FRANSADA İSYAN VE MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU

 

“Fransa'da 17 yaşındaki bir gencin polis kurşunuyla öldürülmesinin ardından başlayan protestolar 6. günde de devam ediyor. Ülke genelinde şimdiye kadar en az 1000 binayla 5 bin araç ateşe verildi ve yaklaşık 3 bin 200 kişi gözaltına alındı. Öldürülen gencin ailesi sükunet çağrısında bulunurken, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, hükümete ülkede düzenin yeniden sağlanması için her şeyi yapma talimatı verdi.”

                                                 (Basın)

                                                

Fransa’nın Nanterre kentinde 27 Haziran'da Nael M. isimli genç sürücünün polisin açtığı ateşte hayatını kaybetmesinin ardından belki de herkesin düşünmediği çapta olaylar büyüdü ve dünyanın gündemine oturdu.

Gösteriler Paris başta olmak üzere Fransa’nın büyük kentlerine ve diğer bazı ülkelere de sıçradı. Olayın diğer Avrupa ülkelerine sıçraması, aslında Fransa’da ortaya çıkan sorunun tüm Avrupa için geçerli olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan bu olay Fransa’da aşırı sağ anlayışın şiddete ne kadar eğilimli olduğunu da gösteriyor. Ayrıca yaşanan olay karşısında sağ partilerin gençleri suçlayıcı yaklaşımlarında şaşırtıcı bir yön yok. Çünkü Avrupa genelinde İslam ve göçmen karşıtlığı ile ortaya çıkan yaygın bir yabancı düşmanlığı var. Özellikle muhafazakar, sağ ve milliyetçi partiler bu karşıtlıktan yaralanıyorlar. Ne yazık ki, her toplumda suçluyu öven ve koruyan bir toplumsal kesim bulunmaktadır. Bu kesim genellikle hukuk bilinci en zayıf olan aşırı sağ gelenek içinden çıkmaktadır.

Bu durum Avrupa özelinde bazı şeylerin yolunda gitmediğini de gösteriyor. Öte yandan Fransa’daki olayların kökeninde geçmiş yıllara dayanan sebepler var. BU sebepler arasında şunları sayabiliriz:

1- Irkçılık ve yabancı düşmanlığı

2- Çeşitli nedenlerle uygulanan baskı politikaları

3-İşsizlik

4- İktidara karşı hoşnutsuzluk

5-İslam karşıtlığı

Sosyal olayları analiz ederken indirgemeci bakışın etkisinden uzaklaşmalıyız. İndirgemeci yaklaşım bir nedeni öne çıkararak onun üzerinden olayı değerlendirmektir. Bu durum, doğası gereği sosyal olayların çok boyutlu olduğu gerçeğini ıskalar. Nedenlerden birini öne çıkararak yapılacak değerlendirmeler, olayın diğer boyutlarının gözden kaçırılmasıyla sonuçlanacaktır.

Fransa'daki isyan aslında dünyanın adaletsizliğine, Batı’nın ötekini adam yerine koymayan duyarsızlığına, kanunlarda yer bulamayan ırkçılığın zihinlerdeki etkinliğine, sanık yabancı olunca güvenlik güçlerinin özensizliğine, dünyanın yarısını sömürerek sürdürülen zenginliğe ve yaratılan mülteci karşıtlığına isyandır. Dünyadaki bu eşitsizliği yaratanlar elbette bedelini ödeyecekler.

Öte yandan Batı, demokrasi ve hukuk devleti alanından yaşanan bütün gelişmelere karşın, bu değerlere karşıt olan sorunlu düşünceleri içinde taşımaya da devam ediyor. Bu durum şiddeti önceleyen ve onaylayan düşüncelerin kolaylıkla ortadan kalkmayacağına da işaret ediyor.

Kamu güvenliği öne çıkarılarak adalet arayışının ötelenmesi de kabul edilemez. Yaşanan bir olumsuzlukta kamu güvenliğinin öne sürülerek adaletin ertelenmesi kabul edilemez.

Olay sırasında polis arkadaşının çocuğu vuran polise “vur onu” şeklindeki ifadesi sosyolojik anlamda ne ifade etmektedir? Bu noktada polisin yetkisini aştığı açıkça görülmektedir.

Olayın arka planında kentlerin arka sokaklarına sıkıştırılmış yoksul kitlelerin biriktirdiği öfke de vardır. Bu kitleler ortaya konan bütün çabalara karşın entegre edilememiştir. Bu durum, yasalarda yasaklanmış olmasına karşın zihinlerde ötekine karşı katı bir ırkçılığın olduğunu gösteriyor.

Olayın bir boyutu da birey – devlet ilişkileri boyutunda ortaya çıkmaktadır. Kamu güvenliği öne alınarak bireyin hakları ötelenemez. Bu tür olayların genellikle göçmenler ve zenciler üzerinden yürümesi Batı’nın bilinçaltındaki karşıtlığa vurgu yapması bakımından dikkate alınmalıdır.

