Auguste Comte ve Mustafa Reşit Paşa
"...Hükümetiniz yenilik seven bir padişahın kararlı teşebbüslerini isabetle sürdürmektedir... İslamiyet'in hiç zorlanmadan pozitivizm dinine geçiş yapabileceğini zannediyorum... Böylece gerçekleşmesi imkansız bir birlik kurmaktan vazgeçerek, Osmanlı devletinin kaçınılmaz olarak parçalanmasına hayıflanmayacak; dünya devletlerinin her yerde küçülerek kendi tabi sınırlarına çekildiği, bunun sosyolojik kanunların doğal sonucu olduğunu göreceksiniz... Kısa zamanda anlaşılacaktır ki, büyük gayelere, Tanrıdan boşalan yere insanlığı geçirerek ulaşabilmek kabildir, ancak. Selam ve saygı ile."(1) Bu satırlar, pozitivist düşünür Auguste Comte’un Tanzimat Fermanını uygulamaya koyan Mustafa Reşit Paşa’ya yazılmıştır. Kuşku yok ki, Auguste Comte, Osmanlı toplumundaki değişim çabalarını görüyor ve kendi anlayışı doğrultusunda bir çözüm öneriyordu. Çünkü sistemleştirdiği ve asla kuşku duymadığı pozitivizm öğretisi bunu gerektiriyordu.
Auguste Comte’un felsefesine göre dünya tarihi, Teolojik, Metafizik dönemlerden geçerek Pozitif döneme gelmiştir. Önceki dönemlerde Tanrı ya da metafizik güçlere olan inanç yerini olguların bilimsel bilgisinden alan pozitivist döneme bırakmıştır. Bu gelişim çizgisi zorunlu olduğundan bütün toplumlar bu gelişimi izlemek zorundadır. İzlemeyen toplumlar tarihi akışın dışında kalacaktır.
Comte, dinin eski dönemlerde kalan, bilimsel olmayan bir sistem olduğuna inandığından pozitivist dönemde yerinin olmadığını düşünüyordu.
Türk modernleşmesi, her ne kadar III. Selim’e kadar geri götürülse bile, asıl başlangıç noktası Tanzimat Fermanı’dır. Tanzimat Fermanı, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecine girdiği dönemde bir çıkış arayışına işaret eder. Buna paralel olarak o dönemden itibaren ortaya çıkan Osmanlıcılık, Batıcılılık, Türkçülük ve İslamcılık akımları da aynı soruya cevap üretmeye çalışıyordu. İttihat ve Terakki’nin Türkiye siyasetine egemen olmasıyla birlikte Batıcılık ve Türkçülük diğer akımlara göre öne çıkmaya başladı.
"20. yüzyılın başında Türk milliyetçiliğin en somut ve bariz göstergesi İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidar olması ve İttihatçıların Türkçü bir politika izlemeleridir. 1909'dan 1918'e kadar Osmanlı Devleti”ni İttihatçılar yönetmiştir. Osmanlı Devleti'nin en zor zamanında devleti kurtarmak iddiasıyla iktidar olan İttihatçılar 1911 Trablusgarp, Balkan Savaşları ve 1914-1918 1. Dünya Savaşında ağır yenilgiler almış ve bütün savaşları kaybetmiştir. Osmanlı Devleti Afrika'dan, Balkanlardan ve Arap yarımadasından çekilmiş ve Anadolu işgal edilmiştir. Gerçi bütün yenilgilerden İttihatçıları sorumlu tutmak doğru değildir ama hükümet olarak başarısız oldukları kesindir.
Osmanlıcılığı ve İslamcılığı yok sayarak Türkçülük üzerinden siyaset yapan Turan'ı kurmak için yola çıkan İttihatçılar yolda kalmış ve Osmanlı Devleti İttihatçıların elinde ölümü tatmıştır. Bir imparatorluk yöneticisi olan İttihatçılar, farklı kavimlere saygı göstermemiş ve değer vermemiştir. İktidar olduktan sonra yönetimde siyasi baskı kurmuş, muhalefet partilerini etkisiz hale getirmiş ve iktidarın gücünü kendi ideolojileri için kullanmıştır. İttihatçılar döneminde Türkçü cemiyet ve yayınlar kamu kaynakları ile desteklenmiş ve Türkçü entelektüel, seçkin bir kadro yetişmiştir.
