Hızır ve İlyas’ın hayatı hakkındaki hadisler.

19- Muhtelif şahısların övülmesi ve kötülenmesi

20- Muaviye’yi öven veya kötüleyenler ve faziletleriyle ilgili olanlar.

a)Ebu Musa e Eşari, Amr bin As, Beni Ümeyye’den Yezid, Velid, Mervan bin Hakem’i kötülenmesi, Abbasi halifelerinden Mansur ve Seffah’ın övülmesi.

b) İmamlardan Ebu Hanife ve Şafi’yi öven veya kötüleyen hadisler.

c) Ali’nin faziletleri hakkında Rafızilerin ortaya koyduğu haberler.

20- Beyt’ül makdisle ilgili olanlar.

21- Muhtelif aylar, günler ve gecelerin faziletleri ve bunlarla ilgili namazlar.

a)Şaban ayının gece yarısında ve recep ayı geceleri kılınan namazlar; Miraç, kadir ve berat gecesi ve regaib ismi altında kılınanlar; haftanın gün ve gecelerine mahsus olanlar; teravih namazının faziletleri ve aşure namazı ismi altında eda edilenler.

b)Recep ayının aşure gününün ve o gün süslenmenin faziletlerine, bu günlerle ilgili menkıbelere ve recep ayında tutulan orucun faziletlerine dair olanlar.

22- Dört halifenin menkıbeleriyle ilgili hadislerin çoğu.

23- Abbas’ın çocuklarının hilafeti, çocuklarına ateşin haram olduğu ve ondan gelecek halifelerin sayısı ile ilgili hadisler.

24- Yaratılış hakkında olanlar: Sema ile madenlerin gümüş ve bakır olması; yerin kaya, kayanın öküzün boynuzunun üzerinde olduğu; Kaf dağının yeşil zümrütten olup, dünyayı kapladığı; Allah bin iki yüz ümmet yaratmıştır, altı yüzü denizde, altı yüzü karada bu ümmetlerden en evvel helak olacak olanın çekirge olacağı şeklinde haberlerin hiçbiri sahih değildir.

25-Hz. Adem’in ve peygamberlerin hayatlarına ilişkin haberler:

a)Adem’in cenaze namazını meleklerin kıldığı, kılınırken de dört tekbir alındığı,

b) Adem Cennetten Hint’e indiği zaman üzerinde cennet yaprağından bir elbise olduğu, yaprağın kuruyarak Hint’e yayıldığı ve ağaçlara yapıştığı,

c)Adem’in hac ettiği, o sırada Kabil Habil’i öldürünce deniz sularının tuzlu olduğu ve meyvelerin tatlarının bozulduğu,

d)Adem ile Nuh arasında on asır, Nuh ile İbrahim arasında yirmi asır geçtiği.

26- Hz. Peygamber’e ait bazı hadislerle ilgili sözler;

a)Nebi’nin sünnetli olarak dünyaya geldiği ve Nuşirevan zamanında doğduğu,

b)Her Nebinin kırkından sonra Nebi olduğu,

c)Zeyd ve Zeynep hikayesi: Hz. Peygamber’in Zeyneb’i görüp aşık olması,

d)Garanik ile ilgili hikaye,

e)Ebu Derda’dan nakledilen Veda Hutbesi.

27- Etin fazileti, etin bıçakla kesilmesini yasaklayan haberler.

28- Rükuda ellerin kaldırılmasının yasak olduğunu beyan edenler.

29-İçinde Hz. Aişe’nin lakabı olan ‘Hümeyra’ kelimesi bulunan veya ‘ya Hümeyra ‘ ifadesi ile başlayanlar.

30- Peygamberlerin veya evliyaların kabirleri hakkında ileri sürülenler.

31-Sahra hakkında olanlar.

32- Mürcie, Cehmiyye ve Kaderiyye’den bahsedenler.

