KUR’AN, MEAL VE TEFSİR

Günümüzde Kur’an’ın anlaşılması konusu etrafında dönen tartışmalar, dikkatleri meal ve tefsir çalışmalarına çevirmiştir. Konunun daha iyi analiz edilip yorumlanması için, Kuran, meal ve tefsir ilişkisinin sağlıklı bir şekilde ortaya konulması gerekir.

  Kur'an'ı anlamak isteyenler şunu asla unutmamalıdır: Hiçbir meal ve tefsir, kim tarafından ve hangi zamanda üretilirse üretilsin, üreten kimsenin bilgi seviyesi ne olursa olsun, bilgi kaynağı olarak Kur'an'ın yerini tutmaz. Bundan dolayı salt meal okumakla İslami birikimi kuşatılabileceği öngörüsü hatalıdır. Her meal, onu üreten zihnin dünyaya bakışı ile ilgili olduğundan, farklı meallerden yaralanmak gerekmektedir. Meal, onu yapanın bilgi birikimi, Arapçaya hakimiyeti, dini ilimlere ilişkin derinliği ile ilgilidir. Çevirmen, tercüme yaparken birden fazla anlamı bulunan kavramlardan birini tercih etmektedir. Böylece anlamlardan birini tercih eden bir metinle karşı karşıya geliriz. Diğer metinlerle ve farklı yorumlama biçimleriyle karşılaşmazsak, bu bilgiyi mutlak doğru kabul etmek gibi bir zaafla karşı karşıya kalırız.

  Öte yandan, okunan bir meali veya tefsiri genel-geçer doğru olarak kabullenmek, Kur’an’ı o yoruma mahkum etmek anlamına gelir. Bu tehlikeden kaçınmak için, hiçbir meal ve tefsir çalışmasını Kur'an'la eşitlememek gerekir. Meal ve tefsirler okuru Kur'an'la tanıştırmak için işaret taşlarıdır; aracı metinlerdir. Seyyid Kutub, ‘Fi-Zilal'de bu konuda şu düşünceleri ileri sürmektedir: "Ben, ‘Zilal’ adlı bu tefsiri okuyanları uyarıyor ve hedeflerinin bu kitap olmaması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Onlar, Kur’an’ın kendisine yaklaşmak için bu kitabı okumalı, sonra bizzat Kur’an’ın gerçeğini kavrayıp bu kitabı bir kenara bırakmalıdırlar.” (1) Ne Said Nursi'nin “Risaleleri”, ne Mevdudi’nin “Tefhimu’l Kuran”ı, ne Seyyid Kutub’un “Fizilali’l Kur’an”ı ne de Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” tefsiri tartışılmaz bilgiler içermez. Bu çalışmaların tamamı ne kadar mükemmel olursa olsun, Kur'an'la tanışmak için aracı metinlerdir. Doğal olarak bu metinler, insan zihninin ürünü, tarih ve yaşanan coğrafyaya, metni üreten insanın bilgi birikimine bağlı olan aracı metinler olduğundan kutsallaştırmamak gerekir. Bu değerlendirme hiç kuşkusuz yazılan bu değerli tefsirlerin değerini düşürmez. Tefsire yaklaşımda Rahmetli Seyyid Kutub’un yaklaşımı herkes için yol gösterici olmalıdır. Bu değerli müfessirler kendi dönemlerinde dikkatleri Kur’an’a yöneltmek için çok değerli bir entelektüel çaba göstermişlerdir.

Dinin ortaya koyduğu bilgi ile insanların dini yorumlayarak elde ettikleri bilgi bağlayıcılık bakımından aynı düzlemde değildir. Bu durumda kim tarafından yapılırsa yapılsın içtihat bilgisi metnin ( Kur'an)değerlerini aşamaz ve her dönem için bağlayıcı değer taşımaz. İçtihat bilgisini değişmez bir değer kabul etmek mezhebi dinle eşitlemek olur ki, son derece sorunludur. Çünkü bu diğer mezhepleri batıl kabul etmek gibi bir sonuca götürür. Nitekim mezhep savaşları ümmetin iç dinamiğini yok etmiş değilse bile büyük ölçüde etkisizleştirmiştir. Doğası gereği içtihat bilgisi zamanla ve içtihat yapanın bilgisiyle sınırlıdır. Yanılmaz bir kaynaktan gelen Kur'an, doğası gereği hataya açık ve tarihsel olan insan zihninin yaptığı yoruma mahkum edilemez.

