MEHMET AKİF VE TEVFİK FİKRET

 

Türkiye’nin modernleşme tarihi, içinde çelişkileri, karşıtlıkları yer yer tutarsızlıkları barındıran bir tarihtir. Bu karşıtlıklar bazı aydınlar tarafından temsil edilirler. İşte Mehmet-Akif ve Tevfik Fikret arasındaki polemik ve mücadele de böyle bir karşıtlığın ürünüdür.

Bir alimi, aydını, düşünürü doğru değerlendirmenin ilk şartı alim veya aydının hangi toplumsal koşulların içinden seslendiğini belirlemektir. Çünkü her alim kendi çağının çocuğudur. Dolayısıyla alim veya aydının yaşadığı toplumsal koşulları belirlemek, doğru bir değerlendirme için ilk adımdır. Bu anlamda Mehmet Akif ve Tevfik Fikret arayış dönemi düşünürleridir.  Yaşadıkları dönemde İslam dünyası ve Osmanlı çöküş dönemini yaşamaktadır. İslam dünyası emperyalistlerin işgali altındadır. Asıl sorun emperyalizmin prangasından nasıl kurtulacağız sorunudur.

Mehmet Akif, Tevfik Fikret kavgası kişisel bir kavga değil, bir medeniyet, bir yerlilik kavgasıdır. Tevfik Fikret Batıcıdır, Akif ise İslamcıdır. En önemlisi Akif yerlidir. Akif, aynı zamanda sosyal sorunlara duyarsız kalmamış, tabiri caizse sahada olan bir aydındır. Bu anlamda İstiklal Savaşı’na aktif olarak katılır. Tevfik Fikret ölümü olan 1915'e kadar nerededir peki? Hiç kuşku yok ki, sosyal sorumluluğun çok uzağında bir konumdadır. Bundan dolayı Akif, rahmetli Şeriati'nin aydın tanımına uyar. Tevfik Fikret ise Ali Şeriati'nin olumsuz kategorisi olan batıcı aydının örneği olarak karşımızdadır.

1924'ten ölüm tarihi olan 1936 yılına kadar devletin unuttuğu, hatta bir cenaze töreni bile düzenlemediği Mehmet Akif'e halk sahip çıkmıştır. Mehmet Akif'in sürekli kavga ve mücadele ettiği, "biraz bol para ver Protestanlara zangoçluk eder" diye tanımladığı Tevfik Fikret'i ise halk unutmuş devlet sahip çıkmıştır.

  Tevfik Fikret 212 mısralık "Tarih-i Kadim" adlı şiirinde şu ifadelerle Kur'an'a "köhne kitap" diyerek hakaret eder:

"Yırtılır ey Kitab-ı köhne, yarın

Maktel-i fikr olan sahifaların"

(Yırtılır ey eskimiş kitap yarın)

(Fikirlere mezar olan sayfaların)

Mehmet Akif Ersoy, 1912 yılında "Süleymaniye Kürsüsü" adlı şiirinde Fikret'e şu sert cevabı verir:

" Serseri: Hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok:

Feylesof hepsi: fakat pek çoğunun mektebi yok;

Şimdi Allah'a söver... Sonra biraz bol para ver;

Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!"

  Türk siyasal tarihi, İslam irfanı ile Batı ilmini sentezlemek isteyen Mehmet Akif'in "Asım'ı ile Kültürel, dini, ahlaki ve ilmi alanda Batılılaşmak isteyen Tevfik Fikret'in "Haluk'u arasındaki mücadeledir bir anlamda. Mehmet Akif, İslam'ı yeni bir yorumla çağa taşımak isterken, Tevfik Fikret dinden tamamen kurtulmak istemektedir.

  Tevfik Fikret'in içinde yer aldığı radikal batıcılık akımı, Cumhuriyetin 1950 yılına kadar olan bölümüne damga vurmuştur. Eğitim alanında İslami unsurlara hiç yer vermeyen tutumun arkasında Tevfik Fikret'in anlayışı vardır. Köy Enstitüleri bu anlayışın eğitim alanındaki uygulamasıydı. Tevfik Fikret öncülüğünü Abdullah Cevdet ve Kılıçzade Hakkı'nın yaptığı Batıcılık akımının edebiyattaki temsilcisiydi. “Servet-i Fünun” pozitivist bilim anlayışını benimseyen bir edebiyat akımıydı.

