Hz. Peygamber'e
Yüce Dost; risalet görevine başladığın zamanın üzerinden 14 yüzyılı aşkın bir zaman geçti. Doğduğun ve gençliğini geçirdiğin topraklarda ilahi vahyin kurtarıcı ışığı tamamen kaybolmuş, Arap yarımadası ırkçılığın, zulmün, haksızlığın mekanı olmuştur. Toplum sınıflaşmış, kadınlar alınıp satılan bir metaya dönüşmüş, ticarete faizin her türlüsü bulaşmış, kölelik bütün boyutlarıyla kök salmıştır.
Haksızlığın ve zulmün kol gezdiği böyle bir toplumda temiz kalmayı başarabildin. Hayatının hiçbir döneminde adın haksızlıkla yan yana gelmedi. Daima iyilik, güzellik ve doğruluk temel şiarın oldu. Taşıdığın özelliklerle Kureyş kabilesinin en emin insanı oldun.
Gençliğinde Mekke’ye gelen kervanlara haksız saldırılar olmaya başlamıştı. Her gün yeni bir haksızlık ortaya çıkıyordu. Bu yüzden günümüzde insan hakları kuruluşu sayılabilecek bir kuruluş olan Hılf’ul Fudul teşkilatına üye oldun ve haksızlıklara karşı mücadele etmeye karar verdin. Hayatının her döneminde böyle bir kuruluşa üye olmaktan dolayı pişman olmadın.
Sık sık tefekkür etmek üzere çıktığın Hıra Mağarasında “oku” diye başlayan ilk vahiy gerçekleşti. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Kalemin bir balyoz gibi dünyanın tepesine inmesinin vakti gelmişti. Mazlumların, güçsüzlerin, ezilmişlerin sığınacağı bir liman haline gelmiştin.
Evine geldiğinde yüklendiğin büyük sorumluluğun ağırlığından tir tir titriyordun. İlk eşin Hz. Hatice bütün varlığıyla sana kol kanat germişti. Gizli tebliğ döneminde bir avuç insanla dünya tarihinin en önemli inanç hareketini gerçekleştirdin.
Vahiy süreci devam ederken, sürekli arkadaşlarınla müzakere ettin. Çağdaş dünyada bir parti liderinin bile kendini tek adam yerine koyduğu yerde sen sıradan bir insan gibi sade bir hayat yaşadın. Hatta seni ziyarete gelenlerden biri topluluğun içinde seni fark edemeyerek “hanginiz Muhammed” diye sormuştu.
Kadınların insan yerine konulmadığı bir toplumda, onlara insanlık onuru bağışladın. Kavmiyetçiliğin en üst düzeyde olduğu bir toplumda en yakınlarından biri köle olan Bilal’di ki, O insan yerine bile konmayan alınıp satılabilen bir maldı. Sen ona yüzyıllardır namaza çağrı olan ezanın ilk okunması onurunu bağışladın. Şüphesiz yanında binlerce özgür insan varken bir köleyi tercih etmenin özel bir anlamı vardı.
Bize bir melek vahiy getirmeli diyen bir topluluğun içinde sıradan bir insan gibi yaşadın, senin yaşadığın yerde dünyevi herhangi bir rütbenin anlamı yoktu. Senin yolundan giden tüm insanlara eşit mesafede durdun. Onlarla yemek yedin, çalıştın, savaşlara katıldın.
Evlendiğin hanımlarına karşı gösterdiğin davranışlarla tüm ümmete örnek oldun. Evlerine asılan bezlerle belirlenen evlerde, her erkekle düşüp kalkan kadınların var olduğu bir toplumda, getirdiğin yaklaşım devrim gibiydi.
Özel korumaların olmadı, ancak tehlikeye düştüğünde canını senin için feda edecek candan arkadaşların oldu. Onlar sana o derece bağlıydılar ki, seninle konuşurken “Anam babam sana feda olsun ya Resulullah” diyorlardı.
