TARİH ÜZERİNE TEZLER

1 - Türkiye Cumhuriyetini doğuran koşulların başlangıcı Tanzimat Dönemidir. Tanzimat, "artık yolun sonuna geldik, bu sistemle yürümemiz mümkün değildir" tezinin kabulüdür. O zamana kadar sistemin içinde aranan çözüm artık sistem içinde aranmaktan vazgeçilmiştir.

 2 - İT Dönemi fikir tartışmaları Türkiye'nin entelektüel zeminini etkilemiştir. Hemen hemen bütün ideolojiler İT içinde temsil edilmiştir. 

     Bu anlamda İT, değişik siyasal ideolojilerin temsil edildiği bir fikir koalisyonudur

3- Tanzimat, Osmanlıyı nasıl bir arada tutabiliriz sorusunun arayışıydı. Ancak bu arayış başarılı olamamıştır.

4 -Tanzimat’ın başarısızlığı büyük ölçüde bürokrasi ve toprak sahiplerinin davranışlarına bağlıdır. Dönemim en etkili akımlarından biri olan Yeni Osmanlıcılar İT'nin öncüleridir.

5 - İttihat Terakki Cemiyeti II. Abdülhamit'in baskısı sonucu gizli bir cemiyet olarak kuruldu. Bu teşkilat Türkiye Cumhuriyetinin kuran kadronun da içinden çıktığı bir örgüttür. 

6 - İT Cemiyeti içinde Liberaller, İslamcılar, Türkçüler ve Batıcılar vardır. Bunları bir araya getiren ortak amaç Abdülhamit'i tahttan indirmekti. Said Halim Paşa, Said Nursi ve Mehmet Akif gibi İslamcılar keskin Abdülhamit karşıtıdır.

7 -Cumhuriyeti kuran kadro ittihatçı kadrodur. Mustafa Kemal, İttihat Terakki içinde, Batıcılık akımının içinde yer almaktadır.

8- Yakup cemil, İT'nin fedaisidir. Suçluları ve cemiyetin kararlarına uymayanları temizlemek düşüncesi, Zamanla İT'ye muhalif olan herkesi temizleme düşüncesine dönüşmüştür. Bu hesaplaşma Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etmiştir. 

9- İttihatçılık Türkiye'deki bütün siyasal akımların ideolojik yapılarını etkilemiştir. Bundan dolayı her siyasal akımın içinde İttihatçı davranış biçimlerini gözlemlemek mümkündür.

10- Ulusalcı Kemalistlerin tarih anlayışında hain olarak resmedilen Ali Şükrü Bey, Hüseyin Avni Ulaş, Abdülhamit, Vahdettin gibi isimler muhafazakar tarih anlayışının en değerli aktörleridir. Özellikle Hüseyin Avni Ulaş'ı Nurettin Topçu, Abdülhamit’i Necip Fazıl'dan okuyunca iki anlayış arasındaki keskin farkı görmemek imkansızdır.

11- Zamanla modern ulus devletlerin tamamında olduğu gibi Türk ulusçuluğun da bu iç çelişkiyi sürdürememesi üzerine, Türk kelimesi etnik olmaktan ziyade bir düşünce biçimi, üst kimlik olarak tanımlanmaya çalışıldı. Bu yükselen etnik milliyetçiliklere ( özellikle Kürt milliyetçiliği)cevap vermek içindi. Türk kavramı bütün etnik grupların ortak adı olarak kavramsallaştırıldı. Bu adlandırmanın önündeki en büyük engel, özellikle Tek Parti Dönemin de yapılan ayırımcı uygulamalardır. Anayasada ilgili kavram da düzeltmeler yapıldı. Ancak tarihteki uygulamalar, kavramsallaştırmanın önündeki en büyük engeldi. 