( Prof. Dr. Sadık Cihan, Uydurma Hadislerin Doğuşu ve Sosyo-Politik Olaylarla İlgisi, Etüt yayınları, s: 28-32)

Kuşku yok ki, uydurma hadislerin ortaya çıkışına neden olan sosyal olaylar vardır. Bu olayların arasında Müslümanlar arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar büyük rol oynamıştır. Hz. Peygamber’in defni ve halifenin kim olacağı sorunu gibi konularda taraflar kendilerini haklı çıkaracak faaliyetlere girişmiştir. Sistemli hadis uydurma hareketinin başlangıcı bu sebeplere dayanmıştır. Ancak zaman içinde bu konulara daha birçok sebep eklenmiştir. Bu sebepler arasında münafıkların İslam akidesini ve ahlakını bozma, gerçeklere aykırı hareket etme gibi faktörler rol oynamıştır. Uydurma hadis konusunun nedenlerinden biri de hikayeci vaizler denilen topluluktur. Hikayeci vaizler, Küçük amele büyük mükafat vadeden hadisler, Namazların faziletleri ile ilgili hadisler, fakirleri övücü zenginleri kötüleyici hadisler, Recep ve Şaban ayının faziletleri ile ilgili hadisler konusunda çok sayıda hadis uydurmuşlardır. Hikayeci vaizler, sahih senetleri ezberleyerek kendi uydurdukları senetleri sahih senetler üzerinden aktarmışlar, metinlerde değişiklik ve ilaveler yapmışlar, halk tabakası üzerindeki etkilerinden yaralanmışlardır. ( Prof. Dr. Sadık Cihan, Uydurma Hadislerin Doğuşu ve Sosyo-Politik Olaylarla İlgisi, Etüt yayınları, s: 55 ve devamı)

Uydurma hadislerin arka planı konusunda Yaşar Kandemir şu değerlendirmeyi yapmaktadır: "Hadiseleri olduğundan çok daha farklı bir mahiyette aksettirmek, kendilerine sevgi ve sempati beslenen şahısları aşırı ifadelerle methetmek insan tabiatının çeşitli zaaflarından biridir. Bu nevi hareketlerin, çoğu zaman maddî veya manevî birtakım hesaplar uğruna yapılmış olması da bu zaafın bir başka tezahürüdür. İnsanları mübalağacılıktan da öte yalancı durumuna düşüren bu sıfatın, mevzu hadislerin doğup gelişmesinde büyük tesiri olduğu muhakkaktır Çünkü Hz. Peygamber'in kudretli şahsiyeti ve ayrıca ilâhî yardımlarla desteklenmiş olması, onun, hem ashabı hem muasırları ve hem de daha sonraki nesiller tarafından üstün bir varlık olarak kabul edilmesini temin etti. Resul-i Ekrem'in Müslümanlar arasındaki bu farklı kabulünü ve müessir şahsiyetini, davaları adına istismar etmek hevesiyle harekete geçen samimiyetsiz nice şahıslardan başka, İslâm'a hizmet etmek düşüncesiyle cahil birçok Müslümanlar da, icat ettikleri yığın-yığın söz ve davranışları ona isnat etmeye yeltendiler." (Mevzu Hadisler, Yaşar Kandemir, MÜ İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, s.11)

Uydurma hadis konusunda ortay çıkan bir grup da mutasavvıflardır. Tasavvuf kitapları bu tür uydurma rivayetlerle doludur. Kelami ve fıkhi ihtilafların ortaya çıkardığı uydurma hadis konusu da dikkate değerdir.

Uydurma hadis konusunda insanları motive eden faktör, kendi grubunu haklı çıkarma gayretidir. Hz. Peygamberin otoritesinden faydalanarak, kendi konumlarını meşrulaştırmaya çalışmışlardır.

Hadis uydurmacıları Cibril’i de faaliyetleri için araçsallaştırmaktan çekinmemişlerdir. “Allah ile resulü arasında bir vahiy elçisi olduğu için Cibril unsuru, hadis uydurmacılığının başladığı dönemlerden itibaren, uydurma haberlerdeki önemli ögelerden biri olmuştur. Uydurmacılar, arzularını daha güçlü ve etkili kılabilmek için en garip yalanlarını ve iftiralarını, Cibril’i indirerek, Hz. Peygambere göndererek söyletmişlerdir.”( “Sünnet ve Hadisin İlahi Kaynakları, Bünyamin Erul, Kur’an Sünnet İlişkisi, Kuramer, s: 212)