Birkaç kişiyle başladığın kutlu yolculuk, Veda Hutbesi sırasında yüz binlere ulaştı. Yüz binlerin önünde ashaba son tavsiyelerini yaptın ve o seçkin topluluğu görevini tamamladığına şahit tuttun. Veda Hutbesinden bir süre sonra seni hiçbir zaman yalnız bırakmayan yüce dostuna kavuştun. Bu İslam tarihindeki en önemli kırılma noktalarından biriydi.
Bu dünyadan ayrılırken yüzünde görevini tamamlamanın mutluluğu ve bu dini devam ettirecek olan mükemmel bir cemaatin varlığının sevinci vardı. Ashap belirli tartışmalar olsa da senin gölgende yetişmekten kazandıkları deneyimle halifeyi seçerek karşılaştıkları ilk sorunu kolaylıkla hallettiler.
Ancak zaman geçtikçe hiç tahmin edemeyeceğin ve seni çok üzeceği kuşkusuz olan olaylar yaşanmaya başladı. Özellikle Hz. Osman’ın hilafetinin ikinci 6 yılında ümmeti derinden yaralayan olaylar yaşanmaya başladı. Halifenin yumuşak huyluluğu ve akrabalarına olan düşkünlüğünü kullanan bazı valiler halka keyfi davranmaya başladılar. Huzursuzluk o kadar arttı ki, halifeye karşı çıkanlar, hilafet merkezini sıkıştırmaya başladılar.
Daha sonra İslam’ın halifesi unvanını alacak olan Muaviye valiler toplantısı için Medine’ye geldiği sırada “Ey sahabe topluluğu, bu ihtiyar hakkında size hayır tavsiye ederim. Eğer o sizin aranızda öldürülürse, Allah’a yemin olsun ki, burayı size karşı atlılarla doldururum. Şayet sizden ona bir zarar gelirse, sonuçta bu durum sizin için felaket olur. Ben Şam’da öyle adamlar bıraktım ki, onlar Ali’yi de onun Peygambere yakınlığını da, Ammar’ı da onun dindeki önceliğini de hiç tanımazlar”(1)diyebilmiştir. Bu İslam anlayışının nereden nereye geldiğini gösteren önemli bir göstergedir.
Bu aşamadan sonra Müslümanlar sık sık çeşitli sebeplerle karşı karşıya geldiler. Şurası kesindir ki, bir toplumsal dönüşümü başlatan dava arkadaşlarının zaman zaman karşı karşıya gelmeleri çok sık rastlanan bir durumdur. Yine de ilk kuşak Müslümanların birbirine kılıç çekmesi ümmeti derinden yaraladı.
Cemel Vakasında eşin ve damadın karşı karşıya geldi. Ne yazık ki, bir zamanlar İslam uğruna savaşan kişiler birbirlerine kılıç çekmekten çekinmediler. Seçkin sahabeler kardeş kavgası sonucunda öldüler. Sıffin Savaşında Hz. Ali, Şam’da hilafetini ilan etmiş olan Muaviye ile karşılaştı. Yenileceğini anlayan Muaviye’nin komutanlarından ve Arap dahilerinden biri olan Amr Bin As, Kur’an sayfalarını mızrakların uçuna takarak, Kuran’ın hakem olması fikrini ortaya attı. Hedeflediği amaç kısa sürede etkisini gösterdi.
Oyunu fark eten Hz. Ali fitnenin artmaması için bu teklifi kabul etti. Ancak bu durum fitnenin ortadan kalkmasını sağlayamadı. Fitnenin kalkması şöyle dursun, Sıffin Savaşında Hariciler adlı bir grup ortaya çıktı ve haksız yere çok sayıda insan bu grup tarafından öldürüldü. İlmin kapısı diye nitelendirdiğin Hz. Ali gibi bir sahabe bile onların nefretinden kurtulamayarak şehit edildi.
Söylediğin “bir zaman gelecek dindarlıklarına imreneceğiniz insanlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklardır” sözü büyük anlamlar taşıyordu.
