metrika yandex
  • $43.83
  • 51.98
  • GA51000

TASAVVUF VE SİYASET ÜZERİNE

YUSUF YAVUZYILMAZ
08.02.2026

İslam'ın temelinin ahlak ve irfan üzerinde yükseldiği açık bir gerçekliktir. Ahlaksız, irfansız, samimiyetsiz, Allah'a bağlılık bilincinden uzak yapılan ibadetlerin dinin araçsallaştırılmasına yol açtığı, başka amaçları gerçekleştirmek üzerine kullanıldığı açıktır. Ancak İslam'da manevi hayat anlayışıyla kurumlaşmış tasavvufu birbirinden ayırmak gerekir. Elbette bir dini ve sosyal olayı değerlendirirken toptancılık yapmanın doğru bir yaklaşım olduğu açıktır. Bu yüzden tasavvuf savunuculuğu ve karşıtlığı konusunda indirgemeci tutumdan uzak durmak gerekiyor. Zaten tarih boyunca tasavvuf, kaynakları, yöntemi, bilgi anlayışı bakımından değerlendirilmiştir. Ancak tasavvufu savunmak amacıyla içeriden yazılan kaynakların, eleştirel kaynaklara karşı fazlalığından söz etmek gerekir.

Tasavvufa ve onun kavramsal sistemine eleştirel yaklaşan Cabiri ahlak ve irfan ile ortaya çıkan tasavvuf anlayışına değer verir. Genel anlamda tasavvufun, “Hermetik atıl aklı” İslam dünyasına taşıyıp kurumsallaştırdığını savunan Cabiri, Muhasibi’yi, Kur'an'i tasavvufun öncüsü olarak gösterir. 
 Tasavvuf eleştirisi yaparken kaynağını Kur'an'dan alan manevi ve irfani anlayışa karşı olmamak gerekir. Bu noktada karşı durulan şey, tasavvufun bilgi kaynaklarına dayanarak (rüya, ilham ve sezgi) kurulan, şeyhe itaati kaçınılmaz olarak gören, rabıta düşüncesini benimseyen ve dinin özünü yapı bozumuna uğratarak yeni bir ruhaniyet yaratan düşünce biçimidir. Anadolu tasavvufu (Alevi-Sünni) içine çok sayıda farklı kültürden gelen anlayışların karıştığı eklektik bir yapının ürünüdür. Bu noktada Ahmet Yaşar Ocak’ın değerlendirmesi son derece dikkate değerdir: " Tasavvuf, İslam'ın temel inançlarından olan nübüvvet ve risalet'in yanına velayet'i, mucize kavramının yanına da keşif ve keramet kavramlarını bir daha ayrılmamak üzere ekledi. Bu, İslam inancında gerçekten bir devrimdi, gerçekten paralel bir İslam yaratmaktı. Bana göre bu kırılmanın önemli bir cephesiydi. " ( İslam Düşünce Tarihine Kritik bir Bakış, Kuramer yayınları, s: 160)

Kuşkusuz tasavvufun kavramsal sistemine, ürettiği anlayışa eleştirel ve mesafeli durmak gerekir. Ancak buradan İslam'da manevi hayata karşı çıkıldığı gibi bir sonuca gitmemek gerekir. Klasik tasavvuf kaynaklarındaki keramet bahsini okuyanların, şeyhlerin ne konuma geldikleri ya da getirildiklerini kolaylıkla anlayacaklardır. Tasavvuf araştırmacısı Mustafa Kara'nın tabiriyle Anadolu'da var olan tekkelerin, ezici çoğunluğunun, özünden uzaklaşarak geçim kapısı haline geldikleri açıktır. Ayrıca şeyh-mürit arasında itaate dayalı ilişkinin, şeyhin her söylediğini meşru kabul etmenin nasıl bir toplumsal düzen yaratacağı açıktır. 

