Tarihsel anlamda karşılaştığımız her olay bize sorumluluklarımızı hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda zaaflarımızla yüzleşmemizi sağlıyor. Kuşkusuz hiçbir tarihsel olay boş, anlamsız ve saçma değildir.
Kuşkusuz bazı arkadaşlıkların yükünü taşımak zordur. Hayatım boyunca dine hizmet etmeyi ve dini sorumluluklarını yüklenerek yaşamayı amaç edinen çok sayıda samimi dindarla karşılaştım ve onlara gösterdikleri mücadeleden dolayı büyük saygı duyuyorum. Ancak en büyük hayal kırıklığı, örneğin 28 Şubat gibi dönemlerde sırt sırta mücadele ettiğimiz insanların bir bölümünün geldikleri, daha doğrusu savruldukları noktada yaşandı. Gelişen süreçte, bir zamanlar savundukları değerlerin ve iddialarının tam tersi bir noktaya savruldular. Kuşkusuz kendi pozisyonlarını haklı kılacak ve vicdanlarını rahatlatacak söylem geliştirmekte zorlanmadılar.
Bu insanlar birlikte büyüttüğümüz ahlaki bakış üzerine kurulu mücadeleyi zedeledikleri gibi, yaptıkları eylemlerle, Müslümanların toplumdaki konumunu sarstılar. Kuşkusuz bizim de hatalarımız, pişmanlıklarımız oldu; ancak imanımızın ve müslüman olmanın bize yüklediği ana sorumluluklardan uzaklaşmadık. Dini inancımızı kendi menfaatlerimiz uğruna araçsallaştırmak aklımıza bile gelmedi. İslam kardeşliğini zedeleyen mezhepçilikten, milli menfaat ve kutsal tarih retoriğinden uzak durduk. Özellikle mezhepçiliği temel alan, kendi din kardeşini farklı mezhepten diye tekfir edip dışlayan, bunu bahane ederek zalimi desteklemek gibi bir alçaklığa savrulmadık.
Müslümanların hatalarını bahane ederek, dindarların lehine rüya görmeyenlerin yanında saf tutmak gibi bir zihinsel savrulmaya karşı durduk.
Öte yandan, yaşadığımız dönemde bir zamanlar birlikte yaşadığımız ve mücadele ettiğimiz insanların isimlerinin rüşvet ve yolsuzluk gibi ahlaki zaaflarla anılması bir hayli sarsıcı oldu. Rüşvete karşı olduğunu söylemek başka, eline rüşvet alma imkanı geldiğinde bunu reddetmek başka bir düzeydir. İnsan ahlaki anlamda pratik hayatta aldığı pozisyon ile sınanır.
İnancın yüklediği sorumlulukları yerine getirmenin yükümlülüğü omuzlarımızdır. Her koşulda güçlünün, egemenin, zalimin sesine itiraz etmek gerekir. Yerimiz yoksulların, fakirlerin, ezilenlerin bir kelime ile Kur’an’ın tanımladığı mustazafların yanıdır.
İslam’ın araçsallaştırılmasına karşı da mücadeleyi ihmal etmemek gerekir. İslam'a entelektüel ve pratik anlamda hizmet edenler ile İslam üzerinden geçinenler arasına kalın bir çizgi çekilmelidir. İslam'ı politik ve toplumsal anlamda istismar edenlerin elinden kurtarmak gerekiyor. İslam'ın ahlak ve toplumsal ilkelerinin bugün nasıl ve hangi dille ifade edileceği birincil önceliğimiz olmalıdır. Siyaset ve tasavvuf kültürümüzün biçimlendirdiği din, istismara açık bir söylem üretiyor. Oysa ekonomik sorunlar, yolsuzluklar, çevre soranları, kadın cinayetleri, küresel ve ulusal sömürü, liyakatsizlik ve ahlaki çöküş ile ilgilenmeyen bir dini söylemin arkeolojik bir malzeme olmaktan başka şansı yoktur. Aydınların birincil önceliği şudur: Yaşadığımız aktüel dünyanın ürettiği sorunlara karşı nasıl bir dini / ahlaki söylem üretilebilir? Dindarların zaaflarını düzeltmenin gayreti içinde olmalıyız; ancak bunu bahane ederek yaşanacak din dışı savrulmanın önünde durmalıyız.
Hiçbir dönemde dindarların zaaflarını mücadeleden uzaklaşmak için mazeret olarak kullanmamak gerekir. Bundan dolayı, 28 Şubat sonrası dindarların yaşadıkları tutarsızlıkları, ilkesizlikleri ve savrulmaları bahane ederek 28 Şubat zihniyetine asla destek vermedik. Bunun gibi farklı mezhepte olanların hatalarını bahane ederek, Müslüman kardeşlerimizin karşısında, Amerika ve İsrail'i maruz görecek bir noktaya savrulmadık.