Namaz kılarken omuzlarından indirmediğin Hasan ve Hüseyin’den Hüseyin Kerbela Çölünde hunharca katledildi. Bu olaylar ümmetin bilincini derinden yaraladı ve yüz yıllardır süren kardeş kavgalarına yol açtı.
Yezid bin Muaviye döneminde İslam’ın en kutsal beldeleri ok yağmuruna tutuldu sahabe kızlarının ırzına geçildi. Bunlar İslam’ın yaşadığı en acı olaylardı. Bu bir devrimin kendi evlatlarını yemesi anlamına geliyordu.
İslam alemi yalnızca iç sorunlarla uğraşmadı, aynı zamanda dış faktörle de uğraşmak zorunda kaldı. Bu durum bütün büyük toplumsal değişimlerin ve devrimlerin karşılaştığı bir durumdur. Medeniyetlerin etki sahası genişledikçe karşılaştıkları sorunların artması kaçınılmazdır.
İlk olarak Yunan felsefesine ait bir entelektüel saldırı başladı. Süryani mütercimler yoluyla yapılan bilimsel ve felsefi eserler İslam dünyasına çevrilmişti. Ancak Müslüman düşünürler gösterdikleri olağanüstü zihinsel çaba ile felsefi geleneği İslamileştirerek, entelektüel alanda yaratacağı yıkıcı etkiyi azalttılar.
Felsefenin etkisinin kırılıp İslamileştirilmesinde Gazali, İbn Sina, Farabi, İbn Rüşd gibi İslam alimleri ve aydınlarının büyük katkısı oldu. İbn Rüşd, akıl ve vahiyle (din- felsefe) üretilen bilgilerin aynı memeden beslenen ikiz kardeşlere benzeterek çıkabilecek muhtemel çatışmaları büyük ölçüde önledi.
İslam’ın karşılaştığı en önemli olaylardan biri de Haçlı Seferleridir. İslam’ın en kutsal beldelerinden biri olan Kudüs bu seferler sonunda Haçlıların eline geçti. Müslümanlar kitlesel bir kıyımla yüz yüze kaldılar.
Doğudan gelen ve tarihin kaydettiği en vahşi ve en vandal kavimlerinden biri olan Moğollar, İslam dünyasında büyük bir katliama imza attılar. Kitap ve kültüre yabancı olan Moğollar, Bağdat Kütüphanesini yerle bir ettiler. Binlerce cilt kitap yakılarak veya nehirlere atılarak yok edildi. Moğolların kültürel alt yapısının olmaması üstünlüklerinin de kısa sürmesine yol açtı.
Bütün bunlardan sonra İslam dünyasının karşılaştığı en önemli ve etkisi en uzun süreli olan olay modern dönemde karşılaşılan durumdur. Yunan felsefesi sadece entelektüel, Moğollar ise sadece askeri güce dayanıyordu. Modern dönemde ise İslam’a saldırı hem entelektüel, hem felsefi, hem de bilimsel yönden yapılmaktadır. Bu yüzden etkisi diğerlerinden çok daha derin ve çok daha geniş kapsamlı olmuştur.
Modern düşünceyi oluşturan felsefi temeller aydınlanma felsefesi, evrimcilik, pozitivizm ve hümanizmdir. Aydınlanma düşüncesi, insanlığın kurtuluşu için akıldan başka hiçbir kaynağın bulunmadığını savunan akılcılığa dayanır. Bu anlayışa göre aklın ötesinde veya üstünde hakikati aramak için başvurulacak hiçbir bilgi kaynağı yoktur.
Evrimcilik, hayat mücadelesi ve doğal ayıklama fikrine dayanır. Bu anlayışa göre evrendeki her şey bir mücadele içindedir. Bu mücadelede güçlü olanlar ayakta kalır, güçsüz olanlar elenip gider. Ancak teori bu kadar masum değildir. Teoriyi sosyal bilimlere aktardığımızda asıl felaket ortaya çıkmaktadır. Doğadaki mücadele toplumlar içinde geçerlidir. Bu anlayışa göre güçlü milletler güçsüzleri ezebilirler, çünkü güçsüzler hayat mücadelesini kaybetmiştir. Böylece Batı sömürgecilikle işlediği günahlara kefaret olacak teoriye kavuşur.