Uydurma Hadis rivayet edenlerin en çok yararlandıkları kavramda “Kudsi hadis” konusudur. “Kudsi hadisler içerisinde sıhhat açısından problemli olanların sayısal fazlalığının arka planına gelince, bu hususta özetle şunlar söylenebilir: En büyük neden, sözü Allah’a nispet ederek insanlara tesir etme çabasıdır. Bir takım gayeleri olan kişiler, kendi amaçları doğrultusunda Kur’an’a bir şey ilave ederek Allah’ın Kitabı’nı davalarına doğrudan alet edemediklerinden dolayı hadislere yönelmişlerdir. İnanç, hukuk vb. alanlarda kendi görüşlerini destekleyen pek çok hadis uydurmaları yanında Allah’ı da eylemin içine dahil ederek kudsi hadisler uydurmuşlardır. Esasında bu hadislerin genelde ahlaki boyutla sınırlı kalması, söz konusu hadisleri kimlerin uydurabileceği hususunda bir ipucu vermektedir. Bazı tasavvuf çevrelerinin, insanların ahlaki bozulmuşluğunu durdurmak ve İslami değerler etrafında kalan bir yaşam sürmelerini sağlamak amacıyla bu tür hadisleri uydurmaya yöneldiklerini söylemek kabul edilebilir bir yorum olarak durmaktadır.” ( Enbiya Yıldırım, “Kudsi Hadis”, Kur’an Sünnet İlişkisi, Kuramer, s: 297)

Çağımızda hadis karşıtı olarak ortaya çıkan bir akım da Kur’an’cılık akımıdır. Bu akımın temel iddiaları şöyle özetlenebilir:

“1-Allah’ın Kitabı mükemmel ve tafsilatlı olup herhangi bir şerhe ve nebevi bir tefsire ihtiyacı yoktur.

2- Hz. Peygamber’e Kur’an’dan başka vahiy gelmemiştir.

3- Hz. Peygamber’in görevi Kur’an’ı sadece tebliğ etmektir.

4- Peygambere tabi olmaya gerek yoktur.” (Mustafa Ertürk, Kur’an İslam’ı Söyleminin İlmi Değeri, İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Değeri, Kutlu Doğum Sempozyumu 2001, s: 217)

Aynı konuyu Mustafa Öztürk, daha da ayrıntılı bir şekilde özetlemiştir. Mustafa Öztürk’ün ifadesiyle Kur’an’cılık veya Kur’an İslam’ı akımının temel özellikleri şunlardır:

“1-Kur’an dinin ve ahkamın tek kaynağıdır.

2-Kur’an her bakımdan yeterlidir.

3- Kur’an bütün detayları içermektedir.

4- Kur’an gayet açık ve anlaşılabilir bir kitaptır.

5- Kur’an’ı anlamak için tefsir, hadis, fıkıh gibi alanlarda bilgi ve uzmanlık sahibi olmaya gerek yoktur.

6- Her Müslüman Kur’an’ı kendine nazil olmuş gibi okumalı; kendisi ile Kur’an arasına başka hiçbir vasıta sokmamalıdır.

7- Kur’an nazil olduğu tarihteki toplumsal matristen bağımsız olarak nazil olmuştur; bu yüzden onun evrensel mesajlarını bugüne taşımak için tarihsel bağlamdan soyutlayarak okumak gerekir.

8- On beş asırlık gelenek Kur’an’ı doğru anlayıp kavramanın önündeki en büyük engeldir.

9- Bu yüzden, kendisine dinilik atfedilen gelenek Kur’an ve aklın hakemliğinde hesaba çekilmeli ya da bütünüyle tasfiye edilmelidir.

10- Hadis ve Sünnet esas itibarıyla yerel ve tarihseldir; dolayısıyla dini ahkamın tespitinde kaynak ve hüccet değeri yoktur.” (Mustafa Öztürk, Dini Hükümlerin Kaynağını Kur’an İle Sınırlandırma Eğilimi,İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Değeri, Kutlu Doğum Sempozyumu 2001, s: 49)

Tarihsel olarak Kur’an’cılık akımının kendine referans olarak Harici ve Mutezile akımını göstermesi doğru değildir. Bu toptancı yaklaşım isabetli bir yorum değildir. Hariciler son derece dindar bir hayat süren insanlardır. “ Kaldı ki kendilerinden günümüze intikal eden hadis mecmuası sahibi bir Harici bile vardır”( Mehmet Erdoğan, Hadis ve Sünnetin Hücciyeti İle İlgili Tartışmalar, Kur’an Sünnet İlişkisi, Kuramer, s: 336)

