SEÇİMİN ARDINDAN UMUTSUZLUK VE ÖZELEŞTİRİ ARASINDA MUHALEFET

 

Seçimler, demokratik yönetimlerin olmazsa olmaz temel niteliklerinden biridir. Bu anlamda özellikle seçimi kaybeden partilerin, sonuca ilişkin kapsamlı bir değerlendirme ve özeleştiri yapmaları kaçınılmazdır. Öncelikle sonucun ardından yapılan rasyonel değerlendirmeleri önemlidir. Seçimlerin ardından Cumhuriyet gazetesinin "Kaybederek Kazandı" manşeti, Ulusalcı Kemalist siyasal akla nasıl bir akıl dışılığın egemen olduğunu gösteriyor. Bu açıdan gerek 14 Mayıs gerekse Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turu olan 29 Mayıs seçimlerini doğru analiz etmek gerekmektedir.

Doğru bir değerlendirme ve sağlıklı bir özeleştiri yapmak için doğru soruları sormak gerekmektedir. Sorulacak doğru sorular yerine sahte sorulardan yola çıkarsak doğru analiz ve değerlendirme yapmak mümkün değildir. Muhalefet için sahte soru,   “Nasıl kazandı?” sorusudur. Oysa doğru soru,“Neden kaybettik?” sorusu olmalıdır. İkinci soru, sorun çözmeyi hedefleyen aklın sorusudur.

Muhalefet, seçim sonuçlarını sürekli Ak partiyi suçlamak üzerinden değil, kendi yetersizlikleri üzerinden giderek değerlendirmeye yoğunlaşmalıdır. Bir sosyal olayda salt dış faktörleri öne çıkarmak kendi yetersizlikleriyle yüzleşmemekle, onları ihmal etmekle sonuçlanmaktadır. Eğer muhalefet her şeyi doğru yaptığını, buna rağmen kaybettiğini iddia ediyor ise, her şeyi doğru yapmanın yetmeyeceğini söylüyor demektir. O zaman siyaset yapmanın anlamı yok anlamına gelir. Muhalefetin her şeyi doğru yaptığı iddiası yanlıştır. Muhalefet yenilmiştir ve bunun sorumluları olmalıdır. Ancak muhalefetin kaybetmediği gibi bir psikoloji içinden konuşmak sorunla yüzleşmemek anlamına gelir.

Demokratik sistemlerde iktidarın meşruiyetini seçim çoğunluğu belirler. Seçimi kazanan meşrudur. Ancak seçimi kazanan zorunlu olarak haklı, iyi, doğru anlamına gelmez. Çünkü seçim sandığı ahlaki değerleri oylamaz. Sandık "Bizi belirlenen sürede kim yönetecek?" sorusunun cevabını verir. Bu yüzden seçimi kazananın meşruiyeti tartışılmaz. Ancak uyguladığı politikalar, tutum ve davranışları eleştirilebilir.

Seçimi doğru değerlendirmek için öncelikle insanların oy verme davranışlarını analiz etmek gerekir.

1- Bir dünya görüşüne sahip olduğu ve ona en yakın partiyi tutmak.

2- Tuttuğu partinin Türkiye’nin dini, tarihi ve kültürel yapısıyla barışık olduğuna inanmak

3- Karşıtı partilerin geçmişte kendi değerlerine karşı uyguladığı inkarcı ve baskıcı politikalardan korkmak

4- İçinde bulunduğu partiden menfaatlerinin karşılanmamasının yarattığı kızgınlık.

5- Samimi olarak daha iyi bir alternatif bulmak veya bulamamak

6- Partisinin başarılı olduğuna inanmak

7- Partisinin mevcut seçenekler arasında en iyi olduğuna inanmak

 Bu sorular hedef kitlenin davranışlarını analiz etmek ve onlara ilişkin doğru bir politika geliştirmek bakımından önemlidir.

 Seçim bittikten sonra ise önemli ölçüde cevap bulan şu soruların nedenleri üzerine yoğunlaşmak gerekmektedir.