Kim tarafından yapılırsa yapılsın, her yorum tarihsel olmaktan kurtulamayacağı ve yanılgıya açık olduğu için bütün zamanlar için geçerli sayılamaz. Unutulmamalıdır ki bir zaman ve coğrafya için geçerli olan bir düşünce ve yorum şartların değiştiği farklı bir dönem için engelleyici bir fonksiyon üstlenebilir. Nitekim Said Nursi’nin Risalelerinin böyle bir işlevselleştirmenin kurbanı olduğunu kabul etmek gerekir. Kur’an’ın yasak olduğu bir dönemde işlev gören metinlerin dilinin bugün aynı işlev üzerinden yürümekte ısrar edilmesi, Risalelerin dilinin ve taşıdığı mesajın anlaşılmasını engelleyici bir rol oynamaktadır. Bu tam da Seyyid Kutub’un dikkat çektiği olumsuzluğa yol açmaktadır. Aracı Metinler, Kur’an’a ulaşmak işlevi göreceği yerde, bizzat kendileri Kur’an’a ulaşmanın önünde birer engel olabilmektedir.

 Söz konusu Kur’an metni olduğunda hermenötik faaliyet yapılırken, asıl metnin ve buna bağlı olarak ortaya çıkan metnin farklı kaynaklar tarafından üretildiğini gözden uzak tutmamak gerekir. Kur’an, yanılma ihtimali olmayan bir kaynaktan gelir. Oysa tefsir faaliyeti doğası gereği beşeri ve yanılgıya açık bir zihnin ürünüdür. Bundan dolayı ilmi seviyesi ne olursa olsun insan tarafında üretilen bilgi zaman ve mekanla sınırlıdır.

Öte yandan, hermenötik, bir yorum faaliyeti olarak ilk defa kutsal metinlerin yorumu faaliyetinde ortaya çıkmıştır.  İslam dünyasında bu faaliyetin yapıldığı ilim dalı tefsirdir. Tefsirin amacı, Kur’an’ın ne mesaj verdiğini doğru olarak yorumlamaktır. Hiçbir ilim dalında gelişigüzel ve yöntemsiz bir bilgi üretme faaliyeti olamayacağından, tefsir faaliyetinin de bir yöntemi vardır. Ancak yöntem ne kadar kusursuz olursa olsun, tefsir faaliyeti bir yönüyle beşeri bir faaliyettir. Söz konusu beşer olduğunda, yapılacak yorumun da yanılgıya açık olabileceği ihtimalini gözden uzak tutmamak gerekir.

Kur’an’da yer alan ifadelere inanmak iman konusudur. Ancak bu ifadelerden ne anlaşılması gerektiği konusunda yapılan bir faaliyette ortaya konan sonuçlar tartışılabilir. Dolayısıyla yorum üzerinden gidilerek tekfir etmek son derece sakıncalı bir tutumdur.

Kur’an’a yaklaşımda öne çıkan anlayışlardan biri de Kur’ancılık akımıdır.

 Kur’ancılık akımının temel argümanları şunlardır:

“1-Kur'an dinin ve dini ahkamın tek kaynağıdır.

2-Kur'an her bakımdan ve her şeye yeterlidir. 

3 -Kur'an bütün detayları içermektedir.

4- Kur'an gayet açık ve anlaşılabilir bir kitaptır

5- Kur'an'ı anlamak için tefsir, hadis, fıkıh gibi alanlarda bilgi ve uzmanlık sahibi olmaya gerek yoktur.

6- Her Müslüman Kur'an'ı kendisine nazil olmuş gibi okumalı, kendisiyle Kur'an arasına hiçbir vasıta sokmamalıdır.

7-Kur'an, nazil olduğu dönemdeki toplumsal zeminden bağımsız olarak inmiştir, bu nedenle onun evrensel mesajlarını bugüne taşımak için tarihsel bağlamından soyutlayarak okumak gerekir.

8- On beş asırlık gelenek Kur'an'ı doğru anlayıp kavramanın önündeki en büyük engeldir.
9- Bu yüzden kendisine dinilik atfedilen gelenek, Kur’an ve aklın hakemliğinde hesaba çekilmeli ya da bütünüyle tavsiye edilmelidir.