Hüseyin Hansu’nun verdiği bilgilere göre Mutezilenin hadis karşıtı olduğu iddiaları da gerçeği yansıtmamaktadır. “ Sonuç olarak, muhaliflerinin yazdıklarına veya bir takım ön yargılara dayanarak Mutezile’yi Sünnet inkarcısı ilan eden, akla verdikleri önemden yola çıkarak onları, Çağdaş Batı düşüncesine bir tepki olarak ortaya çıkmış bulunan ve hemen hemen hiçbir Mutezili kaynaktan beslenmemiş olan modernist akımların arka planı olarak gören ya da Sünnet karşıtı veya inkarcısı hareketlerin eski bir uzantısı olarak gösteren düşüncelerin, bilimsel temellere dayanmayan yakıştırmalarından ibaret olduğunu söyleyebiliriz.”( Hüseyin Hansu, “Mutezilenin Sünneti İnkar Ettiğine Dair İddialar Üzerine, Aktaran, Mehmet Erdoğan, Hadis ve Sünnetin Hücciyeti İle İlgili Tartışmalar, Kur’an Sünnet İlişkisi, Kuramer, s:338)

Uydurma olsun olmasın Kur 'an -Sünnet bütünlüğüne bakmadan, bilgiyi en tartışmasız kaynak olan Kur'an'a arz etmeden oluşturan bir dini anlayış inşa etmeye çalışmak bir sorun alanıdır. Diğer bir sorun alanı da uydurma rivayetleri bahane ederek neredeyse Hz.Peygamberin merkezi önemde olan Sünnetini inkara yönelen zihniyettir.Sünnet, soyut ahlakı ilkeleri olan Kur'an'ın tarihteki somut yürüyüşüdür. 

Mustafa İslamoğlu'nun deyimiyle ne melekleştirilmiş yüceltici peygamber tasavvuru, ne de aracı konumuna indirilmiş indirgemeci peygamber tasarımı doğru değildir. Bu iki tasarım arasında İslam’ın aziz Peygamberi bulunur. 
İnsan Muhammet ile vahiy alan Muhammed’i ayıramazsak işimiz kolay değildir. Vahiy ve din konusunda mutlak izlenmesi gereken bir otorite, insan olarak bazı öngörülerinde yanılan ve istişare edip, arkadaşlarımın görüşlerin uyan bir lider. 
Bedir kuyuları ve Hendek savaşında neden kendi görüşü ne muhalif olanların görüşünü tercih etmiştir. Bunun bir anlamı yok mu? İşte sünnet şu: Dinin özü ile doğrudan ilgili olmayan sosyal konularda karar tartışılarak, müzakere edilerek alınır. "Hurma ağaçlarının aşılanmamasını isteyen peygamber, hurmalar ürün vermeyince ne demiştir: "Siz dünya işlerini benden iyi bilirsiniz."

Uydurma hadis- sahih hadis ayırımı yapmadan, bir tutum olarak ortaya çıkan toptan kabul veya ret tavrı ilmi değil ideolojik bir tavırdır.Toptan ret peygamberi tümüyle susturmaya, toptan kabul ise uydurma hadisleri meşrulaştırmaya yol açar.Bu yüzden hadisi toptan reddeden tavırla, uydurma hadisleri de hadis olarak kabul eden tavır aslında aynı gayeye hizmet ediyor.
İkisinin tavrı da peygamberin etrafında bir şüphe halkasının oluşmasına yıl açıyor.


Unutulmasın peygamber ilk ve tek hatasız tefsircidir. Soyut olan kavramları forma kavuşturur. Mesela salat kelimesi dua anlamına gelir. Ancak bunun namaz anlamındaki en mükemmel formunu Hz. Peygamber ortaya koymuştur.Bu anlamda peygamberin sünneti Kur'an'ın tarihteki somut yürüyüşüdür.

Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi “Kur'an'ın bütün tefsirleri, Onun hadise yani hayata başvurmadan anlaşılamaz olduğunu göstermektedir." (Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, s:239)Kuşku yok ki, Kur'an'ın hayata uygulanabilir hale getirmesi Hz. Peygamberin Sünneti üzerinden olmuştur. Dolayısıyla Kur'an ve Sünnet birbirinden ayrılmaz bütün oluşturur. Sünneti inkar, Kur'an'ın tarihsel uygulamasını anlamsız hale getirir ki, bu yöntemle Kur'an'ın anlaşılması mümkün değildir.