1- AK Parti, muhafazakar/ dindar katmanlarda olan gücünü ne oranda koruyor?

2- Erdoğan'ın oyu Ak Parti seçmeninin ne kadar üstünde veya üstünde mi?

3- Muhalefet bütün enerjisini harcadığı, seçimi ikinci tura taşıma amacına ulaşabilecek mi? İkinci tura taşırsa kazanabilecek mi?

4- Yeşil Sol Parti HDP'nin oy oranını koruyacak mı?

5- İYI partinin topluma sunduğu seküler/ Kemalist / milliyetçiliğin karşılığı nedir?

6- AK Partinin tabanı olan muhafazakar dindar kitlede yeni bir arayış var mı?

6- İYİ parti milliyetçi seçmenin alternatifi olabilecek mi?

7- Merak Akşener'in tavrı İYİ Partiyi ne oranda etkileyecek

8- Saadet, ,Deva ve Gelecek partileri Ak Partiden uzaklaşan seçmeni çekebilecek mi?

9- Türkiye seçmeni bölgesel olarak oy verme haritası değişecek mi?

10- Huda Par bölgede HDP'nin etkisini ne oranda kıracak ya da kırabilecek mi?

11- Saadet Partisinin yaptığı ittifakın anlamlı bir karşılığı olacak mı?

12- Erdoğan Ak Partiden uzaklaşan seçmeni ittifak içinde tutabilecek mi?

13- Akşener'in iddia ettiği gibi Kılıçdaroğlu kazanacak aday değil mi?

14- Muhalefetin iddia ettiği gibi Deprem bölgesindeki seçmen iktidarı cezalandıracak mı? Ya da tam tersi iktidar deprem konusunda muhalefetin iddia ettiğinin aksine başarılı mı?

Seçim sonucunun rasyonel nedenleri üzerine yoğunlaşmak yerine yanlış noktalara odaklanmak sorunu daha da karmaşık hale getirmektedir. Hala seçim sonuçlarını Suriyeliler, Afganlar gibi göçmenler üzerinden okuyanlar var. Bu kadar hermetik atıl ( sorun çözemeyen ve günümüz sorunlarına egemen olmayan akıl) akıl olamaz.Ne yazık ki, ülkemiz muhalefetini yönlendiren atıl akıl var. Oysa gerçek şu: Eğer göçmen sorunu olmasaydı bu iktidar daha yüksek oy alırdı. Göçmen karşıtlığı üzerinden yaptıkları küçümseyici ve ter yer ırkçı açıklamalar ile gelecek seçimi de tehlikeye düşürdüklerini fark edemiyorlar bile.Diyelim ki, göçmenlerin bir bölümü ülkemizde kaldı ve üç milyonluk bir oy potansiyeline ulaştı. ( Şimdi oy kullananların sayısı iki yüz elli bin civarındadır ve seçimin sonucunu etkilemelerine imkan yoktur. ) Seçim sonuçlarını az bir oyun belirlediği bir sistemde önümüzdeki seçimi nasıl kazanmayı düşünüyorsunuz? Ülkemizi gelecekte yönetme ihtimali olan muhalefetin bu kadar gerçeklikten uzak olması kabul edilebilir mi?

Öte yandan mülteciler ve yarattığı sorunlar konusunda yeni bir paradigmaya ihtiyacımız olduğu açıktır. Mültecileri sürekli olarak dış tehdit unsuru olarak kodlamak ayırımcılık değil de nedir? Dış tehdit, Suriyeli göçmenler, güvenlik, toplumsal barış gibi konularda referansımız nedir? Devlet mi, insan mı, din mi, milliyetçilik mi, sosyalizm mi?