Amerika ve İsrail’in İran’a saldırması karşısında da aynı noktada duruyoruz. Amerika ve İsrail hiçbir uluslararası kural tanımayan saldırısı şunu açıkça gösterdi: Gösterilen tepkilerin bir bölümü müslüman zihninin milli menfaat ve mezhepçi bir düzeyde olduğunu gösteriyor. Bu durum zalim saldırganlara karşı tepki göstermeyi imkansız hale getiriyor. Ne yazı ki dindar zihnin parametreleri milli devlet, şanlı tarih ve kurtuluşçu mezhep gibi içeriği büyük ölçüde İslam dışı olan değerlerden besleniyor. Farklı mezhepte olanları İslam dışı sayan bir fanatizm yaygınlaştırıyor. Kuşkusuz zalim güçler de, İslam dünyasının zaafları olan bu farklılıkları tetikliyor. Dindarların bir bölümü zalimlere karşı olmak yerine kendinden farklı düşünen Müslümanlara düşmanlık ediyor, onları tekfir ediyor. Bu anlayış ile düşünen Müslümanların bırakın birlik olmayı sağlıklı düşünmeleri bile mümkün değildir. Çünkü onların düşmanı zalimler değil, kendinden farklı düşünen Müslümanlardır.
Bütün Müslümanlar, kardeşlerinden kendilerini uzaklaştıran, bir araya gelmelerini engelleyen bu zaaflardan uzak durmalıdır. Çünkü biz hangi toplumsal ortamda yaşarsak yaşayalım, Kitab’a ve onun bizlere yüklediği sorumluluklara uymakla yükümlüyüz.
Ne yazık ki, dünyada zalim güçlerin egemen olduğu bir düzen var. Bu düzene karşı çıkmak, her zeminde ve her koşulda muhalefet etmek gerekiyor. Çünkü bir Müslümanın hangi gerekçe olursa olsun zalime destek vermek gibi bir çelişki içinde olamaz.
Bu mübarek günlerde İsrail ve ABD önderliğinde küresel güçler, kendilerine karşı son direniş hattı olarak gördükleri bir Müslüman ülkeye, terörist oldukları gerekçesiyle, alçak bir saldırıya başladılar. Allah zalimleri kahretsin. Bilinmelidir ki, asıl teröristler onlardır.
Hayatın diyalektiği aslında basit olduğunun bilinci içinde yaşıyoruz. Dünya serüvenini tamamlayan insanın hata yapması mümkün olmayan adil yargıcın karşısına çıkacağından zerrece kuşkumuz yoktur. O'nun bildirdiği değerlerin dışında yaşayan çeşitli ideolojilerin savunuculuğunu yapan her insan, yapması gerekirken yapmadıklarının, yapmaması gerekirken yaptıklarının, kısaca yaşadığı hayatın hesabını verecektir.
Ömrünü bu hakikatin dışında yaşayan herkesin yanılgı içinde olduğunun bilincindeyiz. Aslında hayat basit bir sorunun arayışıdır. İyi ve kötünün ölçütü nedir? Bu arayış, insanı çeşitli inanç sistemleri ve ideolojilerin eşiğine getirir. Milliyetçilik, faşizm, sosyalizm, Kemalizm, ulusalcılık, muhafazakarlık, kapitalizm bu arayışın sonuçlarıdır.
İslam inancı, hayatın anlamı nedir, sorumluk nedir ve iyi kötü arasındaki ayırımın ölçütü nedir konusunda bize belirli ilkeler verir. İslam, bu konuda net bir anlayışa sahiptir. İnsan konumu, bilgisi, yaptıkları, birikimi ne olursa olsun hesap vereceği değerler vahyin belirlediği değerlerdir.
Aslında insanın en büyük trajedisi ömrünü sahte bir paradigmanın içinde tüketmesidir. O, sahip olduğu paradigmanın (Ulusalcılık, milliyetçilik, sosyalizm, faşizm, liberalizm, muhafazakarlık, anarşizm) hakikati temsil ettiğine inanmaktadır. Mücadele etmekte, örgütlenmeye, idealleri için mücadele etmektedir. Çünkü sahip olduğu paradigma ona bir anlam dünyası çizmektedir. Bütün değerlendirmeleri paradigmanın kendine sunduğu değerler üzerinden oluşmaktadır.
Asıl büyük yanılgı kişinin ömrünü harcadığı paradigma yanlış olmasıdır. Bir kişinin hakikat zannederek sahte değerlerin peşinde ömrünü tüketmesi ne büyük yanılgıdır. Bu noktada Ali İmran süresi 85. Ayetini düşünmek gerekir: “Kim İslâm’dan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edenlerden olacaktır."
Yaşadığımız süreç ne olursa olsun, hangi hayal kırıklıklarına uğramış olursak olalım, Kur’an’ın belirlediği bu hakikatin varlığından asla kuşku duymuyoruz.
İRAN VE BÖLGESEL TAHLİL SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 22.02.2026
YABANCI SÖZCÜK KULLANMA TAKINTISI AYTEN DURMUŞ 22.02.2026
ramazan ay’ı RESUL UZAR 24.02.2026
Özgür Olmak, İnsan Olmak MUHSİN GANİOĞLU 27.02.2026
ramazan ay’ı - 2 RESUL UZAR 27.02.2026