Cahil, Cehalet, Cahiliye Üzerine
Genelde cahil, cehalet, cahiliye kavramları bilgi üzerinden değerlendirilir. Belirli bilgi birikimine sahip olmayanlar cahil, içinde bulundukları durum ise cehalet olarak değerlendirilir. Bu noktada şu sorular karşımıza çıkmaktadır: Cahil, bilgi seviyesi az olan mıdır, yoksa ahlak seviyesi sorunlu olan mı? Bir toplumsal kategori olan cehalet epistemolojinin mi yoksa ahlakın bir sorun alanıdır?
Yolsuzluk yapan, yalan söyleyen, ihaleye fesat karıştıran, haksızlık yapan, verdiği sözde durmayan bir doktor, mühendis, akademisyen ve siyasetçi mi cahildir, yoksa dürüst, doğru, emanete ihanet etmeyen, verdiği sözde duran ilkokul mezunu bir köylü mü?
Yaptığı binalarda kurallara uymayan bir müteahhidin bilgisi mi eksiktir ahlakı mı? Bu sorular cahil ve cehalet kavramları üzerine yeniden düşünmemizi gerektirmektedir.
Kur'an'a göre cahiliye döneminin genel özellikleri şunlardır: kan davaları, putperestlik, içki yaygındı; kumar oynanırdı, tefecilik yapılırdı, rüşvet verilirdi; kız çocukları doğar doğmaz diri diri toprağa gömülürdü; zina oranı çok yüksekti ve köle alım – satımı yapılırdı. Öyle görülüyor ki Kur'an cahiliyeyi ahlaki bir kategori olarak değerlendirmiştir. Ali Bulaç'a cahiliye konusunda şu ifadeyi kullanmaktadır: "Esasında bilerek yanlış, hatalı ve haksız bir davranışı yapmak cahiliyedir." Peki, cahiliyenin artığı dönemlerde nasıl davranmak gerekir? Bu durumda
a) Adaletle hükmetmek, marufu emretmek, münkerden sakındırmak
b) Anneniz-babanız, en yakınlarınız aleyhinde olsa bile adaleti ayakta tutmak
c) Suçlar şahsi olduğunu bilmek ve kolektif ceza vermeye kalkışmamak
d) Birinin suçu sabit olsa da ceza verirken intikamcı davranmamak gerekir
Öyle görülüyor ki, eğitim sistemimizin temel sorunu bilgisiz insan yetiştirmek değil, cahil insan yetiştirmektir. Bu anlamda Türkiye'nin temel sorunu bilgi değil ahlak sorunudur.
Sadece sıradan halkın değil, okumuş yazmış, akademisyen olan kişiler de bile siyasal taraftarlık üst boyutlarda bulunuyor. Sessiz çoğunluk bir kenarda olayları irfani bir sezgiyle izliyor.
Artık kesin emin oldum bu toplumun birliğini bu sesiz, tevekkül sahibi, yardımsever insanlar belirliyor. Tepkileri samimi ve dürüsttür. Yaptıklarında Allah rızası dışında bir ölçüleri yok. Çünkü onları eğitim bozmayı başaramamış. Galiba eğitim anlamında cehaletimiz en büyük üstünlüğümüzmüş.
Halk ve sivil toplum örgütlerinin Depreme yönelik yaptıkları müdahale ve çalışmaların samimi ve dürüst olduğuna inanıyorum. Siyasilerin bir bölümünün deprem çalışmalarını, destek ve eleştiri bağlamında, kendi siyasal anlayışları doğrultusunda araçsallaştırdıklarını düşünüyorum.
Kuşkusuz alınacak önlemler konusunda, yapılacak çalışmalar bağlamında samimi uyarılarda bulunanlar da var. Her felakette olduğu gibi içinde yaşadığı toplumun değerlerini küçümsemeye çalışan pozitivist, ateist, modernist bir grubun varlığı da dikkat çekiyor.
Siyasetteki kutuplaşma deprem değerlendirmelerine de yansımışdurumda.Deprem sırasında iktidarın AFAD, muhalefetin AHBAP etrafında kümelenmesi doğal karşılanabilir; doğal olmayan karşı tarafı küçümseyici yorumların çokluğu. Öyle görülüyor ki taraflar karşı tarafın çalışmalarının siyasal bir avantaja dönüşeceğini düşünüyor. Büyük ölçüde duygusal ve karşı tarafın eylemlerini küçümseyerek politik çıkar sağlamaya dönük bir eylem biçimidir bu.
1999 depremi ve depremi yönetim biçimi siyasette de sistemik bir deprem etkisi yaratmıştı. Kuşkusuz bu depremin de siyasal ve toplumsal artçıları olacak. Bakalım bu depremin yaratacağı sistemik sarsıntı iktidarı mı, yoksa muhalefeti mi vuracak? Onu gelecek günlerde yaşayıp göreceğiz.
Depremle ilgili değerlendirmelerin çoğu maalesef siyasal kutuplaşmanın duygusal tepkisiyle ortaya çıkıyor. Bu yaklaşımın ne yaraların sarılması da ne de depremle daha iyi mücadele edilmesine hiçbir katkısı yok.
Kuşku yok yıkılan binalar konusunda bütün sucu müteahhitlere yüklemek seçmeci bir yaklaşımdır. Bu bir sitem sorunudur ve sistemsel bir dönüşümü gerektirir. Sadece bir kesime yüklenmek diğer bileşenlerin gözden kaçmasına neden olur.
Öte yandan yaşadığımız ülkenin eleştiri ahlakı konusunda köklü bir sorunu var. Bu sorun, her sosyal veya siyasal olayda tüm çıplaklığı ile karşımıza çıkıyor. Birini yaptığını düşündüğünüz bir hatasından dolayı eleştirecekseniz ahlaki bir dil kullanmanız, konuyu kişiselleştirerek muhataba hakaret etmemeniz gerekir. Hakaret ettiğinizde sizi asla dinlemeyecektir ve var olan diyalog kapısının kapanmasına yol açacaktır. Söylediğiniz şey ne kadar doğru olursa olsun, yönteminiz doğru değilse, başarılı olmanız mümkün değildir.
Toplumsal sorunlarda gözlerin iktidara dönmesi kadar doğal bir durum yok. Yaptıkları takdir edilecek eksiklikleri ise eleştirilecektir. Çünkü icranın başında siyasal iktidarlar bulunmaktadır. İktidarın doğru yaptıklarını desteklemek "yalakalık," eksikliklerini eleştirmek de "ihanet" değildir. Yalakalık ve ihanet arasında salınan bir siyasal zemin ancak karşıtlık ve ötekileştirme üretir. Aydın ve alim bu karşıtlık üzerinde bir yere konumlanarak karşıya ateş etmez. Alim, herhangi bir kampın değil, hakikatin sözcüsüdür. Bu nedenle alimin yakın durduğu siyasal veya ideolojik görüş iktidar olsa bile iktidara eklemlenmez, uyarıcı ve yol gösterici bir konumda bulunur. Bu nedenle alimin öncülü Ebu Hanife olmalıdır.
Yorumlar
0