Erdoğan'ın seçilmesini göçmenlerin oylarına bağlamak kadar akıl dışı ve ırkçı bir yorum olamaz. Akıl dışı çünkü göçmenlerin toplam oyları 250.000 civarında Erdoğan'ın aldığı oy ile Kılıçdaroğlu arasında bunun on katı fark var. Öte yandan göçmen karşıtlığı ırkçı bir söyleme evriliyor bu kabul edilemez.Erdoğan'ın kazanmasını göçmenlere bağlayanlar şunu bilmeli ki, göçmenler olmasa idi Erdoğan çok daha yüksek bir oyla seçilirdi. Çünkü göçmenlerin doğurduğu sorunlar muhalefete oy verme eğilimini besledi. Ne yazık ki, muhalif kesim seçim sonuçlarını hala doğru analiz edemiyor.Kaybetmeye kılıf aramak, seçim analizi değildir. Muhalefet seçimi göçmenler yüzünden kaybetmedi.Muhalefetin seçimi kaybetmesi kendi hatalarından dolayıdır. Muhalefetin başarısızlığını göçmen karşıtlığı üzerinden açıklamaya çalışmak ırkçılığı besleyen bir analiz tarzıdır.

Muhalefetin Ak Parti'ye oy veren seçmenler üzerinden yaptığı aşağılayıcı analizler Türkiye sosyolojisini hiç anlamadığını gösteriyor. Bu hastalıklı zihin yapısının mutlaka tedavi edilmesi gerekiyor.Sosyal medyada muhalefeti temsilen yorum yapanların sorunlu analizleri de olumsuz bir faktör oldu. Seçimin birinci ayağından sonra özellikle deprem bölgesindeki vatandaşlara dair söylemler büyük öfke yarattı.

Öte yandan iç eleştiriyi öne çıkaran yaklaşımlar, nihayet muhalefet cephesi eleştirinin öznesi kendini görmeye başladı, diye yorumlansa da beklenen neticeyi doğurmadı. Salt iktidar eleştirisinin yetmediğini görüyor olmak önemlidir. İç eleştiri yapanlar sorunu çözmek konusunda samimi ve gayretli olanlardır. Salt iktidar eleştirisi ile yetinenler ise, kendi sorumluluklarını ertelemek ve gözden kaçırmak isteyenlerdir.

Politik alana belki de koşulların zorlamasıyla Kemal Kılıçdaroğlu, CHP'nin geleneksel paradigmasında önemli değişimler yapmaya çalıştı. Yaklaşım tarzı doğruydu. Ancak CHP'de bu kadarını bile kabul etmeyen Ortodoks bir Kemalist yorum egemenliği işini zorlaştırmaktadır. Görünen o ki, geçmişteki olumsuz mirası dolayısıyla muhafazakar dindarlar tarafından helalleşme girişimleri beklenen karşılığı bulmadı.

CHP’nin temel sorunu Kemalist siyasetten uzaklaşmak değil, yeterince uzaklaşamamaktır. Bu yüzden zaman zaman siyasette yeni bir açılım yapmak ve muhafazakar Kemalizm arasında salınmaktadır. Ancak ideolojik bakımdan birbirinden farklı toplum kesimlerinin erdem temelinde bir araya gelerek Türkiye'nin içinde bulunduğu sorunlara çözüm arama girişimleri önemlidir.Bu çoğulcu arayışların onu kesilmemelidir.

"Hz. Peygamberin "Hılfu'l Fudul"( Erdemliler İttifakı) ve " Medine Vesikası " deneyimleri bize önemli bir siyasal miras bırakmıştır. Buna göre Müslümanlar tarihin her döneminde bir haksızlığı gidermek, bir zorluğu ortadan kaldırmak ve zulmü engellemek için kendi inancını paylaşmayan kişi ve gruplarda erdem ve adalet temelinde örgütler kurabilir, birlikte mücadele edebilirler.

Muhalefetin farklı toplumsal kesimleri ortak ilkeler etrafında buluşturma siyaseti ahlaki açıdan doğrudur. Seçim başarısızlığı bu yöntemi ortadan kaldırmamalıdır.CHP'de ki iç hesaplaşma Kılıçdaroğlu'nun farklı toplum kesimlerini bir araya getirip ortak bir muhalefet cephesi kurma anlayışı yerine geleneksel otoriter modernleşme anlayışına geri dönebilir.