Mehmet Akif, yaptığı eleştirilerde samimi ve tutarlıdır. Bir anlamda Mehmet Akif’in tavrı şudur: İktidar ister İslamcılık, ister muhafazakarlık, ister milliyetçilik, isterse seküler sol bir ideolojiyi temel alsın yanlışlarından adalete aykırı eylemlerinden dolayı eleştirilmelidir. İşte bu duyarlılıktan hareket eden Mehmet Akif Ersoy, Said Halim Paşa ve Said Nursi gibi aydınlar, İslamcılığın savunucusu olan Abdülhamid'e muhalefet ediyorlardı. 

Öte yandan Tevfik Fikret İstiklal Savaşı başlamadan öce vefat etmiştir. Ancak onun tavrını, kendisini çok iyi tanıyan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ifadelerinden çıkarmak mümkündür. "Sağ olsaydı Milli Mücadeleye katılır mıydı? Yoksa bu mücadeleyi de bir ittihatçılık hareketi sanıp küskün küskün, fildişi kulesinin içine çekilir kalır mıydı? Doğrusunu söylemek gerekirse ikinci ihtimal bana daha kuvvetli görülüyor... Tevfik Fikret'in Milli Mücadeleye katılmak şöyle dursun belki de mütareke devrinin Amerikan Mandacıları arasında yer alabileceğini düşünüyorum " (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları.)

Tevfik Fikret’in tavrına karşı Mehmet Akif, hem olaylara aktif olarak müdahale ediyor, hem de kendisini yönlendirmek isteyenlere karşı çıkıyordu. "Umumî seferberlik zamanı idi, Mehmet Akif bir arkadaşı ile birlikte oturmuş, kuru fasulye aşı yiyordu. Nezaret erkânından biri çıkageldi. Selâm tebliğ etti. Yazılarında o derece ileri gitmemesini nazikçe söylemek istedi, Akif pürhiddet dedi ki: “Nazırına söyle; kendilerini düzeltsinler! Bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulye aşı yemeğe razı olduktan sonra kimseden korkmam!" (Hasan Basri Çantay, Akifname, s. 31.)

  Mehmet Akif, zor bir dönemde yaşamıştır. Bütün ömrü mücadele içinde geçmiştir. Dostu Hasan Basri Çantay’ın yazdıkları buna tanıklık etmektedir. Mehmet Akif’in Hasan Basri Çantay’ın sorusuna verdiği cevap karakterini ortaya koymaktadır.

"-Zevklerinizi sora bilir miyim Üstat?

Hafifçe gülümsedi ve “«zevk» diye dünyada bir şey var mı?” der gibi yüzüme bakıyor:

-Zevk mi? Benim zevklerim mi? Eğer sevdiğimiz "eserleri okumak", hoşlandığı mevzuları "yazmak için uğraşmak", nihayet "düşünmek", yapayalnız, bir köşeye çekilmek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse... eh, benim, de zevklerim var demektir." (Hasan Basri Çantay, Akifname, s. 311.)

Gerçekten de, ülkesi yaşamsal bir varoluş mücadelesine girdiğinde bilimsel, felsefi ya da edebiyat faaliyetleri ile uğraşanlar öncü ve izlenecek kimseler değildir. Bu yüzden öncümüz, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun , "yaşasaydı İstiklal Savasını desteklemezdi" veya Mehmet Akif'in

"Bugün Allah'a söver, sonra biraz bol para ver

 Hiç utanmadan Protestanlara zangoçluk eder" dediği Tevfik Fikret değil, sorumluluğu üstlenip mücadeleye girişen Mehmet Akif'tir. Çünkü Mehmet Akif, Ali Şeriati' in "Aydınlar, sınırlı, durgun ve donuk düşünmeyen insanlardır. Kendi zaman ve konumlarına, memleketinin konumuna, toplumlarında söz konusu olan meseleye teşhis koyarlar. En sağlıklı şekilde yorumlar ve sonuç çıkararak, bir diğerinin anlamasını sağlarlar." dediği aydındır.