Yaşanan tartışma tekilci modern düşünce biçiminin yerini alt kültürleri görünür hale getiren postmodern çoğulculuğun alması idi. Türklük etrafında dönen tartışma Türkiye’nin geleceği için anlamlıdır. Bu tartışmayı kapatmaya çalışanlar demokrat ve adalet maskesi takan faşistlerdir. Asıl sorun Türk kelimesinde değil, bu kelime üzerine inşa edilen ideolojik zihniyet dünyasına aittir.

12- Cumhuriyet modernleşmesinin ilk dönemi ile Batının demokratik kültürü yerleştirmiş ülkeleri karşılaştırılamaz. Burada bir karşılaştırma yapılacaksa Tek Parti dönümü uygulamaları ile Hitler Almanya’sı ve Mussolini İtalya’sı karşılaştırılabilir. Bugün Avrupa faşizmi lanetliyor. Biz ise Tek Parti dönemini aklamaya çalışıyoruz. Aşkale Sürgünü, İstiklal mahkemesi yargılamaları, tabutluklar konusuyla yüzleşmiyor, savunmaya kalkıyoruz. İşte “Andımız” etrafında yaşamış tartışmalar, Türkiye’nin en karanlık, hukuk ve demokrasi yönünden en sorunlu dönemini çağrıştırıyor.

13- 1924 yılına kadar iktidara ortak olan muhafazakar elit,  bu tarihten itibaren siyaset sahnesinden uzaklaştırıldı. İsmet İnönü'nün anılarında" aramızda kurtuluş savaşına inanan tek insan oydu " dediği Kazım Karabekir vatana ihanetten yargılanacaktır. 1924’ten sonra iktidarı tamamıyla ele alan batılı laik elit, Türkiye'yi İslam’dan kopararak yeniden inşa etmeyi denedi. Mehmet Akif'in yurt dışına gitmesi de, Kazım Karabekir Rauf Orbay ve arkadaşlarının yargılanması de hep bununla ilgilidir. Said Nursi ferasetiyle bunu gördüğü için Batıcı elitle daha önce yollarını ayırmıştı.

14- Türkiye’de zaman zaman yaşanan af konusuna farklı açılardan bakmak gerekiyor. Hiç kuşkusuz suçlu olanların cezasız kalması adalet duygusunu zedeler. Benzer şekilde suçsuz olanların cezalandırılması da adalet duygusunu yok eder. Diğer taraftan affetmek İslam hukukunda önerilen, hatta teşvik edilen bir tutumdur. En büyük sorun ise, adaletin sağlıklı bir şekilde işlememesidir. Adaletin yanlış işlediği yerde verilen cezaların önemli bir bölümü de yanlış olacaktır. Olayın bir diğer yönü de, Cumhuriyet modernleşmesi boyunca yargının devletin ideolojik bir aygıtı, iktidarı düzenleyici bir araç olarak kullanılmasıdır. İstiklal Mahkemeleri, darbe yargılamaları, 28 Şubat yargısı gibi dönemlerde verilen yargı kararları yargıya olan güveni iyice sarstı. 

Hukukla kanun devletini ayırmak gerekiyor. Peki hukukun olmadığı kanun devletlerinde kanunla verilen hukuksuz cezaların affına engel olmak, hukuku mu savunmaktır yoksa kanunu mu? Bir de gerçekten suçlu olanların durumu var. Onları affetmek de adaleti sarsar.

15- Bilindiği gibi Türk siyasal tarihinin dönüm noktası, 1950 yılına kadar süren tek parti dönemini sona erdiren Demokrat Partinin iktidara gelmesidir. Demokrat Parti, sadece kendi programı nedeniyle seçilmiş değildir; seçimde daha açık bir şekilde rol oynayan faktör halkın CHP’ne duyduğu öfke yer almaktadır. CHP özellikle din ve Kürt politikalarıyla geniş toplumsal kesimlerin tepkisini çekmiştir.