Seküler Kemalist siyasal aklın, seçim sonuçlarını doğru okuyamadığı görülüyor. Hala halka tepeden bakan, tercihini anlamak yerine küçümseme yoluna giden siyasal anlayış ne yazık ki, Kemal Kılıçdaroğlu'nun helalleşme siyasetinin önündeki en büyük engeldir. Sanıldığının aksine bağnazlık kültürü seküler kesimlerde çok daha baskın bir özelliktir.

Özellikle Kılıçdaroğlu'nun helalleşme çıkışı, toplumsal kutuplaşmayı azaltmaya dönük bir yaklaşım olarak önemliydi. Ancak görünen o ki, muhafazakar dindar seçmen bu teklife sıcak bakmadı. Öyle görülüyor ki, muhafazakar dindar seçmen uzak planda toplumsal hafızada yer alan Tek parti dönemi ve Menderes' in idamı, yakın planda da 28 Şubat ile Ak Parti'nin ilk on yılında CHP'nin muhafazakar dindarlara ilişkin yaklaşımlarının yarattığı korku devam ediyor. Kılıçdaroğlu'nun olumlu yaklaşımına, Erdoğan sürekli sorunlu geçmişi hatırlatarak, helalleşme çabasının samimi değil seçim kazanmaya dönük bir hamle olduğunu anlattı. Muhafazakar dindar seçmen Kılıçdaroğlu'nun girişimini samimi bulmadı ve destek vermedi.

Muhafazakar dindar seçmene göre, Kılıçdaroğlu ne derse desin, tarihsel süreci sorunlu bir siyasal anlayışın temsilcisidir. Bu anlayış özellikle Tek Parti Dönemi, 28 Şubat Süreci ve Ak Parti'nin ilk on yılında muhafazakar dindarların zihninde derin izler bırakmış. Zihniyetlerin değişimi kolay olmuyor. Üstelik Kılıçdaroğlu'nun birbiriyle çelişen çok sayıda demeci var. Buna bir de bazı CHP sözcülerinin muhafazakar kitleyi ürküten demeçleri eklenirse sosyolojik olarak bu kesimde çok büyük değişiklik beklememek gerekiyor. Öte yandan siyasal olayları hak ve adalet temelinde yaklaşan İslamcıların halk üzerinde etkisi maalesef belirleyici ve yönlendirici değil.

Muhalefetin Uhud savaşından alacağı çok önemli dersler var. Bilindiği gibi Uhud Savaşında bulunduğu görev yerlerini terk eden okçuların yerinden ünlü komutan Halid bin Velid hamlesini yapmış ve savaşın seyrini değiştirmiştir. Bütün askeri uzmanlara göre savaşın seyrini değiştiren Halid bin Velid'in askeri dehasıdır. Oysa Kur'an Uhud Savaşını analiz ederken Halid bin Velid'in askeri dehasına hiç değinmez. Kur'an'a göre savaşın kaybedilme sebebi, okçuların verilen görevde zaaf göstermeleri ve savaşın kazanıldığını düşünerek ganimet peşine düşmeleridir. Halid bin Velid dış sebep, okçuların davranışı iç sebeptir. Dış sebep etkileyici iç sebep belirleyicidir.

Bir sosyal olayda tümüyle dış sebep üzerinden açıklama yapmak doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü bu yaklaşım kendi zaaflarıyla yüzleşmeyi engelleme gibi bir sorunlu tavır üretiyor. Sorumluluğu sadece dış sebeplere yüklemek, özeleştiri yapılmasını engeller.

Her şey çok kötü ve siz çok iyi bir alternatif sunuyorsunuz. Son derece tutarlı davranıyorsunuz ve size inanmıyorlar. Bu ifadeler tutarlı değildir. Hz. Peygamber sıfırdan başladığı mücadelesinin onuncu yılından sonra büyük kitlelere ulaşmaya başladı. Sizin partiniz Cumhuriyetle yaşıt ve geldiğiniz nokta ortada.Kılıçdaroğlu bunu gören bir siyasetçidir. Ama işi o kadar zor ki.Zorluğu kendi partisinden bile aleyhine çalışanların olması. Galiba toplumu değiştirmeden önce CHP'nin değişmesi gerekiyor.