  Şeriati’ye göre aydın ideoloji sahibi bilinçli bir düşünürdür. Aydının temel misyonu ve sorumluluğu halkına milli ve sınıfsal bir bilinç vermektir. Aydın zorunlu olarak siyasetçi, entelektüel, bilgin, sanatçı ve sosyolog olmak zorunda değildir. Aydının amacı ekonomik, kültürel ve siyasi sömürü karşısında halkı bilinçlendiren ve hedef göstermektir. Bu ise hiç kuşkusuz peygamberi bir eylemdir. “Aydının kendi zamanındaki sorumluluğu, peygamber olmadığı halde toplumuna peygamberlik etmek, halk kitlesine mesajı aktarmak, onlara seslenmek, halkın donup kapanmış kulaklarına bilinç ve kurtuluşu seslenmek, yönü göstermek, durağan toplumda harekete önderlik etmek ve hareketsiz kalmış toplumda yeni bir iman ateşi tutuşturmaktır.” (Ali Şeriati, Aydın) İşte Mehmet Akif'in misyonu budur. Tevfik Fikret ise yabancılaşmış aydın tipinin en tipik örneğidir. Şeriati’ye göre aydın tercüme ve taklit yoluyla oluşan bir sınıf değildir. Bu yolla entelektüel oluşabilir. Çünkü aydın yeni bir şekilde düşünen insandır. Taklitçi aydın, kendi toplumunun içinde yabancıların bir ajanı gibi çalışır. Ali Şeriati’nin tanımlaması Tevfik Fikret ile bire bir örtüşmektedir.

  Mehmet Akif, din ile Batı medeniyetinin uzlaşabileceğini savunan bir çizgide duruyordu. Mustafa Kemal başta olmak üzere, Cumhuriyet seçkinleri ise dini modernleşmenin önünde bir engel olarak görüyordu. Cumhuriyet seçkinleri dini tamamen reddetmek yerine onu modernleşmeyi teşvik eden bir söyleme indirgemeye gayret ettiler. Bu yorumun en önemli özelliği, dini, siyasal ve gündelik hayata müdahil olmayacak bir söyleme indirgemekti. Bu anlayışın mottosu hazırdı: "Din, vicdan işidir. Asıl soru şu: Din modernleşme ile uzlaşabilir mi, yoksa din modernleşmenin önünde bir engel midir? Dahası din ile Batı medeniyetinin uzlaşabileceğini kabul eden Mehmet Akif gibi İslamcılar mı, yoksa din ile modernleşmenin uzlaşamayacağını savunan radikal modernleşmeciler mi doğru söylüyor? Asıl açmaz, din ile modernleşmenin uzlaşamayacağını kabul eden anlayışın radikal modernleşme için dinin birey ve toplumsal hayatın yönlendirici işlevinin sona erdirilmesi gerektiğini savunmalarıdır.

Mehmet Akif' den beri Türk muhafazakar-dindarlığı modern teknoloji ile sorunlu olmamıştır. Muhafazakar-dindarların, batılı laik modernleşmecilerden farkı, dini değerlerin modernleşmeye engel olmadığı savunmalarıdır. Laik modernleşmeciler ise dini modernleşmenin önünde bir engel olarak görüyorlardı. Türk siyasetinin bu iki damarı batılılaşmaya karşı değildir, farklılık batılılaşmanın yöntemi ile ilgilidir.

Bir düşünürü, alimi, aydını değerlendirirken iki soru sorulur?

1- Ne düşünüyordu?

2- Bu tavrı doğru mudur?

Birinci soru yorumlanacak bir konu değildir. Eserlerine bakılarak yapılır. İkinci soru ise yorumlayanın paradigmasına göre değişir ve farklılaşır. Önemli olan yorumun düşünürün görüşlerine aykırı olmaması ilkesidir.

Bu anlamda farkı Mehmet Akif değerlendirmeleri normaldir. “Safahat” adlı temel eseri ve dergilerde yazmış olduğu yazılardan benim çıkardığım sonuç şunlardır:

1- Mehmet Akif, her tür baskı yönetimine karşıydı. Baskının kimden geliyor ve kime yönelik olmasının hiçbir anlamı yoktur.

2- İslam'a sıkı sıkıya bağlıydı.

3- İslamcılığın kurucusu Afgani ve Abduh'u önder kabul ediyordu.

4- İstiklal Savaşını gönülden desteklemiş ve bu konuda aktif olarak çalışmıştır.

5- Cumhuriyet modernleşmesini ideallerine aykırı buluyordu.

6- Batı teknolojisi ve İslam ahlakının uzlaştırılması gerektiğini savunuyordu.

7- Genelde İslam dünyası özelde Türkiye'de yaşanan İslam'ın sorunlu olduğunu düşünüyordu.

8- Dinin temel kavramları olan Allah, tevekkül, kader gibi kavramlara semantik müdahale yapılarak anlamından uzaklaştırıldığını düşünüyordu.

9- Keskin bir Abdülhamid düşmanıdır. Safahat’ta Abdulhamid'e ağır ifadeler kullanır.

10- Osmanlı'ya genellikle olumsuz atıflar yapar.

11- Turancılık ve Türkçülüğün felsefi anlayışına karşıdır

Paylaş