RESMİ TARİH ALGISI VE ÖZGÜRLÜK

 

Çoğunluğun tarih algısı hiç kuşku yok ki, yaşadığı devlet ve kültürel ortam, aldığı eğitim ve bireysel tecrübesi sonucunda oluşmaktadır. Olayları edindiği paradigmanın ışığında değerlendiren ve bir sonuca varan insanların doğruyu algılama konusunda bir sorununun olduğu açıktır. Çünkü olayları değerlendirirken kullandığı paradigma hatalı olabilir.

Kazanandan, galip olandan, egemenden, kaybedene, mağlup olana, yönetilene bakmak özgürlük ve adalet açısından sorunlu olacaktır. Şurası açık ki, çoğu kez insan kazananın, galip olanın egemen'in yanında durmaya eğilimlidir. Oysa dünya tarihinde Hz. Hüseyin'inden Ömer Muhtar'a kaybedenlerin özgürlük arayışı üzerine yeni bir paradigma geliştirmek gerekiyor. Galipler çoğunlukla sömürgecidir, zalimdir, baskıcıdır. Tarihi de ne yazık ki onlar yazmaktadır. Peki, insanın bu egemen bakıştan kurtulup özgürleşmesi mümkün mü? Ali Şeriati’nin dediği gibi, insanın özgürleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri olan tarih zindanı budur. İçinde bulunduğumuz parti, örgüt, cemaat, mezhep, din anlayışı bizi hakikatten ve özgürlükten uzaklaştıracak birer zindana dönüşebilir.

Aslında ulus devletlerin tarih anlayışı ve bunun üzerine kurulu ideolojik paradigma tarih zindanının en önemli parametrelerinden biridir. Bu yüzden egemeni sorgulayan anlayış ve bunun üzerine inşa edilen gayri resmi tarih anlayışı, popülerlik tuzağına karşın, önem verilmesi gereken bir anlayıştır.

İletişim kanalları ve mücadele ettikleri resmi tarih anlayışın hakimiyeti, gayri resmi tarih anlayışının önündeki en önemli zorluklardandır. Çünkü resmi tarihin arkasında devlet ve onun örgütlediği eğitim kurumları vardır. Resmi tarih anlayışı, resmi anlayışın dışındaki bütün anlayışları devlet gücünü kullanarak etkisizleştirmektedir.

Kitleleri etkileme gücü oldukça yüksek araçları kullanan resmi tarih yanlıları, diğer düşüncelere oranla oldukça avantajlıdır. Bu avantajı sağlayan devletin ideolojik aygıtlarıdır.

Resmi tarihin gerçekliği ile hesaplaşma, bir anlamda aynı eğitim aygıtlarından geçmiş kişilerin kendi geçmişleriyle hesaplaşmak anlamını da içermektedir. İlk dönem Müslümanların paradigma değişimini bu noktadan okumak gerekir. Önemli bir epistemolojik kopuş anlamına gelen iman eylemi, o zamana kadar geçerli olan paradigmaya isyandır. Devrimci insanın önündeki en büyük engel bizatihi kendi içinde yaşadığı toplumun geleneksel muhafazakar kodlarıdır. İslam'ın ilk dönemlerindeki savaşlarda evlat ile babanın, kardeş ile kardeşin farklı ve karşıt cephelerde bulunması, toplumsal değişimi amaçlayanlar açısından üzerinde durulması gereken bir olgudur.

Resmi tarihler, aslında insanın geçmiş yaşadıklarının üzerine bir şal örterek yeniden ve farklı bir şekilde üretiyor. Bu üretim devletler için meşrulaştırıcı bir işlev gördüğünden, her devletin uyguladığı bir yöntemdir.

Her devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti de, modernleşme sürecinde, Osmanlı ve İslam'dan kopmayı meşrulaştıracak bir tarih algısına ihtiyaç duyuyordu. Aslında hepimiz böyle bir tarih algısının egemen olduğu bir eğitimden geçtik. Buradan çıkıp, öğrendiklerini karşısına dikilmek bir anlamda kişinin kendi kendisiyle hesaplaşması anlamına gelir. Zor, tehlikeli bir süreçtir bu.

Öte yandan alternatif tarih algısının da tıpkı egemenlerin ürettiği tarih algısına benzer bir işlev görmesi mümkündür. Bu yüzden alternatif tarih ile kişiyi saran zindandan kurtulmak arasında doğru bir korelasyon yoktur. Alternatif tarih algısı da gerçeğe yaslanmıyorsa, resmi tarihin yarattığı duruma paralel bir yabancılaşma yaratabilir. Çünkü devletin egemenliği içinde kendi egemenlik alanlarını kurmak isteyenlerin amacı özgürleşmek olmayabilir. Onlarda tarihi parti, örgüt, cemaat ve dini anlayışları açısından yorumlayıp bir başka tarih yabancılaşmasının önünü açabilirler.

Egemenin, devletin, iktidarın diliyle konuşan bir kişinin özgür düşünmesi ve olayları doğru değerlendirmesi mümkün değildir.

Paylaş