Öte yandan seçim CHP dışındaki ittifak ortakları tarafından da değerlendirilmelidir. Temel Karamollaoğlu'nun liderliğini yaptığı Saadet Partisi, Milli Görüş geleneğinin temsilini Fatih Erbakan liderliğindeki Yeniden Refah Partisine kaptırdı. Saadet Partisi, Deva partisi ve Gelecek Partisi Ak parti seçmeninde anlamlı bir karşılık bulamadı.

Seçimin bir sonucu da milliyetçi oylardaki artış ve ortaya çıkardığı yeni siyasal aktörler. Milliyetçi kesimde Ümit Özdağ, Sinan Oğan ve Yavuz Karaalioğlu gelecekte rol oynayacak aktörler olarak öne çıktı. Yükselen milliyetçilik, muhafazakar ülkücü milliyetçilik, seküler Kemalist milliyetçilik olarak iki ana aksa bölündü.

İYİ Parti genel başkanının özellikle masa krizi olarak adlandırılan süreçte sergilediği tutarsız davranışlar, seçimin sonucunda etkili oldu. Bu tutarsız davranışlar yükselen ve belli bir seviyeye gelen İYİ Parti oylarını önemli ölçüde düşürdü. Muhalefetin iç sorunları, yaşanan tartışmalar ve özellikle başından beri Akşener tarafından kazanacak adayın Kılıçdaroğlu olamayacağı iması Kılıçdaroğlu'nun elini zayıflatan bir faktördü.

Sinan Oğan faktörü, Ak parti ve bileşenleri tarafından olumsuz karşılanmayıp benimsenirken, Ümit Özdağ faktörü Millet ittifakının özellikle Kürt seçmeninde tepki yarattı. Ümit Özdağ faktörü HDP'li Kürt seçmende az da olsa tepkiye yok açtı. Nitekim Kürtlerin yoğun olduğu tüm yerlerde Kılıçdaroğlu'nun oyu azaldı. Özellikle iç Anadolu ve Karadeniz bölgesinde güvenlik endişesi, ekonomik endişenin önüne geçti. Erdoğan ekonomik kaybın yerine güvenlik endişesini ikame etti ve bunda da başarılı oldu.Erdoğan'ın, HDP ve PKK'yi eşitleyen siyasal söyleminin muhafazakar dindar seçmende önemli bir karşılık bulması da seçim sonuçları üzerinde rol oynadı.

Öte yandan bir diğer önemli faktör de, Erdoğan'ın karizması ve partisinin oy kaybını özellikle birinci turda ittifak içinde tutmayı başarmasıdır. Öyle görülüyor ki, Erdoğan her tür olumsuz koşullara rağmen kitlesini motive edebiliyor. Oysa muhalefet oy kaybını ittifakın içinde tutmayı başaramadı.

Bütün partiler kendine şu soruyu sormalı: " Hata kimde? Halkta mı, aydınlarda mı, iktidarda mı yoksa bizde mi? Neden söylediklerimiz karşılık bulmuyor? Söylediklerimiz mi hatalı, yoksa kullandığımız yöntem mi? Halk neden bize inanmıyor?

Bu soruları doğru analiz edebilmek için Hz. Adem kıssası yol gösterici olabilir. Hz. Adem'intövbesini hatırlayalım. Suçu Şeytana atmaktansa şöyle diyordu: "Allah’ım biz nefsimize zulmettik, bizi affet." Yani suçu dış faktörlerde değil, kendinde arıyordu.İzlediğim kadarıyla bütün partiler sadece dışarıdakileri suçluyor. Bu durum özeleştiri yapmalarını engellediği gibi hatalarını görme imkanını da tüketiyor.İşin daha vahim yönü, partilerin kendi içinde bir vesayet sistemi kurmalarıdır. Siyasi Partiler Kanunu, siyasal partileri demokratik yapılar olmaktan uzaklaştırmaktadır. Mevcut yapılar, genel başkan sultasının hüküm sürdüğü yapılar durumundadır. Mesela hiçbir parti ön seçim yapmaya yanaşmamaktadır. Demokratik olmayan bir işleyişe sahip partilerle nasıl demokratik sistem kurulacağı üzerinde durulması gereken bir sorudur. Bu sistemsel sorunun aşılması gerekmektedir ve bu sorun yürütülmekte olan başkanlık sistemi mi yoksa güçlendirilmiş parlamenter sistem mi tartışmasından çok daha önemli bir sorundur.