,10- Hadis ve Sünnet esas itibarıyla yerel ve tarihseldir.,dolayısıyla dini ahkamın tespitinde kaynak ve hüccet değeri yoktur. (2)

Kur’ancılık akımı, dillendirdiği iddiaların tümüyle yanlış olduğu iddia edilemez; ancak dinin sosyolojisi olarak adlandırabileceğimiz, vahyi tarihle buluşturan Sünneti reddettiği için sağlıklı bir anlayış değildir.

  Kuşkusuz temel kaynak Kur’an’dır. Ancak çoğu konuda genel ve yorumlanabilir bilgiler verir. Sünnet ise Kur'an'ın tarihteki somut yürüyüşüdür. Soyut emir ve yasakların tarihsel uygulamasıdır. Bu yüzden Sünnet Kur'an'ın yeryüzündeki somut uzantısıdır. Yorumlama faaliyetinde asla ihmal edilmemelidir.

Kur'an ile Sünnet- Hadis arasında bir uyumsuzluk, çelişki görüyorsanız, biliniz ki, Hz. Peygamberin aktardığı vahye aykırı söz söylemesi ve eylemde bulunması mümkün değildir. O halde muhtemelen uydurma bir rivayete karşı karşıyasınız demektir. Ancak bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü anlamadığımız bir sebepten ötürü sahih bir hadisi reddetmek durumunda kalabilirsiniz. Bu konuda hüküm verebilmek için öncelikle ele alınan ayetin diğer ayetlerle ilişkisine, ayetin nüzul sebebine, hangi sosyal olayla bağlantılı olduğuna, ayet ile hadisin bağlamına, Arap dilinin inceliklerine, hadiste gelenekle ilgili bir benzetme yapılıp yapılmadığına bakmak gerekir.

Sünnet, İslam’ın sosyolojisidir. Vahyin tarihle ve toplumla buluşma pratiğidir. Bu sosyolojiyi inkar Kur'an'ın toplumla sağlıklı bağlantı kurma imkanını ortadan kaldırır ve Kur'an'ı toplumda uygulanmayan soyut ve genel ilkeler haline getirir. Bu yüzden Hz. Peygamberin pratiği vahyi doğru anlamada öncelikli bilgidir. Sünnet pratiğini ihmal ederek doğru bir Kur'an anlayışına gidilemez. Bu anlayışın ilk örneği Haricilerdir. Hariciler, Kur’an dışında hiçbir bilgi kaynağı tanımıyorlardı.

Ama bu onların Hz. Ali'yi kafir ilan etmelerini ve sonunda şehit etmelerini engellemedi. Önüne gelen her bilgiyi hadis adı altında kabul eden ve kutsayan bir anlayışın yarattığı sakınca, bu endişeden yola çıkarak, Hz. Peygamberin bütün pratiğini reddetmek ve “Sadece Kur'an yeter” düşüncesinin yarattığı bunalımdan fazla değildir. Hz. Ali'nin Harcilerle Kuran üzerinden değil, Sünnet üzerinden tartışmayı önermesi de, pratik somut uygulama olan Sünneti ihmal ederek yapılacak Kur'an yorumunun sakıncalarını sezdiğinden dolayıdır. Bu durumda aşırı Batıni / felsefi yorumun onu alınamaz.

Pratiği, yani sosyolojisi olmayan din aslında yoktur. Bu anlamda Kur'an'cı yaklaşım tarihsizdir.

Hz. Peygamber , " yaşayan Kur’an’dır. Kur'an'ın ilk muhatabıdır; onu en iyi anlayan ve en iyi yorumlayandır. Vahyi, toplumsal hayatla buluşturandır. Bu anlamda Sünnet, Kur'an'ın ilk ve hatasız tefsiridir ve tabi ki Kur'an'ın anlaşılmasında, maksadının belirlenmesinde birincil ve vazgeçilmez bir kaynaktır. En önemli tarihsel uygulama olan Sünnet ihmal edilerek yapılacak her yorum, onu alınamaz batini, felsefi ve işari tefsire yol açacaktır. Kuran ilkeleri Hz. Peygamberin uygulamalarıyla ete kemiğe bürünmüştür. Uygulaması olmayan ahlakı ilkeleri felsefi spekülatif bilgiden öte bir anlam taşımazlar.

