Allah Tasavvurunun Sosyolojik Boyutları

 

Allah tasavvuru, insan-Allah, insan-insan, insan- toplum, insan- varlık ilişkilerini düzenleyen ahlak, ibadet ve fizik kurallarını içerir. Allah tasavvuru yanlış kurguladığında bütün sistem çöker. İbadetin birinci boyutu insan- Allah arasındadır( namaz, oruç, hac); ikincisi insan -insan, insan- toplum arasındadır ( adalet, liyakat, hukukun üstünlüğü, dürüstlük, yardım etme, haksızlığa karşı çıkma, yalan söylememe, yetim hakkı yememe) ; üçüncüsü ise evrende geçerli olan yasalardır.( Sünnetullah)

Birinci ve ikinciye uymak insanın özgürlük içinde olduğu halde üçüncü böyle değildir. Üçüncüye herkes uymak zorunda olduğundan özgürlükten söz edemeyiz.

Bir müslüman için Allahsız bir hayat sürmek, Allahsız bir hayat tasavvur etmek imkansızdır. İslam'ın tevhidi temel alan ahlaki ilkeleri hayatın her alanında geçerlidir. Bunun siyaset, ekonomi, hukuk, eğitim alanında hiçbir istisnası yoktur. Dolayısıyla hayatın herhangi bir alanında alanında ahlakı ihmal edeceğimiz bir bakış açısı sorunlu bir Allah tasavvuru ortaya çıkarır.

İslam bir ütopya değil, hakikattir, hayat kaynağıdır, insanın eylemlerinin dünyada yönlendirdiği gibi, ebedi hayata hazırlayan bir dindir. Dolayısıyla önemli bir insan eylemi olan siyaset konusu da dinin dışında tasarlanamaz. Çünkü tümden seküler bir varlık, ahlak ve toplum tasarım mümkün değildir. Bu yüzden din –siyaset ilişkilerinde ileri sürülen “din ve siyaset ayrı olmalıdır “ tezi pratik anlamda mümkün değildir.  İslam'ın siyaset pratiği Hz. Peygamberin Medine Vesikası da ortaya konmuştur.

Liberal, Sosyalist, faşist yönetim biçimleri kendilerine yer edinebilmek için dini inkar etmek veya kendi paradigmasına göre yeniden tanımlamak zorundadır. Çünkü din ile bu yönetim biçimlerinin bir arada olması ve tümden örtüşmesi ahlaken mümkün değildir. Bundan dolayı örneğin bir liberalin önce İslam'ın neden olamayacağını gösterme çabasına girmelidir.

Liberalizm de diğer ideolojiler gibi aslında deist bir temelden hareket eder. Eğer yönetim dinden ayrı, Allah’ın karışmadığı bir alan değilse liberal tezlere yer kalmaz. Bu durumda tüm ideolojilere olduğu gibi liberal düşünceye de bir yol kalır: Aslında İslam'ın adil ve mükemmel bir din olmadığı, ekonomi ve siyasetten ayrı düşünülmesi gerektiği, yer kürede İslam adına ortaya çıkan dini bütün uygulamaların zorunlu olarak despotik olacağından dolayı zulüm ürettiği iddiası. Hayatın en önemli alanı olan siyasete uygulandığında zulüm üreten bir dine insan niye inansın ki? Oysa zulüm dinden değil, insan ontolojisinden kaynaklanıyor. Din, zaten bu ontolojiyi düzeltmek için var. İnsanın siyasette dahil hayatın her alanında zulüm yapması, dinin ideal ahlak  ilkelerini ortadan kaldırmaz. Zaten Peygamber bu anlayışı yerleştirmek için, ilk vahyi aldığından hemen sonra Mekke’de bir yönü de siyasi olan mücadelesine girişmiştir.

Öyle görülüyor ki, tüm ideolojilerde olduğu gibi, liberal zihin dini anlayamıyor. İtirazları çok yüzeysel ve naif gözüküyor. Liberal tez sahipleri dini liberal pencereden değerlendirirler. Din  ise liberalizmin İslam'ın adalet ilkesine ne kadar uyduğundan hareket ederiz.

Kuşku yok ki, hepimiz dünya sürgünü tamamladığınızda adil yargıcın önüne çıkacağız. Dünyadaki bütün yargılamalar insan ontolojisinden kaynaklanan zaaflardan dolayı eksik kalacağından, zaafların tümüyle ortadan kalktığı ilahi yargılama ahlaken zorunludur.

Laikler, sekülerler, deistler ve liberaller Hıristiyanlık gibi hayata karışmayan mistik bir din istiyorlar. Sorun şu ki, İslam öyle bir din değildir. O zaman, seküler ideolojiler açısından yapılması gereken  İslam'ın temel ilkelerine semantik bir müdahale yaparak bu uyumu sağlayabilmektir. Laikliği, sekülarizmi, deizmi önerenlerin amacı budur. Bu öneriyi laik, seküler ve deist kesimin önermesi normaldir. Anormal olan aynı önerinin kendini müslüman olarak tanımlayanlar arasında da olmasıdır. Dini hayattan uzaklaştırdığınızda geriye mitolojik- mistik bilgi yığını kalır.

"Din, siyasete, devlet işlerine, hukuka, ekonomiye karıştırılmamalıdır", düşüncesinin tercümesi şudur: Deizm. Soru: Din, bunlara karışmayacak ve düzenlemeyecekse neden vardır? Ne diyordu Mekkeli müşrikler Aziz Peygamber'e: " İstediğini şöyle ama bizim, ticaretimize, yönetim biçimimize, yaşantımıza, inançlarımıza karışma ve eleştirme."