Seçim yarışının eşit olmayan koşullarda olması muhalefetin başarısızlığı için bir mazeret olamaz. Eşit olmayan koşullar muhalefet için daima avantajdır. Yeter ki, güçlü, doğru, tutarlı bir siyasetiniz ve davranışınız olsun. İstanbul Belediye seçimlerinin ikinci turunda olduğu gibi eşit olmayan koşullar muhalefet lehine işler. Kaldı ki muhalefet Ankara'da dahil çoğu büyükşehir belediyelerini kazanmıştır.İnsanlar ne söylendiğine değil nasıl davrandığını bakarlar. 1950 seçimlerini DP, bütün devlet kurumlarına, askeriyeye ve medyaya hakim olan CHP' ye karşı kazanmıştı. 2002 de Erdoğan'ın karşısındaydı tüm devlet askeri bürokrasi ve medya. Dolayısıyla bu durum muhalefet için bir mazeret değildir. Bunun arkasına sığınılamaz.Sizce muhalefetin milletvekili seçimlerini kaybetmesinin nedeni nedir? Eşit olmayan koşullar mı, yoksa kendi hataları mı?

Yanlış öncülerinden doğru sonuca ulaşılamaz."Başınıza gelenler kendi yaptığınız hatalardan dolayıdır " diyor Aziz Kur'an. Şu sıralar en çok ihtiyacını duyduğumuz yaklaşım budur.

Ben, sosyal olaylarda belirleyici olanın iç sebepler olduğuna inanırım. Sürekli analizlerimi bu ilkeyi temel alarak yaparım. Bu yüzden eleştiride sürekli karşı tarafı özne yapanların, niyetleri bu olmasa da iç zaafları gizlemeye çalıştıklarına inanırım. Her gün tövbe etmemizi öneren bir peygamberin izleyicileriyiz. Tövbe, özeleştiridir. Biz ise sürekli şeytani suçlayarak sorumluluğumuzdan kurtulmaya çalışıyoruz.

İktidarın özellikle son yedi sekiz yılda yaptığı hatalara rağmen seçim kazanamıyorsanız dönüp kendinize bakacak, eleştirinin öznesi kendinizi yapacaksınız.

Ak Parti'nin kuruluşunda itibaren 2002 yılında iktidara gelme sürecinde medya gücü ve devlet imkanları karşısında dezavantajlı durumdaydı. O süreç, sağlıklı ve tutarlı bir çizginiz olduğunda karşınızda devlet gücünü kullanan ve medya desteği olan iktidarları yenebileceğinizi gösterdi. O zamankihakim medya ve siyasette bir hayli etkin olan askeri bürokrasi Erdoğan karşıtı bir çizgide duruyordu ve sürekli Erdoğan dışı bir iktidarın imkanlarını araştırıyordu. Ancak bu durum Erdoğan'ın başarı kazanmasını engelleyemedi.Bu yüzden muhalefetin kendi başarısızlığını iktidarın devlet imkanlarını kullanması ve medya gücüne bağlaması gerçekçi bir yaklaşım değildir.Öncelikle şunu belirlemek gerekir ki, hiç kimse kendisine yönelik eleştiriden hoşlanmıyor. Yöneltilen eleştirilerin ne olduğunu anlamak yerine rakiplerinin yetersizliklerini ortaya döküyor. Oysa başkalarının günahının bizi aziz yapmayacağı ortadadır.