16-1850'lerden sonra Türk aydınları ağırlıklı olarak şu sorunun peşinden koştu: "Niçin geri kaldık ve bu geri kalmanın nedenleri arasında dinin yeri nedir. Abdullah Cevdet, Baha Tevfik, Tevfik Fikret gibi materyalist, pozitivist kökenden gelen yazar ve aydınlar geri kalmamızın dinden kaynaklandığı konusunda neredeyse ittifak halindedirler. Bunların karşısında Namık Kemal, Ziya Paşa, Mehmet Akif, Said Nursi gibi isimler çıktı. Tartışmanın özü " çökmekte olan devletin nasıl kurtarılacağı” ile ilgiliydi. Yani sorunu devleti kurtarma olarak belirlemişti. Ne hazindir ki, bunların bir kısmı büyük ümitlerle yeni bir devletin kuruluşuna tanıklık ettiler ve o devlet tarafından dışlandılar. Sorunun devlet olmakla bitmediğini anlayanların başında Said Nursi geliyordu. O sonraki hayatında İslami anlayışının merkezine devleti değil toplumu yerleştirerek mücadelesine devam etti.

17- Anadolu'da Selçuklu ve Osmanlı neden Eşari ve Gazali geleneğinin paradigmasına yaslanmıştır, diğer İslam mezhepleri neden silik kalmıştır tartışmaya değer bir konudur. Dahası bu sentez hem büyük bir imparatorluk kurmuş hem de çevreden gelen diğer heterodoks İslam anlayışlarını etkisizleştirmiştir. Öyle görülüyor ki, Eşari- Gazali çizgisini temel alan bu sentez, hem yeni kurulan devlete meşru ve kabul edilebilir bir ideolojik temel bulmada oldukça başarılı olmuştur, hem de bu sistemin dışında kalan heterodoks anlayışların etkisini iyice azaltmıştır. Merkezde kendine yer bulamayan bu heterodoks anlayışların bir kısmının İran'a yaklaşması da anlaşılabilir bir durumdur.

18- Ahmet Yesevi' den Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli ' ye kadar Orta Asya kökenli tasavvuf anlayışı, İslam öncesi Hint, Iran, Maniheizm, Hıristiyanlık ve eski Türklerin pagan inançlarının İslam’la karışımı olarak, hermetik atıl aklı Islama taşımışlardır. ( dede, şeyh, ölümsüzlük, hayvana bedenine girme, doğa olaylarına hükmetme gibi olağanüstülükler)

19- İslam medeniyeti 8- 14 yüz yıllar arası dünyanın en güçlü medeniyetini kurdular. Kuşkusuz bunda zengin dillerinin büyük bir katkısı vardı. İran’a gelince, Iran entelektüelleri bugün dünyada Türkiye’nin çok önündedir. Hala Batı dillerine en çok çevrilen eser orijinali Farsça olan Mesnevi'dir.
Türkiye’de ne yazık ki, Ali Şeriatı, Abdülkerim Sürüş ve Mutahhari çapında bir mütefekkir yoktur.

20- Osmanlılar, çok başarılı bir şekilde dillerini Arapça ve Farsça kavramlarla zenginleştirip Osmanlı Türkçesini yarattılar. Ne yazık ki, Türk modernleşmesi, Öz Türkçecilik uğruna bu zenginliği heba ettiler. Dilin en büyük zenginliği kavramlardır. Arapça ve Farsça kavramlarla zenginleşen Türkçe büyük bir düşünce dili olabilirdi.

21- Bir Türk Müslümanlığı varsa ki var. Bu Müslümanlığın çerçevesini oluşturan paradigma, Ahmet Yesevi gibi, fıkıhtan çok tasavvufa yaslanan, Melami ve Kalenderi kaynaklı, Orta Asya kültleriyle senkretik bir karışım oluşturmuş bir anlayıştır. Bu anlayışın zihinsel çerçevesi Hanefi, Pratik uygulaması ise Eşari'dir.

22- Türk siyasetinde beğenilmeyen iktidara karşı darbeyi onaylamak gibi bir siyasal eğilim var. Bu Ulusalcı/ Kemalist siyasal anlayışın 27 Mayıs'tan beri bıraktığı bir mirastır. İslam tarihinde ise bu anlayışın kökleri Hariciler, Hz. Osman'ın katli ve Muaviye'ye kadar gider.