Fransa’daki olaylarda gençlerin şiddete eğilimi de ayrıca incelenmelidir.  Ali Akay’ın verdiği bilgilere göre, medya aracılığı ile olaylar manipüle edilerek kamuoyu oluşturulmaya çalışılmaktadır.  “T24’te Ahmet İnsel’in dikkat çektiği gibi gençlerin isyan sırasında mağazaları yağmalarken tüketimlerini arzuladıkları dükkanlara saldırmaları manidar. Lastik ayakkabı ve gençlerin giydiği markaların dükkanlarının yağmalanmasının bedelinin, tüm Fransa’da bir milyar Euro civarında olduğu haberi verilmekte. Patronların sendikası Medef’in ileri sürdüğü bu rakam astronomik bir rakamdır. Ve hıncın şiddetinin parasal değerine dikkat çekmektedir. Medef’e göre, dükkanların çoğu yakılmış ve yağmalanmıştır. Birçok turist Fransa seyahatini iptal etmiştir. Ülkenin imajı yerle bir edilmiştir. Yakılan-yıkılan dükkanların yeniden inşa edilmesi gerekmektedir. Birçok mağaza kepenkleri indirmiş vaziyette beklemektedir. Hatta bazı ekmekçilerin, sigara satan dükkanların saldırıya uğradığı ve kasalarının boşaltıldığı haberi iletilmektedir.(T24, Ali Akay,6 Temmuz 2023)Ali Akayın haklı olarak eleştirdiği gibi, bu haberler çıkan olayların kökenini analiz etmek yerine sonuçları üzerinden eleştirilmektedir. Protestolar sırasında gençlerin olayın tarafı olmayan sivillere yönelmesi elbette kabul edilemez. Ancak bu durum olayın vahametini ve polis şiddetini görmezden gelinmesine yol açmamalıdır.

Öte yandan şiddet insanoğlunun ontolojisinde olan bir olumsuz davranış biçimidir. Bundan dolayı şiddet, dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkabilir. Önemli olan şiddet olaylarının ve hukuk ihlallerinin ortaya çıktığı yerde yapılacak müdahalelerdir. Geçmiş yıllarda bu tür olaylara yapılan müdahalenin hukuksuz olduğu inancı kitleleri harekete geçiren en önemli faktördür. Olayların hukuk içinde çözülmediği inancı biriken öfkenin boşalmasına neden olmaktadır. Çünkü haksızlığın yaygın olmadığı yerde bir olayın bu kadar kısa bir zamanda kitleselleşmesi söz konusu olamaz.

İslam’a göre insanoğlunun antropolojik serüveni yeryüzüne birbirine düşman olarak inmesiyle başlıyor.“Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı da bulundukları yerden onları çıkardı. Biz de ‘Birbirinize düşman olmak üzere inin! Bir zamana kadar sizin için yeryüzünde kalacak bir yer ve ihtiyaç maddeleri vardır’ dedik."( Bakara,36 ) Bunun doğurduğu karşıtlık ve mücadele varoluşun dinamiğidir. Bu yüzden kötülüğün ortadan kalktığı bir dünya ideali mümkün değildir. Yapılması gereken kötülükle mücadele etmek ve dünyanın neresinde olursa olsun bu mücadeleyi yapan insanlara umut olabilmektir. "Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız."(Ali İmran, 110) Müslümanların temel görevi de budur.

Allah'ın tarihin akışını değiştiren iradesini Hz. Muhammed Mekke'de insanlara duyurmuş ve örnek bir ümmet yaratmıştır. Çağımızda peygamberin mirasçıları olan alimlerin görevi de bu hedefin izini sürmektir. Müslüman bilinç, her olayda hak ve adalet temelli bir bakış açısına sahip olmalıdır. Kamu güvenliği veya başka gerekçeler öne çıkarılarak adalet arayışının ötelenmesi asla kabul edilmemelidir.

Müslümanların mevcut durumu ne olursa olsun İslam Allah'ın insanlığa son seslenişidir. Hakikatin son şeklidir. Onun dışında da bir kurtuluş ümidi yoktur.Müslümanlar dinlerinin gerektirdiği üst ahlaki ilkeleri hayatlarına indirmedikleri sürece başkalarına örneklik oluşturamazlar. Müslümanların birincil görevi inançlarının kendilerine yüklediği ahlaki ilkeleri hayata geçirmektir.

Müslümanlar, inandıkları değerleri hayatlarına indirmedikleri sürece ve insanlar arasından çıkan en hayırlı topluluk olmadıkça başkalarını etkilemeleri beklenemez. Bundan dolayı Müslümanlar mazlum kim olursa olsun yanında yer almalıdır.

Müslümanların söylem ve eylemleri arasındaki uzaklık ve farklılaşma, hem kendileri hem de yaşadıkları ortamlar için önemli bir problemdir. Bu halleriyle Müslümanlar dünyada yaşanan sorunlara anlamlı cevaplar üretemiyorlar. Bunun en önemli nedeni dindarların söylem ile eylem arasındaki açıklığın gerilimini yaşamalarıdır.

İnsanın ontolojik olarak şiddete eğilimli olduğu gerçeği hukukun temelidir. Çünkü insanın suç işlemesi mümkündür ve buna karşı bir önlem alınması gerekmektedir. Bu noktada asıl olan hukukun adalet ilkesine dayanmasıdır. Adalet ilkesini temel almayan hukuk sistemi ile yasa devleti olunabilir ancak hukuk devleti olunamaz. Yani salt yasaların varlığı bir devleti hukuk devleti yapmaya yetmez. Hukuk anlayışının adalet ilkesine dayanması ve hukukun üstünlüğü, hukuk devleti olmanın vazgeçilmez ilkeleridir.

Paylaş