Millet ve Cumhur İttifakı taraftarlarının birbirlerine karşı kullandığı dil, eleştiri sınırlarını aşarak hakaret diline dönüştü. Bu konuda muhalefet bloğu iktidar bloğundan hiç de aşağı kalmadı. Özellikle bazı sanatçı ve sosyal medya kullanıcılarının birinci turda alınan sonuç üzerine, depremzedeler üzerinden yaptıkları değerlendirmeler ile ek olarak Sinan Oğan hakkındaki aşağılamaları ve saldırgan söylemleri muhafazakar dindarları bir hayli tedirgin etti. Özellikle muhalif kesimin iktidarı destekleyen kesimlerin oylarına talip olduğu yerde, onlara güven verecek bir söylem yerine saldırgan ve küfür içerikli bir dili tercih etmeleri, iktidara eleştirel bakan muhafazakar dindarların önemli bir bölümünü geri döndürdü. Muhalefet ikinci turu kaybetmesi durumunda başkasını suçlamadan derin bir özeleştiri yapmalıdır. Kampanyanın başından beri yapmamaları gereken her şeyi yaparak, başarıyı sadece iktidarın hatalarının yeteceğine inandılar. Oysa kimin gideceği kadar kimin geleceği de seçmeni etkileyecektir.

Muhalefet Ankara ve İstanbul belediyeleri de dahil sahip olduğu büyükşehirlerde iktidara anlamlı bir üstünlük kuramadı. Hatta çoğu yerlerde oy kaybına uğradı. Öte yandan muhafazakar seçmen, muhalefetin HDP ile olan ilişkiye ve PKK yaklaşımına asla inanmadı. HDP ile olan ilişki sağlıklı bir şekilde kamuoyuna aktarılamadı. Öte yandan HDP sözcülerinden ve Kandil merkezli gelen açıklamalarda muhafazakarların fazlasıyla ürküttü.

Tüm yaşanan olumsuzluklara karşın seçmenin muhalefete dönmemesinin nedenleri olmalı. Bunu seçmeni aşağılamadan sağlıklı bir şekilde değerlendirmek gerekir. Bu sağlıklı analiz muhalefet cenahında yok maalesef. Muhalefet, seçim kazanma karşılığında bütün çizgilerini çiğneyen ve söylemde sürekli yalpalayan bir noktaya geldi. Buna bir de birbirine karşı güvensizlik besleyen açıklamalar eklendi. Nihayetinde seçime Meral Akşener in tespitiyle "kazanamayacak adayla" gidildi. Böylece seçmende kazanırlarsa dahi yönetemezler inancı oluştu. Dolayısıyla seçime kendinizin bile kazanacak aday olduğuna inanmadığınız bir adayla gidilmesi gerekli sinerjiyi oluşturamadı.Bu kadar yanlış yapıp kazanmayı ummak çok sağlıklı ve rasyonel bir tutum değildir. İşin en vahim yanı değişim ve dönüşüme inanan seçme de yaratılan hayal kırıklığıdır. Bunlarla yüzleşmek yerine iktidarın yanlışlarına sığınmak sağlıklı bir tutum değildir.Bana öyle geliyor ki, muhalefet süreci çok kötü yönetti. Daha muhalefetteyken birbirlerine dönük tavırları, bunlar ülkeyi yönetemez algısını güçlendirdi.

Bütün iyi niyetli girişimlere karşın bazı CHP'lilerin öyle açıklamaları var ki, muhafazakar dindarların endişelerini haklı çıkarıyor. Öyle görülüyor ki, CHP'nin içindeki sorunlu anlayış hala devam ediyor.

Öyle görülüyor ki, Kemal Kılıçdaroğlu’nun belirlediği yöntem doğru, özellikle Ümit Özdağ olayında olduğu gibi, davranışları yanlıştı. Çünkü Ümit Özdağ belirlenen yönteme uygun bir siyasal aktör değildi.

Yine de birbirinden farklı ideolojik grupları ortak iyi temelinde bir araya getirmek, çoğulcu siyaset açısından önemlidir. Toplumsal kutuplaşmayı önleyecek olan bu yaklaşımın başarısız olması ülkemizin geleceği açısından en büyük olumsuzluklardan biridir.

Paylaş