Musevilik dünyevi bir yönelimi ifade ederken, Hıristiyanlık dünyayı dışlayan bir mistisizme yaslanır. İslam ise bu ikisi arasında bir eğilimi ifade eder. Aliya İzzetbegoviç'in "Doğu ve Batı Arasında İslam" adlı kitabında bu konuyu irdeler. Müslüman bilinç dünyayı dışlayan bir mistik manastır hayatını tercih edemez. Tam tersine ahiret bilincinden uzak bir dünya hayatını da tercih edemez.

Müslüman bilinç, dünyada her eyleminin ahiretle bağlantılı olduğu bilinciyle yaşar. Hristiyan yönelim İslam dünyasına tasavvuf adı altında girmiştir. Musevilik ise laik ve sekülerlikle İslam dünyasına girmiş ve kurumsallaşmıştır.

 

“Müslüman bir bilinç dünyaya nasıl bakar?” Bu soru aslında iman ile doğrudan bağlantılıdır. Kuşku yok ki, dünya, bizim uğruna her değeri istismar edip başkalarına zulmedeceğimiz bir yer değildir. Dünya, ebedi hayatımıza yön verecek olan eylemlerimizin yapıldığı bir ara duraktır.

Dindarların ölümü aklından çıkararak sadece dünyaya yatırım yapmaları aslında bir tür deizmdir. Deizm, Tanının varlığını kabul etmesine karşın insana ve evrene karışmadığını iddia eder. Öyle görülüyor ki, bazı müslümanlar böyle yaşıyorlar.

Müslüman bilinç yaşamı boyunca yaptığı hiçbir eylemin dinle ilgili olmadığını savunamaz. Gündelik hayatında adaletsizlik yapan, komşu hakkına giren, hukuka riayet etmeyen, yalan söyleyen kimsenin Allah tasavvuru sorunludur.

Öte yandan omzumuzda bulunan ve eylemlerimizi sürekli izleyip kaydeden melek metaforu, sürekli denetlendiğimize işaret eder. Dolayısıyla imanın etkilemediği hiçbir alan yoktur. Yaşamı ve inancı uyuşmayan insanlar, denetimin baskısından ve yargılanmaktan kurtulmak için deizme sığınıyor. Deizm, aslında gizli bir ateizmdir ve Allah -varlık -insan ilişkisi konusunda bir sapmayı ifade eder.

Dindarların kazanmak konusundaki düşünceleri fazlasıyla sekülerleşmiş ve Allah’tan uzaklaşmış bulunuyor. Kazanç, her ne olursa olsun elde edilen maddi zenginlik değildir. Nitekim gayri meşru yollarla elde edilen her fazlalık aslında kayıptır. Kazanç, Allah'ın huzuruna vardığınızda bizim yanımızda kalacak olandır.

Müslümanların en önemli açmazı inandıkları ilkeler ile yaşamın gerçekliği arasındaki açıklıktır. Bu açıklık hem zihinsel bölünmeye hem de nihilizme varacak inançtan uzaklaşmaya yol açmaktadır. Ancak yaşadığımız bu günlerin de yeryüzü maceramızdaki imtihanın bir parçası olduğu gerçeğini görmemiz gerekir. İman, tek hakikat olan Allah'ın varlığını kabul etmek ve yaşamını O'nun çizdiği sınırlar içinde sürdürme iradesidir. Bu irade içinde kaldığımız sürece yaptığımız eleştiriler ihya, yenileşme olarak değerlendirilebilir. Ancak eleştiri yaparken çözüm adresi olarak bu sınırların dışını işaret etmek bir iman sorunu olarak karşımızda durmaktadır.

Tarihsel süreçte sorunlu bir Allah-insan ilişkisi üreten bir alan da tasavvuftur. İslam düşünürleri bu sorunu gidermek için önemli zihinsel çabalar göstermiştir. Tasavvuf, tarikatlar ve diğer alanlardaki sapmalar ve doğurduğu sorunların giderilme yolu Kur'an ve Sahih Sünnettir. Bu sorunları bahane edip laik, seküler, deist ideolojileri kurtuluş yolu olarak göstermek yanlış bir tercih olmaktan öte sorumsuzluktur.

Biz karşılaştığımız sorunların Gökteki prologdan sapmamızdan kaynaklandığını düşünüyoruz. Ana sorun verdiğimiz "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna verdiğimiz cevabının yüklediği sorumluluktan kaçışımızdan kaynaklanıyor. Çözüm soruya verdiğimiz cevaba geri dönüşümüz ve samimiyetimizdir.

Ne yazık ki, İslam hayatımıza kendi orijinal yapısıyla değil, bizim ideolojimize uygun bir şekil alarak giriyor. Buradan da Türk -İslam sentezi, anti-kapitalist Müslümanlar, liberal İslam, Kürt İslamı çıkıyor. İslam'a yönelişimiz kayıtlı çünkü; ancak o sınırlar içinde yorumlanmış İslamı benimsiyoruz. Aslında biz İslamı değil, kendi ideolojimize, hayat tarzımıza uygun İslam yorumunu seviyoruz. Kendi ön yargılarımızı bırakıp Kur'an'a yönelme yerine, Kuran’ı kendi ideolojik tutumumuza uygun hale getirmeye çalışıyoruz. Bu yüzden Kur'an algılamamız bizi birbirimize yaklaştırmak yerine uzaklaştırıyor.

İslam’ın kırmızı çizgisi iman konularıdır. Modern seküler anlayış Allah 'sız bir evren tasarımı yapıyor. Oysa İslam'a inanan insan Allah yokmuş gibi yaşayamaz.

Paylaş