23- Türk ve Kürt siyasal algısı tasavvuf merkezli olduğundan, üzerine olağanüstülükler atfedilen dede, gavs, mehdi, baba, Kutub, şeyh imgeleri ve bu imgelerin etrafındaki anlayış belirleyicidir. Kuşkusuz bu nitelikler Atatürk için de fazlasıyla geçerlidir. Çerçevesi tasavvuf kavramlarıyla çizilmiş bir lider kültü, kolaylıkla tarihin dışına taşınarak insanüstü bir kimliğe büründürülebilir. 
İster dini isterse seküler olsun devlet törenlerindeki mistik hava buna işaret etmektedir.

24- Kuşku yok ki , "Türk nedir?" sorusuna verilen cevaplar ile "Kürt nedir ?" sorusuna verilen cevaplarla aynı ölçüde çoğulculaşıyor. "Türk nedir?" sorusuna, İsmet Özel'den Necip Fazıl’a, Mustafa Kemal'den Nihal Atsız'a adar farklı tanımlayanlar var. “Kürt nedir?” sorusu da benzer bir yol izliyor. Her ideoloji kendi tanımını tartışmasız doğru kabul edip ideolojisini bunun üzerine kuruyor. 
Önyargı, kendi dışındaki tanımları meşru kabul etmemekle başlıyor. 
Böylece her ideoloji kendine özgü bir Kürt sorunu anlayışı oluşturup bunun üzerinden yürüyor. Kuşkusuz bu düşünce tarihi açısından çok normal bir durumdur.

25- Türk siyasi tarihi, devleti merkez alan siyaset ile toplumu merkez alan siyasetin hesaplaşması şeklinde biçimlenmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine çıktığı andan itibaren bu hesaplaşma başlamış ve siyasal tarihimize yön vermiştir.

26- Ulusalcı Kemalistlerin 1923- 1950 arası Tek Parti Dönemini hukuk, demokrasi ve ekonomik açıdan onaylanıp savunmaları, her üç konuda da sorunlu bir zihniyete sahip olduklarını gösteriyor.
Bu dönem artık uygulamalarının hiçbir hukuk sisteminin kabul etmeyeceği istiklal mahkemeleri, siyasal alanda kapatılan muhalif partiler, parti devlet bütünlüğü, ekonomik açıdan artık modası geçmiş kamusalcılık ve devletçilik modelleri çökmüştür. Üstelik sağlam demokrasi, bağımsız hukuk, düşünce, örgütlenme özgürlüğü ve serbest muhalefet, liberal ekonomik anlayış üzerine oturur. Türk modernleşmenin bu dönemi, hukuk, demokrasi ve ekonomik açıdan ulaşılması ve model alınması gereken değil, aşılması gereken bir dönemdir.

27- Türk Töresi, devleti önceleyen otoriter yapısıyla İslam'ı uzlaştıracak zemin olan Emevi yorumuyla kolayca uyuştu. Bu zeminin teolojik alt yapısı kaderci, lafızcı, Eşari yorumuydu. Bu yorumu devletle buluşturup Selçuklu devleti için ideolojik bir zemin hazırlayan Gazali, Osmanlı ve Türk İslam’ının temel karakteri oldu. Sanıldığının aksine Maturidi'nin bu topraklarda yankısı olmadı. İslam'ın "Emevi yorumu" ile "Türk Töresi", Türk siyasal zihnindeki devletçi, güvenlikçi, hukuk dışılığı besleyen en önemli kanallardır.

28- Cumhuriyet döneminin dini kullanmada şöyle bir farkı var: Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar İslam hilafeti adına resmi bir dini anlayış üretiyorlardı. Türkiye Cumhuriyeti ise laik ve seküler bir devlet adına dini kullanıyor.

Paylaş