Öncülerimizin Sorunları
Kuşku yok ki, her kuşak öncelikle kendi döneminde yaşayan entelektüel, aydın ve alimlerden etkilenir. Onların yol göstericiliği ile düşüncelerini zenginleştirir ve olgunlaştırır. İslamcılık akımı da, diğer ideolojik sistemlerde olduğu gibi bir seyir izlemiştir.
İslamcılık akımını geliştiren İslamcı önderlerin zaman içindeki tutarsız tavırları ve savrulmaları, onlar hakkındaki değerlendirmeleri de farklılaştırmıştır. Kuşku yok ki, zamanın ve koşulların değişmesiyle alimlerin görüşlerinde belli farklılaşmalar olabilir. Bu durum son derece doğaldır. Ancak kuşku verici olan, bazı alimlerin siyaset, ekonomik kariyer, bürokraside bir makam elde etmek gibi dünyevi çıkarlar sonucu düşüncelerini dönüştürdüğü eleştirileridir. Burada en belirleyici olan alimlerin ve kanaat önderlerinin siyaset ile olan ilişkilerinde ortaya çıkan sağlıksız tutumdur. Birikimlerini siyasetin emrine ve onu meşrulaştırmaya adayan alimler, kendilerini tükettikleri gibi, İslamcılığın sivil damarını da büyük ölçüde yaralamışlardır. Yaşanan süreç, alimlerin siyasetle bu kadar içli dışlı olmasının, siyasete bu kadar eklemlenmenin doğurduğu sonuçlarla yüzleşmemizi sağladı.
Eskiden Müslüman entelektüeller bize, " siz her zaman hak, hukuk, adalet yanında duracaksınız, kimseye haksızlık etmeyecek, haksızlığa uğramayı da reddedeceksiniz" derlerdi. Eserleriyle beslendiğimiz çok sayıda insan bize söylediklerini yapamadılar. Savruldular ve bu sefer bulundukları yerin meşru olduğunu söylediler. Aliya İzzetbegoviç, " Biz onlar gibi olamayız, Kitab'a uyacağız" diyerek, bir Müslümanın duracağı ahlaki yeri göstermiştir. Özellikle son zamanlarda ortaya çıkan, adaletten çok rövanşist bir duygudan beslenen "Onlar yaptı biz de yapalım" mantığı, hiçbir ahlak kuralı bırakmadı. Gelinen noktada eleştirdiklerinizi bile geride bırakan performans sergiledik. Hala özeleştiri yapmak yerine, ötekileri suçlayarak kendimizi meşrulaştırmaya devam ediyoruz. Daha da kötüsü İslam'ı eğip bükerek mevcut duruma uygun fetva vermemizdir. Çünkü elimizde güçlü bir tekfir ve tevil silahı var. Bize muhalif olanlar ya FETÖ'cü ya da PKK’lı olarak yaftalanmaktadır. Evet, Türkiye’de FETÖ'cüler ve PKK terörizmini destekleyip arka çıkanlar var. Bunlarla hukuk çerçevesinde mutlaka mücadele etmek gerekir. Çünkü terör asla bir siyasal davranış aracı olarak kullanılamaz.
Öte yandan insanları faklı düşünceleri dolayısıyla yürütülen tekfir faaliyeti burada kalmayıp, Müslüman entelektüellere de yöneliyor. Bir düşünürün görüşlerini beğenmemek başka, Onu tekfir etmek başkadır. Mustafa Öztürk'e bu toprakları dar etmekle ne kazandık? Verimli sonuçları olabilecek bir tartışmayı toprağa gömdük. Çünkü İslam'ı en doğru anlayanlar biz olduğu konusunda en küçük bir kuşku duymadık.
İslam deyince sakal, sarık, cübbe giymeyi anlayan, İslam'ı irfan ve ahlaktan soyutlayarak kurallara hapseden, literal okumanın ötesine geçemeyen, takliti aklın önüne koyan, İslam’ın temelindeki devasa metafizik ve ahlaki birikimden uzak hastalıklı tipler sokaklarda dolaşıyor.
Sarık ve Cübbeyi girerek Mercedes marka arabasıyla gezen kişinin çelişkisi ise daha trajiktir. Mercedese binmeyi ,"Zamanımızın devesi budur " gibi tarihselci bir tezle açıklayan kişi aynı şeyi diğer tarafta yapmıyor.
Herkesi dışlayan yaklaşımdan uzak durulması gerektiği açıktır. Muhalif herkesi terörist, kâfir, müşrik diye suçlamak doğru mu? Bu durum entelektüel alanı çölleştirmekte, yeni ve verimli olabilecek tartışmaların önünü tıkamaktadır. Görünür olmanın ötesinde niyetleri sorgulayarak hareket etmek ve bunun üzerine hüküm inşa etmek doğru bir yaklaşım değildir. Kalplerde olanın gizli kalmadığı Yüce Yargıcın önüne çıkıp hesap vereceğimiz bilincinden uzak durmayalım.
Müslüman deyince akla hak, hukuk, adalet ve ahlak gelmiyorsa, hangi kazanç bizim hanemize yazıldığı üzerinde düşünmemiz gerekir. Cezayir 'den Bosna’ya, oradan Mısır'a çok sayıda İslami tabandan gelen iktidar deneyimine tanık olduk. Elimizde bir İzzetbegoviç, biraz da Gannuşi kaldı. Yine de içimize dönüp nerede hata yaptığımızı sorgulamıyoruz. Gelişmelerin nedenini açıklamaya çalışırken kendimizi hala merkeze koymayıp başkalarını suçlamakla zaman geçiriyoruz.
Bu salt iktidar sorunu değildir; toplumda yaygın bir ahlaksızlık var. Kendi menfaatleri söz konusu olduğunda Müslüman kardeşine bile iftira atmaktan çekinmeyen bir yapı oluştu. Daha da kötüsü çoğu kimse bunu sorun olarak görmüyor.
Asıl amacımız ne idi? Adil bir dünya düzeni kurmak mı, yoksa sistemin nimetlerinden yararlanmak mı? Yoksa az bir dünyalık karşılığı, iddialarımızdan bu kadar çabuk vazgeçmemiz, neye işaret ediyor?
Şu soru üzerinde düşünmenin vakti gelmiştir: İyi bir muhalefet ideolojisi olan İslamcılık, neden adil bir iktidar dili yaratamıyor?
Ahmet Kaya ne diyordu:
"Göğsüm daralıyor yüreğim kanıyor,
Olmasaydı sonumuz böyle."
Yorumlar
0