Kabul etmek gerekir ki, bazı şeyhlerin müritler üzerindeki konumu Hz. Peygamberin konumunu aşmıştır. Türk siyasetinde otoriterleşmenin ve liderlere aşırı sadakatin kökleri bu kültürde aranmalıdır. Tasavvufun özellikle Türkiye tecrübesi göz önüne alındığında otoriter ve lidere bağımlı bir siyasal yapıya teorik destek sağladığı açıktır.

İçinde bulunduğumuz durum İslam dünyasının sorunlu bir din anlayışına sahip olduğunu gösteriyor. Allah kimseye zulmetmeyeceğine göre, sahip olduğumuz anlayışın karşılığını görüyoruz. Bu olumsuz durumu aşmak için, sahip olduğumuz fıkıh, tasavvuf, din anlayışını değiştirmenin ve öze dönüşün, sahih bir İslam anlayışına ulaşmanın yollarını aramak gerekir. Yoksa yapılan her eleştiriyi reddetmek, sorunlarımızı görmemekle ve yüzleşmemekle sonuçlanmaktadır. Her gece tevbe etmeyi öğütleyen bir Peygamberim ümmeti olduğumuzu unutmamak gerekir. Tevbe, özeleştiri yapmak, kişinin kendisiyle yüzleşmek, hatalarından ders çıkarmak ve kendini yeniden inşa etmek içindir. Yoksa her karşılaştığımız sorun karşısında şeyhlerden keramet beklemeye devam ederiz. Keramet, tasavvuf düşüncesinde, şeyhin halk üzerindeki etkisini kurumsallaştıran en önemli kavramdır.  Öte yandan ümmeti karşılaştığı zor durumdan kurtarama işlevine sahip keramet sahibi şeyhlerin, bu yeteneklerini İsrail’in üzerine neden kullanmazlar ve Gazzeli mazlumlara neden yardım etmezler?

 Şeyhe mutlak itaat düşüncesi, onu ontolojik anlamda insanüstüne taşır. Çünkü bu şeyhin yanılmazlığına atıftır.  Bu noktada şeyh mutlak itaat edilmesi gereken halkın önderi konumundadır. Şeyhin konumu, ona diğer insanların erişemeyeceği bir avantaj sağlar. Şeyh mürit ilişkisinin mutlak itaat içinde gerçekleşmesi, şeyhin eylemini her tür eleştirelliğin dışına taşır.

Tasavvuf düşüncesi, ibadet konusunda irfani ve batıni yaklaşımı öne çıkarır. Kuşku yok ki, ibadetlerin fıkhi /formel ve ahlaki/ irfani boyutu vardır. Bu ikisi ibadetin ayrılmaz parçasıdır. Birinin eksik olduğu yerde yapılan ibadetler sorunludur. Dini yaşantıda ahlak son derece önemli ve belirleyici bir özellik olarak öne çıkar.  Ancak bunun bizim eleştiri yönelttiğimiz kurumlaşmış tasavvufla hiçbir ilgisi yoktur. Bu konuda hiç olmazsa tasavvufa içten eleştiriler getiren Muhasibi, Gazali, Kuşeyri okunmalıdır. Gazali, entelektüel arayışını tasavvuf ile sonlandırsa da, tasavvuf önderlerine eleştiriler yöneltmekten çekinmez.

İslam'da manevi hayat ve irfani düşüncenin elbette önemli bir yeri vardır. Tartışma konusu olan bu değildir. Tartışma konusu tasavvufun kullandığı terminoloji ve bunun doğurduğu sorunlarla ilgilidir. Sosyolojik olarak tasavvuf, diğer İslam ilimlerine oranla, daha çok istismar edilmeye müsait bir terminolojiye sahiptir. Muhasibi, Gazali gibi isimler ilk dönemlerden itibaren bu sorunlara dikkat çekmişlerdir.