Sünnet, Kur'an'ın doğal uzantısıdır. Uzantıyı yok etmek kaynağa ulaşmayı imkansızlaştırır. Öte yandan Hz. Peygamber’in beşeri ve Peygamberlik yönünün bağlayıcılığını birbirinden ayırmak gerekir. “O bir insan ve bir kültür mensubu olarak tarihi ve tarihsel bir varlıktır ve yaşadığı sosyal hayatın bir parçasıdır. O, aynı zamanda bir fert, bir aile reisi ve bir kavmin üyesidir.” (Yaşayan Sünnet ve Sosyal Hayat, Ahmet Keleş, Sünnet Sosyolojisi, Eski Yeni Yayınları, Editör: Mustafa Tekin, s: 313)

Kuşku yok ki, her din bir kültür oluşturduğu gibi, İslam'da yaşadığı farklı coğrafyalarda farkı kültürler oluşturur. Fakat dinin salt bir kültürel öge olarak algılanması sorunlu bir bakış açısıdır. Dini kültürel bir öge olarak algılayan bakış açısı indirgemeci anlayışın zaafını taşır. Bu durumda İslam'ın pek çok karakteristik özelliği ihmal edilir. Bu da dini iddiasız amorf bir yapıya dönüştürür.

Müslüman olmak bir bilinç, bir mücadele edimidir. Varoluşun anlamını bir başka düzlemde kavramaktır. Müslüman olmakla kişinin ulaşacağı amaç modern anlamda mutluluk değildir. Modern kişisel gelişim uzmanlarının dediği gibi, hayatı acısız, sorunsuz yaşamak değildir.

İlk Müslümanlar, Hz. Peygamberin yanında saf tuttuğunda, başlarına gelmedik kalmadı. Ekonomik ve psikolojik boykot, baskı, işkenceye maruz kaldılar. Onlar modern kişisel gelişim uzmanlarının dediği gibi değil, bir varoluş biçimini oluşturmak için mücadele ettiler. Bu yolda çektikleri acı ve zorluklar onların mutlulukları oldu. Onlar sadece kendi çıkarlarını düşünenler değildi. Hayatlarını " Anam babam sana feda olsun ya Resulullah " amacına adadılar. Hz. Peygamberin seçkin arkadaşları bunun için değerlidir.

Ancak, aşırı şekilci anlayış, öz yerine kabuğu koyduğu için sözü edilen değişim ve dönüşüm gerçekleşememektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus; amaç ile araç ilişkisini doğru kurmaktır. Asıl olan amaçtır ve her koşulda korunmalıdır. Araç ise bizi amacımıza ulaştıran vasıtadır. Bu vasıta; zaman, mekan ve şartlara göre değişebilir ve değişmelidir de... Her zaman ve koşulda aynı vasıtayı kullanmakta ısrar etmek, bugün bile hacca deveyle gitmeye kalkışmak veya düşman ile harpte silah yerine ok ve mızrak kullanmak ile eş anlamlıdır.

Sünnetin ne olduğu hakkında bir paradigma değişikliği gerekmektedir. "Bir insan ve Peygamber olarak Hz. Muhammed'in( as) dini hayat olarak ortaya koyduğu tüm pratikler ile yine bir insan ve bu defa da bir Müslüman olarak sosyal hayatın her katmanında sergilediği ahlaki davranışları ve duruşlarıdır."(Yaşayan Sünnet ve Sosyal Hayat, Ahmet Keleş, Sünnet Sosyolojisi, Eski Yeni Yayınları, Editör: Mustafa Tekin, s: 217)

Forma aşırı önem verildiğinde ahlak kaybolup silikleşiyor. Sözünde durmayan, insanları kandıran, yolsuzluk yapan, sakalı, sarığı ve cübbesinin altın sığınarak kendini koruyor. Ahlak görünüşe içerik forma kurban ediliyor. Sarık ve cübbesiyle elinde misvak mersedese binen bir insan Sünneti değerlendirmesi çarpıktır. Misvakı Sünnet olarak algılayıp amacı araca dönüştüren anlayış, öte yandan deve yerine arabaya binmeyi sünnete aykırı görmemektedir.

Sünneti bugün bile doğruluk, dürüstlük, güler yüzlü olmak, adilolmak, güvenilir olmak gibi ahlaki ölçütler üzerinden değil de sarık, cübbe, sakal, misvak üzerinden tanımlıyor olmamız yüzünden Müslüman olmakla Arap olmayı özdeşleştiren bir noktada duruyoruz. Dolayısıyla bu anlayışla yaşayan sünnet anlayışına sahip olmanız mümkün görünmüyor.