Pozitivizm, olguların deneysel incelenmesiyle elde edilen bilimsel bilginin dışında hiçbir gerçeklik olmadığını savundu. Böylece din metafizik alana sıkıştırılarak gerçekliğin dışına itildi. Hümanizm ise Tanrı’nın yerine insanı koyarak onu Tanrılaştırdı. İnsan severlik maskesi altında insanın yaratıcıyla ilgili tüm bağları koparıldı.
18. yüzyılın sonlarından itibaren yoğunlaşan sömürgecilik faaliyetleri sonunda İslam dünyası baştanbaşa sömürge haline geldi. Bu dönemin en büyük sorunu sömürgeciliğe karşı direnmek ve İslam dünyasının içine düştüğü olumsuz durumdan kurtulmasıdır.
İslam’ın yeniden özne durumuna gelebilmesi için ne tür çalışmalar yapılması gerektiği fikri, Efgani ve Abduh öncülüğünde İslamcılık diye adlandırılan akımın doğmasına yol açtı. Bu çalışmalar çok sayıda alimin katılımıyla günümüze kadar geldi. Ancak beklenen başarı bir türlü ortaya çıkamadı. Yine de özgürlük için yapılan çalışmalar tüm yönleriyle devam etmektedir.
Bir makam uğruna yapmadığını bırakmayan, çıkarcı, hanımını kuma getirmekle tehdit eden, çıkar uğruna her türlü kutsalı çiğnemekten çekinmeyen, kızlarını insan yerine koymayan, siyasi çıkar için kutsalı kullanmaktan çekinmeyen insanlara inat İslam, insanları Allah’a kul olmaya ve özgürleşmeye çağırıyor.
Sen, “ İnsanlara karışıp onların ezalarına katlanan Müslüman, onlara karışmayıp, ezalarına katlanmayanlardan hayırlıdır.”(Tırmizi) diyordun; oysa çağımızda insanlar, Müslüman kardeşlerinin sıkıntılarına karşı duyarsızlaşmışlar ve görmezlikten gelmişlerdir.
Sen, “ Kim ilim talep ederse, bu işi, geçmişteki günahlarına kefaret olur”(Tırmizi) diyorken, insanlar hüküm çıkarırken senin dindeki yerini hafife almaya çalıştılar.
Sen, hanımlarına karşı nazik ve kibar davranırken, seni izleyenlerden bazıları hanımlarına hakaret etmeyi erkekliğin kuralı saydılar.
Sen, dedikodu ve iftirayı yasaklarken, bugün basit bir makam için birbirlerine atmadık iftirayı bırakmayan insanlar türedi.
Sen, “Allah’ım! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi, ahlakımı da güzelleştir”(Müsned) diyorken, insanlar dünyalık kazançları uğruna ahlakın en temel kurallarını çiğnemekten çekinmediler.
Senden sonra açtığın özgürlük yolunu bazıları baskı aracı olarak kullanmaya başladılar. Din adına konuşanlar insanlara başlarına gelen her hukuksuzluğa sabredip katlanmaları gerektiğini öğütledi. Özgürlük arayanları anarşist ve bozguncu ilan etti. Böylece din adına özgürlük isteyenlerin karşısına yine din adına fetva verenler çıktı. Bu rahmetli Şeriati’nin deyimiyle “Dine karşı dinin” savaşıydı.
Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, Müslümanların görevi adalet ve özgürlük uğruna mücadele vermektir.
Ey Nebi açtığın özgürlük yolunda alimler ve yiğitler yürümeye devam ediyorlar. Selam olsun özgürlük ve adalet uğruna savaşan aydın ve alimlere.
1)Ana Hatlarıyla İslam Tarihi, Adem Apak, Ensar Neşriyat.
Yorumlar
0