Şurası bir gerçek ki Arap ve Kürt milliyetçiliği ayrılık hareketleri büyük ölçüde İttihatçıların Türkçü politikasına tepki olarak doğmuştur. Özellikle Kürtlerin kurduğu Türkçe-Kürtçe yayın yapan dergi ve gazetelerin kapatılması, Osmanlıcı Kürt aydınların takibata alınması, halk üzerinde çok etkili olan bazı Kürt şeyhlerin asılması ve Kürt aşiretlerin bölünerek Türkleştirmek amacıyla sürgün edilmesi Kürtlerin hafızasında derin yaralar açmıştır. Bugün Kürt sorunu olarak bilinen sorunun kökenleri İttihatçılar döneminde aranmalıdır. Arap milliyetçiliği de büyük oranda İttihatçıların Türkçü ve 1. Dünya Savaşı dönemindeki baskıcı politikalarına tepki olarak gelişmiş ve ayrılıkçı Araplar güçlenmiştir.
İttihat ve Terakki'nin 1. Dünya Savaşında yenilmesi Mondros Mütarekesi'ni imzalayıp yönetim kadrosunun yurt dışına kaçması ile bir anlamda Türkçü düşünce iktidarı kaybetmiştir. Ancak Anadolu işgal edilip Milli Mücadele başlayınca Türkiye'nin tek örgütlü grubu ve siyasal gücü olan Türk milliyetçileri dini söylemle meydana çıkmış ve Türkiye'nin işgalden kurtulup bağımsız olmasında çok etkili olmuştur. Türkçülüğün Türkiye'de tam olarak iktidar olması ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması ile mümkün olmuştur."(2)
Osmanlı’nın son dönemlerinde, özellikle Tanzimat’tan sonra devletin geleceği hakkında düşünceler ortaya çıkmaya başlamıştır. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık bu dönemde ortaya çıkan belli başlı düşünce akımlarıdır.
Tanzimat Dönemi devletin kurtuluşunun köklü bir değişim sonucu gerçekleşeceğine inanıyordu. Bu durumda örnek alınacak olan dünya ölçeğinde üstünlük kuran Batı idi. İbn Haldun’un ünlü sosyolojik cümlesi olan “Mağluplar galipleri taklit eder” kuralı bir kez daha gerçekleşmiş oluyordu. Tanzimat Dönemine kadar çözümü İslam içinde arayan Osmanlı elitleri ve yönetimi, ilk defa köklü bir paradigma değişimi yaparak çözümü dışarıda aramaya çalışmışlardır.
Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkan akımlardan Türkçülük ve Batıcılık özellikle İttihat Terakki iktidarında etkili olmaya başlamıştır. İttihat ve Terakki siyaseti başarılı olamamasına karşın Cumhuriyetin kuruluşunda iki akım öne çıkmıştır: Batıcılık ve Türkçülük. Batılılaşma hareketleri ve Türkçülük İslam’ın yerini dolduracak bir ideoloji olarak öne çıktı. Cumhuriyet sonrasında uygulamaya konan modernleşme projesinin dayandığı ana düşünce akımları Batıcılık ve Türkçülük olmuştur. Bu anlamda öne çıkan düşünürler Batıcılardan Abdullah Cevdet, Celal Nuri, Kılıçzade Hakkı; Türkçülerden ise Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp olmuştur.
Ünlü pozitivist düşünür Auguste Comte’un Mustafa Reşit Paşa’ya yaptığı teklif, zamanında karşılık görmese de, Cumhuriyet modernleşmesinin temel şiarlarından biri olmuştur. Cumhuriyet modernleşmesinin din-felsefe-bilim ve toplum ilişkisinin çerçevesini Auguste Comte felsefesi çizmiştir.
Pozitivizmin kurucusu Auguste Comte'un 1853'te Mustafa Reşit Paşa'ya gönderdiği mektup, Ümit Meriç'in çevirisi, Tarih ve Toplum, 14 Şubat 1985
Bekir Biçer, Bir Müslüman Irkçılık ve Milliyetçilik’e Nasıl Bakmalı, s. 68-69
Yorumlar
0