Şu hadislere dikkat edelim: " Kendiniz için arzu ettiğiniz bir şeyi, Müslüman kardeşiniz için de istemedikçe gerçek mümin olamazsınız", ( Buhari, Müslim, Tırmizi, İbn Mace)" Müslüman, insanların onun elinden, dilinden emin olduğu kimsedir", ( Buhari, Tırmizi, Mesai, İbn Hanbel)" Bir Müslüman, kardeşiyle üç günden fazla dargın duramaz",( İmam Malik) " Ey müminler! Sizi zamdan sakındırırım çünkü onun çoğu günahtır. Birbirinizin kusurlarını aramayınız, asla birbirinize kızmayınız, öfkelenmeyiniz, birbirinizin ardından düşmanlık yapmayınız. Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz. " ( İmam Malik) Bu hadisler bizi Sünnetin sosyal hayatla olan bağlantısını gösteriyor.

Sadece kendini düşünen, komşu hakkı yiyen, komşusunun kendinden emin olmadığı, insanların arkasından konuşan, en küçük bir menfaatte en yakın arkadaşlarının arkasından iş çeviren ancak giydiği cübbe ve sarık ile Sünnete uyduğunu iddia eden nasıl bir aldanış içindedir.

Kuşkusuz Kur’an ve Sünnet arasında kaçınılmaz bir bağlantı vardır. “Allah Resulü’nün hayatına bakıldığında gerek risaletin ve gerekse ortaya koyduğu Sünnetlerin en temel kaynağının Allah’ın kitabı olduğu görülür. İlk inen vahiylerden itibaren, son inen ayetlere varıncaya kadar 23 yıllık bu kudsi görev süresince Kur’an onun başat referansı olmuştur. Allah’tan peyderpey aldığı vahiyler, hem onu, hem de kendisine inananları bilgilendirmiş, yönlendirmiştir. Kur’an vahyi, itikaddan ibadete, ilimden ahlaka, muamelattan ukubata varıncaya kadar Peygamberimizin tartışılmaz dayanağıdır.”( “Sünnet ve Hadisin İlahi Kaynakları, Bünyamin Erul, Kur’an Sünnet İlişkisi, Kuramer, s: 206)

Kur’an ve Sünnet arasındaki ilişki ihmal edilmemesi gereken bir bağlantıyı ifade eder. Sünnet bu anlamda Kur’an’ın tefsiri ve tarihteki somut yürüyüşüdür. “Aslında ilahi hitabın nebevi beyanı olarak Sünnet, Kur’an nurunun bir yansıması, Kur’an’ın hayata bir açılımı, onun yaşanmış tefsiri, İslam’ın ise pratik ve de örnek tatbikatıdır. Öyle ki, Hz. Peygamber, tefsir olunmuş bir Kur’an’ı, yaşayan bir İslam’ı temsil etmekteydi.”( “Sünnet ve Hadisin İlahi Kaynakları, Bünyamin Erul, Kur’an Sünnet İlişkisi, Kuramer, s: 206)

Kur’an ve Sünnet bütünlüğünü ihmal ederek, “sanki Peygamber Kur’an’a alternatifmiş gibi bir din algısı ve takdimi yanlış ve yersizdir. Vahiy ve Sünnet ayrı ayrı değerlendirilemez. İddia edildiği şekliyle bir ayırım gerçekçi değildir. Uydurma hadislerle mücadele ya da kadıyyetu ayn kabilinden olan şahsa /olaya özgü hadislerin yorumlanması ve ayıklanması ayrı bir konudur ve elbette gereklidir. Sünnetin dindeki yeri ise ayrıdır. Sünnet olmadan ne dinin inşası ve vücut bulması ne de bir yol olarak devam ettirilmesi mümkün değildir. Çünkü Sünnet, Müslüman kültürünün kurucu ögesidir.”( Mehmet Erdoğan,Hadis ve Sünnetin Hücciyeti İle İlgili Tartışmalar, Kur’an Sünnet İlişkisi, Kuramer, s:348)

Hangi durumda olursa olsun, dünyanın herhangi bir coğrafyasında İslami bir hayattan söz edilecekse zorunlu olarak Sünnetten söz edilmesi gerekir. Çünkü Sünnet vahyin tarihsel alanda uygulanması olarak ortaya çıkar. Bu anlamda sünnet vahyin sosyolojik uzantısıdır.

 

 

 

Paylaş