Türkiye’de yatır/ ziyaretgah / türbe/anıt/heykel geleneği, tasavvufun neden olduğu, aynı toplumsal zeminin üstünde yükselir. Adı ister Battal Gazi, ister Mevlana, ister Hacıbektaş, isterse Atatürk heykelleri ve Anıtkabir olsun fark etmemektedir. Dini ya da seküler olsun yatır kültürü aynı ihtiyaca binaen üretilirler. Geleceğe değil geriye dönük bir zihniyetle yaşayan toplumların genel özelliğidir bu. Bunun tarihe saygıyla veya tarihten ders almakla bir ilgisi yoktur. Türkiye’nin yatır/ anıt anlayışının kökleri tasavvuf kültürünün hermetik yansıması olarak görmek gerekir. Seküler veya dini Anadolu anlayışında mevcut olan yatır, ziyaret yeri ya da anıt/ heykel kültürü, Hermetik atıl tasavvufi aklın İslam kültürü içindeki uzantısıdır. Alevi, Bektaşi ve Sünni tasavvuf kültürü Hermetik atıl aklın İslam içine taşıdığı anlayışlardır.

İrfanı düşünce ve ahlak ile fıkıh İslam düşüncesinin omurgasıdır. Bu durum tüm ibadetlerde böyledir. Ne irfansız ( ahlak/ içerik /samimiyet) ne de fıkıh ( formel/ biçimsel) yönü ihmal edilemez. İrfanı düşünceyi Cübbeli ve Menzil, fıkhı da Molla Kasım yüzeyselliğine mahkum etmemek gerekir.
"Kurbanların kanları ve etleri Allah'a ulaşmaz, ulaşacak olan takvanızdır." ilkesi fıkıh ve ahlak ilişkisini belirlemek açısından çok önemlidir. Kurban, et ve kan ile fıkıh, takva ile irfan ve ahlakla ilgilidir. Kuralsız ibadet olmayacağı gibi, Allah için yapılması bilinci olmaksızın da ibadet olmaz.

Tasavvuf başlangıçta Kur'an ve Sünnet'eki ahlaki ve irfanı temellere dayandırılsa da,( Cabiri buna Muhasibi'yi örnek gösteriyor) zaman içinde, Mısır, Hint ve İran gibi kadim kültürler ve Yunan felsefesinden çok sayıda etki alarak ve bu kavramları İslam içine taşıyarak bambaşka bir sonuç üretti.

Geleneksel Türk dini anlayışı, Orta Asya pagan kültürü ile karışmış, Hermetik atıl tasavvufi aklın işgali altındadır. Çok övündüğümüz Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bektaş Veli bu kültürün yansımasıdır. Benzer şekilde Şeyh Bedrettin: "Hermetik atıl aklı" İslam düşüncesi içine taşıyan ve kurumsallaştıran Batıni tasavvufun, Ulusalcı/sol/Kemalist’le ve Türk sol/sosyalizmi tarafından yüceltilen son temsilcilerinden biridir.

Günümüz Türkiye’sinde bazı tarikat şeyhlerinin yaptıkları kepazeliği görmezden gelmek savunmak, bunu eleştiren herkesi din düşmanı olarak görmek önemli bir sorundur; benzer şekilde tarikatlarda yaşanan kepazelik üzerinden İslam dinini aşağılamaya çalışmak daha büyük sorundur.

Türkiye İslamı genel olarak tasavvuf ağırlıklı, kaderci, yeniliğe açık olmayan, literal okumaya sahiptir. Bu nedenler Türkiye insanı tasavvufun ürettiği kavramsal sisteme yatkın bir dini zihniyete sahiptir. Kürt İslamı da aynı gelenekten beslenmektedir. Bu noktada iki anlayış arasında köklü farklılıklar yoktur. Geriye sadece bu atıl aklı savunma ve kendini temize çıkarma çabası kalmaktadır. Öyle görülüyor ki, sahip olduğumuz sorunlu mirasla yüzleşmek kolay değildir. Öz eleştiri yerine sorunu kendi dışına transfer etmek çok daha işlevsel bir yapıya sahiptir. Çünkü hem kendinle yüzleşmekten kurtuluyor hem de sorunu başkasına havale ederek sorumluluktan kurtulup rahatlıyorsun.