“Dinin tek kaynağı Kur'an’dır” anlayışı hukuk sistemini ve içtihadı imkansız kılan bir sürece evrilme tehlikesini barındırmaktadır. Doğrusu, Kur'an dinin tartışmasız en önemli ve birincil kaynağıdır. Ancak hayat durağan değildir; bu yüzden hukuk yeni içtihatlara ve yorumlara açıktır. Kur'an'ın ilkeleriyle herhangi bir mezhebin hukuk içtihatları aynı düzlemde bilgiler değildir. Biri İlahi düzlemin biri beşeri zihnin ürünüdür. Kur'an tartışma dışıdır, ama Kur'an'dan ne anlaşılması gerektiği tartışılır. Öte yandan, meşruiyetinin Kur'an'dan almayan içtihat kabul edilemez kuşkusuz. Bir Hanefi, Hanefi mezhebinin bütün içtihatlarını benimsemek zorunda değildir.

  Kuran temelinde bir konuyu değerlendirirken, belirli ilkeleri göz önünde bulundurmak zorundayız.

1-İnşa etmek istediğimiz fikri tek bir ayete dayandırarak genellemelerden kaçınmak,

2-Değerlendirdiğimiz konu ile ilgili tüm ayetleri bir araya getirmek,

3-Konuyu mutlaka Kur'an bütünlüğü içinde değerlendirmek, 

4-Ayetin tarihle buluşma sebebini bilmek,

5- Ayetin Hz. Peygamber tarafından nasıl yorumlandığına ve uygulandığına bakmak, 

6- Ayetin farklı yorumlarını dikkate almak,

7- Kur'an- Sünnet bütünlüğünü gözden kaçırmamak, gerekir.

  İçtihat İslami bir gerekliliktir. İçtihadın olduğu yerde, bölgesel koşullar, ihtiyaçlar devreye girer. Daha da önemlisi, alimin kavrayış seviyesi belirleyicidir. Yorum farklarının olması gayet tabidir. Mezhepler bu yorum çabasının ürünüdür ve gereklidir. Sorun doğası gereği herkes için bağlayıcı olmayan mezhebi içtihatları bağlayıcı sanmaktır. Mezhepler dinin sosyolojisidir. Dinin ilkeleri hayata bağlayan çabanın ürünüdür. Buna rağmen mezhepler Kur'an'da yoktur diye karşı çıkmak, dahası karşı çıkışı bu akıl dışı temele dayandıran arkaik zihinler var maalesef.

Genel olarak İslam dünyasında şiddetin uydurma hadisler üzerinden meşrulaştırıldığı yaygın ve bir o kadar da yanlış bir kanaattir. İslam'da şiddet deyince akla gelen ilk grup Haricilerdir. Hariciler, Kur’an dışında hiçbir kaynağı kabul etmezlerdi. Zaten Hz. Ali ve taraftarlarını " Hüküm Allah'ındır" ayetini temel alarak yargılıyor, tekfir ediyor ve öldürüyorlardı. Yani terör örgütleri hadisler kadar, hatta daha çok cihat ayetlerini kullanıyorlar. Bir gurubun sadece Kur'an demesi, terör üretmeyeceği anlamına gelmez. Bu tür örgütler Kur'an'a parçacı olarak yaklaşıyorlar ve cihat ayetlerini bağlamından kopararak kendi eylemlerini destekleyecek şekilde yorumluyorlar. El Kaide, IŞİD ve Bako Haram günümüzde uydurma hadislerden ve sahih hadislerden çok bizzat uydurma ihtimali olmayan ayetleri kullanıyorlar. Hatta ayetleri üzerinde sahihlik tartışması olmadığı için daha çok kullanıyorlar ve propaganda için daha kullanışlı olarak görüyorlar.

 

1- Seyyid Kutub, Fizilali’l Kur’an, Hikmet yayınları, cilt:7,s:8

2- Mustafa Öztürk, Kur'an İslamı ya da Kur'ancılık Söylemi Üzerine Bazı Tespit ve Değerlendirmeler, Nida, Aralık-Ocak 2010.

Paylaş