Tasavvuf hermetik kültürü İslam dünyasına taşımakla eleştiriliyor. Bu kısmen doğrudur. Ancak felsefe, antik Yunan düşüncesini; Kelam, Yunan mantığını İslam dünyasına taşımıştır. Bu açıdan bakılırsa, Islam düşüncesinin ana akımları olan tasavvuf, kelam ve felsefeye oranla yerli olan yine tasavvuf kalıyor. Hatta Cavit Sunar gerçek İslam felsefesi olarak tasavvufu görür. Ama tasavvuf deyince devasa birikimi değil, menzil ve Cübbeli Ahmet'i anlayan bir gurup var. Ne yazık ki, bugün dahi farklı düşünen İslami anlayışları şirk diye niteleyen bir fanatizm var. Üstelik bunlardan bazıları Gazali'nin İslam inancını dış kaynaklardan arındırmak için yürüttüğü entelektüel çabayı eleştiriyor, ama aynı tutumun çok daha ağırını tasavvuf geleneği hakkında ileri sürmekten çekinmiyor. Önüne geleni şirk diye ile itham ediyor.
İşin daha da vahimi "Bize Kur'an yeter" mottosuyla ortaya çıkıyor, ama kendinden başkasını şirk ile suçlayarak Hariciliğin ve  fanatizmin eşiğine varıyor. Çünkü tasavvufa Muhammed İkbal ve Ali Şeriatı gibi bakamıyor, Mevlana'yı anlayamıyor. Sevgiden, irfandan ve aşktan mahrum her düşüncenin çatışmacı olacağını göremiyor. Maneviyattan, sevgiden, aşktan mahrum düşüncelerin kör ve fanatik ideolojiye dönüşmemesi imkansızdır. İslamcıların ve karşı İslamcıların açmazı tam da burasıdır. İslam’ın manevi yönünü iyice budayarak bir dini ideoloji yaratmak sağlıklı bir yaklaşım değildir.

Bir insan " Kurban olan ben o kaşı karaya" ifadesini, Kurban sadece Allah için kesilir, bu ifade şirktir diyebilir mi? Tasavvuf dili de sembolik bir dildir. Tasavvuf metinlerini edebi metinler olarak ele almak gerekmektedir. Ama fanatik dindarlık eline kılıcı alır Mevlana’dan Yunus Emre'ye, Ahmet Yesevi'den İbn Arabi'ye herkesi şirke batırır. Tasavvuf, İslam temelinde eleştirilecektir elbette. Ama bu düzeysizlikte yapılması anlamlı ve tutarlı değildir. Hiç olmazsa Cabiri'nin devasa eseri "Arap-İslam Ahlâkı Aklı"ındaki tasavvuf eleştirisini okumak sağlıklı bir bakış için gereklidir. İslami tasavvuf(Muhasibi) örneği ile heretik unsurların karıştığı tasavvuf karşılaştırmasını analiz etmek gerekir.

Öte yandan bilimsel tartışma kendine özgü bir metodolojiyi gerektirir. Kahvehane ağzıyla bilimsel ve felsefi bir tartışma yapılamaz. Sağlıklı bir bilimsel tartışma için kavram bilgisi, metodoloji, bilgi, temel kaynaklara hakim olmak, bir alana ait kavramsal dili bilmek ve hermenötik yaklaşım gereklidir.

İslam metafiziği ve maneviyatı yoksa İslam yoktur. Bazı kesimler İslamcılık ya da İslamcılık eleştirisi altında İslam’ı metafizik ve maneviyattan sıyırmaya çalışıyorlar. Bu doğru bir yaklaşım değildir.

İslam kuralları ve ahlak sistemi olan bir inanç sistemidir. Basit bir ideolojik, ekonomik, politik bir sistem değildir. Maneviyat, ihlas, irfan, ahlak İslam’ın özüdür. Bu anlamda metafizik İslam’ın kalbidir. Gazali, Yunan filozoflarını eleştirirken,  felsefenin metafizik alanını diğer alanlardan ayırarak reddetmiştir. Kuşkusuz bir düşünür olarak onun da hataları vardır. Ancak  onun çabalarıyla Yunan metafiziğinin İslam metafiziğini sarmalayıp yok etmesi önlenmiştir. Farabi ve İbn Sina; Aristoteles, Platon ve Yeni Eflatunculuk üzerinden Yunan metafiziğini İslam dünyasına taşırken Gazali buna karşı çıkmıştır.

Sosyolojik olarak tasavvuf, Mevalinin İslam toplumuna eklemlenmesi sürecinde ortaya çıktı. Kuşkusuz bu değişimin toplumsal ve siyasal nedenleri olmalı. Cevaplanması gereken en önemli soru şu: Mevaliyi böyle bir dini anlayışa iten nedenler nelerdir?

Türklerin İslam anlayışında tasavvuf merkezi bir rol oynar. Bu yüzden din anlayışı çok büyük ölçüde tasavvufi kavramlar üzerinden şekillenmiştir. Alevi inancında "dede', Sünni tasavvufta "şeyh", "veli" "kutub kavramlarının merkezi yer tutması; yatır kültürünün ve menkıbelerin yaygınlığı miras alınan tasavvuf kültürüyle ilgilidir.

Tasavvuf düşüncesi, Anadolu insanının siyasal algısına da önemli ve belirleyici bir etki yapmıştır. Tasavvuftaki veli ve şeyh kavramlarının siyasete aktarımı sonucunda kendisine büyük değer verilen, yüceltilen ve kutsallaştırılan, ulu önderler, reisler, başbuğlar üretilmiştir. Bu durum lideri yüceltirken oy verenleri ikincileştirmiş ve silikleştirmiştir. Lider merkezli sosyoloji siyasetin etkin kavramı haline gelmiştir.

Liderin, şefin, reisin, ulu önder'in her yaptığında, aldığı her kararda, bu kararlar yanlış da olsa bir hikmet arayışı, siyasi önderlerin davranışlarını kitlenin anlamayacağı gizli bir hikmet arandığını ifade eder. Çünkü geleneksel teoride sultan Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir. Onu eleştirmek yerine yaptıklarındaki derin hikmeti kavramaya çalışmak gerekir.

Siyasetin sağlıklı bir zemin üzerinde yapılması için, siyasal liderleri, tasavvuf önderlerinin sahip olduğu dokunulmazlık kültüründen arındırmak gerekir. Bu yapılmadığı sürece siyasal liderler de her söylediğinde keramet aranan üstün insanlara/şeyhlere dönüşecektir. Böyle bir sosyolojide liderler ve onları destekleyen halk arasında müzakereye, istişareye ve şura mantığına dayalı bir zemin üretilemez. Bilgi sistemi rüya, ilham ve sezgiye dayanan keramet sahibi bir şeyhin tarikat mensupları üzerindeki etkisi ne ise; seküler, ulusalcı, milliyetçi ve muhafazakar olması fark etmeksizin siyasal liderlerin halk üzerindeki etkisi de benzerdir. Çünkü bütün politik aktörleri besleyen siyasal zihniyet alanı ortaktır. Öncelikle yapılacak olan siyasal zemini belirleyen siyasal aklın parametrelerini değiştirip dönüştürmektir. Herkesin “ulu önderi”, “şefi”, “reisi”, “başbuğu” olduğu bir zeminde sağlıklı siyaset üretmek, ortak haklı harekete geçirmek, istişareyi etkin hale getirmek mümkün değildir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş