Giriş: Varoluşsal Kadim İnsani/Toplumsal Gerçekliklere Küçük Bir Dipnot
İslam’ı diğer din ve ideolojilerden ayıran en temel özellik Kuran merkezli (ki bu Kur’an, kadim ilahi vahiylerin bir devamı, tasdikçisi ve kapsayıcısı durumundadır.) bir birey ve toplum tasavvuruna sahip olmasıdır. Öyle ki bu tasavvur İlahi vahyin adım adım inzaliyle 23 yıllık süreçte, Resulullah Muhammed ve arkadaşlarının örnek mücadelesiyle örnek bir toplum olarak ete kemiğe bürünmüştür. Bu tasavvurun hem bireysel hem de toplumsal anlamda adalet ve sorumluluk merkezli temel bir karakteri vardır ve bu sorumluluk dediğimiz şey de, ahlak, takva ve sadakat üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Adalet ise her şeyin; tüm iş ve ilişkilerin, asla zulüm ve haksızlığa imkân vermeyecek şekilde bir denge ve düzen üzerinde kurulup icra edilmesinin adıdır ki bu da dinin hayattaki karşılığıdır.
Elbette bunların da temelinde, hesap verebilirliği esas alan bir akletme ve irade hürriyeti vardır ki bu da İslam fikriyatının özünü oluşturduğu gibi, Müslüman bireyin Yaratıcısına aracısız ulaşabilmesinin yegâne imkânıdır.
Bu esaslar, insanlığın varoluşu ile birlikte var olan varoluşsal insani gerçekliklerdir ki bu gerçekliklerin her bir adımı Yaratıcı İrade’nin tecellisi ve inayeti ile mümkün olmuştur, olmaktadır. Yaratıcının iradesi yaratılışın ilk evresinden beri tüm doğaya/evrene ve insana pek çok yol ve şekilde tecilli edegeldiği gibi inayeti de kullarının/yarattıklarının üzerinden eksik olmamıştır. Ki bu inayetin İlahi vahiy olarak son tecellisi Kur’an’dır ve onun toplumsal yansımasının/düzeninin adı olan İslam’dır. Dolayısıyla bu adımların her bir aşamasını da İslam/ silm/ barış olarak adlandırıla gelmiştir ki tarihi tecrübe de buna şahitlik etmektedir. Zaten bu adımların her bir aşamasının müntesibi de Hz İbrahim’in tanımlamasıyla “Müslüman” olarak isimlendirilmiştir ki son ilahi vahyin müntesiplerinin adı da Müslümandır/ Mü’mindir (Hac:22/78).(1)
Zaten isim- müsemma ilişkisi, ilişkilerin özünü, başını oluşturur.
Peki, bir fert olarak Müslümanla toplumu arasındaki isim müsemma ilişkisi nedir, nasıl bir tanımlama ve isimlendirme olmuştur. Birey olarak her bir müntesibinin adını koyan/belirleyen İlahi İrade (ilahi vahiy yoluyla), onun içinde yaşadığı ve her açıdan ona bağlı ve bağımlı olduğu (çünkü karşılıklı olarak sorumluluklar yüklenilmiştir; Müslümanın toplumuna, toplumunun da Müslüman bireye karşı görev ve sorumlulukları vardır.) toplumunun da adını koymuş olmasını gerekli kılar. Zaten öyle de olmuştur. Peki, bu Müslümanlar topluluğunun adı nedir? Kuran’daki isimlendirmeye geçmeden önce bu isimlendirmenin mahiyetini daha iyi kavrayabilmemiz için İslam’ın ilk yıllarından bu yana bu anlamda neler olduğuna karşılaştırmalı olarak bir göz atalım.
Kur’an’da Geçen Topluluk İsimleri ile İlgili Kısa Bir Değerlendirme
Bilindiği gibi İslam toplumu hakkında en meşhur tanımlama/isimlendirme “ümmet” ifadesidir; genellikle “İslam Ümmeti” diye ifade edilir. Ki bu isimlendirme Müslümanların tarihinin oldukça geç bir döneme aittir. Doğal olarak böyle bir isimlendirme Kur’an veya Resulullah’a ait bir tanımlama/ isimlendirme değildir. (2)
Ümmet kelimesinin kökü “ümm”dür. Arapça ’da anne de bu kökten gelir, “köken” ifade eder. Ümmet de her türlü “topluluğu” ifade eder. Kuran’da bir terim ve kavram olarak değil, nötr, edilgen bir kelime olarak geçer; canlı-cansız, akıllı-akılsız tüm varlıklara ait çoklukları için kullanılır. Yani küçük, büyük her bir grup ve kümeyi resmeder. Mesela, Şuayb Peygamberin kızlarının da aralarında olduğu bir grup çobanın oluşturduğu kalabalığa/ kümeye de (Kasas: 28/23), kuş sürülerine de (Enam:6/38) “ümmet” denir. Kelimenin Kuran’daki kullanımlarında niteliksel bir boyut yoktur, daima nicelik ifade eder. Bu nedenle Kur’an’da topluluğun niteliği, özelliği hep başka bir kelime ile tanımlanır. Mesala, “ümmetten müslimeten /teslim olan bir toplum” (Bakara: 2/128), “ummetun muktesidetun /mutedil, iktisatlı zümre” (Maide:5/66), “ummeten vâhıdeten / tek ümmet” (Hud:11/118), “ummeten vesetan/ mutedil, orta bir topluluk” (Bakara:2/143), “hayra ummetin/ hayırlı bir topluluk” (Ali İmran:3/110) gibi. Tüm bu kullanımlarda, toplumların “kim”liğini, niteliğini/mahiyetini “ümmet” kelimesi değil de, bu kelimeyle birlikte kullanılan müslimeten, muktesidetun, vesetan gibi kelimelerdir. Ümmet, çoklukla ilgilidir, çokluğun mahiyeti ile ilgili değildir.

Kuran’da toplulukları, çoklukları anlatan ifade eden pek çok kelime vardır; “cemaat” kelimesi bunlardan biridir. Bu kelime, Kur’an da ve İslam’ın ilk yüz yıllarında daima sözlük anlamında, toplamak ve toplanmakla ilgili olarak kullanılmaktadır. Topluluk anlamındaki kullanımı çok yaygın değildir ve kullanıldığı durumlarda belirgin, tanımlanmış yapıları, oluşumları ifade etmez.(3) Ancak Kur’an da ve İslam’ın ilk yıllarında bir topluluk ve grup anlamında daha çok, “hizb”(4) “fırka”, (5)“şia”,(6) “taife”,(7) Ayrıca Kur’an, aidiyeti de ifade eden topluluk anlamında çok yoğun bir şekilde (nötr bir anlamda) “kavm” kelimesini kullanır: Kur’an’da 126 kez geçer.
Grup ve toplulukları ifade eden bu kelimelerin hemen hemen hepsinin İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren sosyal ve siyasal hayattaki yansımaları biraz sorunludur ve ayrıştırıcı, ötekileştirici, dışlayıcı bir çağrışıma sahiptir. Bu olumsuz çağrışımların Kur’an’da da yansıması bulunmaktadır. (8) Sanırım bu olumsuz çağrışımlar, modern dönemlerde Müslümanları yeni isim arayışlarına yönlendirmiştir. İlk dönemlerden beri kullanıla gelen bir kelime olmasına rağmen “cemaat” kelimesinin her hangi bir gruba isim olmayışı ve “cami cemaati” gibi sıcak çağrışımlara kapı aralaması nedeniyle modern dönemde Müslümanlar kendilerini ve toplumsal yapılarını tanımlamak için “cemaat” kelimesini tercih etmiş olmalılar. Tabi bu kelime Müslüman coğrafyada sadece Müslümanların kendi oluşumlarını/ yapılarını ifade etmek için kullandıkları bir kelime değildir. Müslümanların modern dönemlere kadar kurdukları devletlerin kahır ekseriyetinde devlet toplum ilişkisi milletleri/dinleri merkeze alarak kurgulandığı için, devletin tebaası konumundaki insanlar kendilerini dinleri üzerinden Yahudi milleti, Hristiyan milleti olarak tanımlarlar, bu dinlere ait mezhep ve gruplar da kendilerini Falan Hristiyan cemaati, Ermeni cemaati, Süryani Cemaati, Falan Yahudi cemaati gibi, ki devlet de onları öyle isimlendirirdi. Ayrıca bir bütün olarak Yahudilik ve Hristiyanlık için “cemaat” ifadesinin kullanılması da modern dönemlere ait bir kullanımdır.
Müslüman Toplumun İsmi Olarak Millet kelimesi ve İsim Müsemma İlişkisi
Tekrar baştaki konumuza dönersek bir bütün olarak, tüm farklılıklarını, fikir ayrılıklarını, mezhebi anlayışlarını görmezden gelerek veya o durumları da içine alacak şekilde, İlahi vahye/Kuran’a ve Resule inanan kişileri/bireyleri tanımlayan bir kelime var ve İslam’ın her bir müntesibinin de üzerinde ittifak ettiği bir konu. Ayrıca bu gerçeklik Kuran tarafından açık bir şekilde ifade ediliyor: Kur’an, İslam’ın müntesiplerine Müslüman/ Müslümanlar, Mü’min/ Müminler diyor.(9) Ancak dediğimiz gibi bu, bir birey isimlendirmesi/ tanımlaması, Müslümanların oluşturduğu toplumun adı değil. İlk yüz yılda ve sonrasında en yaygın kullanım; “Müslümanlar” veya “Ümmet-i Muhammed”tir. “Muhammediyyun/ Muhammediler” şeklinde kullanımlar da söz konusudur. Zannımca bu son isimlendirme Müslümanlardan çok gayri Müslimler tarafından Müslümanları tanımlamak için kullanılmış olmalıdır; en azından İslam’ın ilk yıllarında böyledir.
Ben kurucu neslin, ilk Müslüman muhatapların Resul döneminde ve hemen sonrasında kendi toplumlarını, (bir bütün olarak, bütün Müslüman toplumlarını, topluluklarını içine alacak şekilde) isimlendirmek için “millet”, Millet-i islam/ İslam milleti ifadesini kullandıklarını düşünüyorum. Resulullah’ın da kendi inananlarını/toplumunu isimlendirmek için bu ifadeleri kullandığı kanaatindeyim. Zaten Kur’an’daki isimlendirme de bu şekildedir. Kur’an’da Müslüman topluluğu tanımlamak anlamında da “millet”(10) kelimesi özellikle de “milleti ibrahim” (11) ifadesi kullanılmaktadır.

“Millet” kelimesi “mll” kökünden türemiştir ve “mll” kökü Kuran’da bütün türevleriyle birlikte 12 defa geçmektedir. Ragıp, Müfredat’ında “millet” kelimesinin aslının “yazıyı ona imla ettim, söyleyip yazdırdım” anlamındaki “emleltü’l kitab” kullanımına dayandığını söylemekte ve Bakara:2/282 ayetindeki, “en yumille huve fel yumlil” kullanımını örnek olarak vermektedir. Bu kökün ayrıca “hubzu melletin / sıcak külde pişmiş ekmek” şeklinde kullanımın da olduğunu söyler ve kelimenin “sıcak”, “ateş”, ve külle olan ilişkisine de dikkat çeker. “Millet” kelimesi, “dyn/ din sözcüğü gibidir” diyen Ragıp el İsfehani; “millet, Yüce Allah’ın Kendi ahdine, emanına ve himayesine ulaşmaları için peygamberlerin diliyle kullarına teşri buyurduğu şeyin adıdır.” demektedir.(12)
Ebu Hilal el-Askeri ise, el-Furuk fi’l-Luga isimli kitabında; “millet” kelimesinin aslının “mell” olduğunu, “mell”in ise kurdun bir şeye, bir çeşit sıçrayışla saldırması” dır”, demektedir. Askerinin açıklamaları şöyledir: “Millet”in, “millet” diye isimlendirilmesi, ehlinin/halkının o millette sürekli olması sebebiyledir. Denilmiştir ki: “Milletin aslı, tekrar’dır.” Bu mana tekrar tekrar gidilip gelinerek çiğnene yol için söylenen “tarigun melilun” (işlek yol) ifadesinden alınmıştır. Aynı şekilde “melel” kelimesinin “bir şeyin nefse bıkkınlık verecek kadar çok tekrar etmesi” “millet” kelimesinin de felaketler karşısında birbirini koruyan toplumun davranış biçimi” olduğu söylenmiştir. Köken itibariyle kelime, bir humma (ateşli hastalık) türü olan “mellile” kelimesinden gelmektedir. Aynı kökten olan “melle” kelimesi de “ocak, sıcak kül” anlamındadır. Et vs. pişinceye kadar uzun süre ocağa gömüldüğü için bu ad verilmiştir.”(13) Askeri “millet” ile “din” kelimelerini karşılaştırırken de; Millet, “şeriatın bütününe” din ise şeriat mensuplarının her birinin sahip oldukları şeye” verilen ismimdir. Nitekim “fulanun hasenu’d-dini/ falanın dini güzeldir” denir, fakat “hasanu’l-milleti/ milleti güzeldir” denilmez. Ancak “hüve min-ehli’l-milleti / o millet ehlindendir” denilir. Her millet bir dindir ancak her din bir millet değildir. Yahudilik bir millettir, çünkü bünyesinde bir takım şeriatler bulunmaktadır. Oysa “şirk” bir millet değildir.” (14)
Bu tariflerden de anlaşıldığı gibi “millet” ahlakı, şeriatı, ahkâmı/ hukuku, bağlayıcı kuralları olan dinin adıdır. Yani millet, yöneten dinin adıdır. “İslam milleti dediğimizde, hem yöneten, hem inananının hayatına dokunan ve hem de her boyutu ile toplumsal hayata müdahil olan İslam’ı kastetmiş oluruz.
Şimdi de “millet” kelimesinin Kuran’daki kullanımlarına bir göz atalım ve tartıştığımız konuyu biraz daha açalım. Önce “millet” kelimesinin, “İbrahim” ekinin yer almadığı kullanımlarına bakalım; bu şekilde iki ayet var.
“Son (öteki) dinde (el-millet’i-lahireti) bile böyle bir şey duymadık. Bu, uydurmadan başka bir şey değildir” (Sad: 38.7).
(Yusuf ise onlara) şöyle demişti: “Size verilecek yemek gelmeden önce, onun (gördüğünüz rüyaların) akıbetini mutlaka size bildireceğim. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ki ben Allah’a inanmayan bir kavmin dininden (millete kavmin) uzaklaştım. Onlar, ahireti inkâr edenlerin ta kendileridir” (Yusuf:12/37).
Bu ayetlerden “millet” kelimesinin kapsamlı bir sisteme sahip “din” anlamında kullanıldığını anlıyoruz. Çünkü Yusuf Peygamberin “Allah’a ve ahirete inanmayan bir kavmin dinini terk ettim” dediği din, derin ve karmaşık bir sisteme sahip olan Firavunlar döneminin dini olsa gerektir. Ki bu dönemin Mısır’ı gelişmiş bir ekonomik ve siyasal bir sisteme sahipti ve Fravunlar bu sistemin hem dini hem de siyasi otoritesi olarak merkezinde olan kişilerdi. Ayrıca Yusuf Peygamberin kardeşini yanında alıkoymak için merkezi hukuk sistemine atıf yapması (Yusuf:12/76) (ki orada “dini’l meliki /melikin dini” ifadesi kullanılıyordu), reddettiği dinin karakterini ve kanuni boyutunu da ortaya koyuyordu. Ayrıca bu kullanım “millet” kelimesi ile “din” kelimesinin aynı anlama geldiğini de gösteriyordu. Sad suresinin 7. ayetindeki el-millet’i-lahireti ifadesine gelince; bu ifade ile Hicaz çevresindeki Yahudi ve Hıristiyan dinlerinin kastedildiği çok açıktır. İster biri isterse ikisi birlikte kastedilsin bu dinlerin ikisi de hukuk düzenleri ve toplumsal kuralları, gelenekleri olan dinlerdir. Zaten “milleti ibrâhîme” ifadesinin geçtiği ayetlerdeki kullanımlarda millet kelimesi her boyutu ile şümullü bir dini yapıya/ kuruma karşılık gelmektedir.

Milleti ibrâhîme ifadesinin geçtiği ayetlerdeki anlatımlar, Müslümanların toplumlarının isminin niye millet terimi ve İbrahim Peygamberle irtibatlandırıldığının cevabını da veriyor. Önce ilgili ayetlere bir göz atalım.
“Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine (millete ebai ibrahim…) uydum. Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu, Allah’ın bize ve insanlara olan lütfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler” (Yusuf:12/38).
De ki: “Şüphesiz ki Rabbim beni doğru yola, doğru dine, (Allah’ı) bir tanıyan ve müşriklerden olmayan İbrahim’in dinine (millete ibrâhîme hanifen) ulaştırdı” (Enam/:6/161).
Sonra da sana: “Doğru yola yönelerek İbrahim'in dinine (milleti ibrâhîme) uy! O müşriklerden değildi” diye vahyettik” (Nahl:16/123).
Ve Allah'ın davası için, O'nun yolunda gösterilmesi gereken en zorlu, en üstün çabalara girişin; (mesajına muhatap ve taşıyıcı olarak) sizi seçen ve din konusunda üzerinize bir zorluk, bir güçlük yüklemeyen O'dur: (ve size) atanız İbrahim'in (millete ebîkum ibrâhîm) dinini (izlemeyi öneren de O). Elçi'nin sizin önünüzde ve sizin de tüm insanlığın önünde gerçeğe tanık olmanız için geçmiş çağlarda da, bu ilahi mesajda da, sizi “Müslümanlar/muslimîne” ('kendilerini yürekten Allaha teslim edenler') diye isimlendiren O'dur. Öyleyse, salatta devamlı ve duyarlı olun (aqimu’s-sala), arınmak için verilmesi gerekeni verin (eta uz-zekata) ve sımsıkı Allah'a bağlanın. Sizin gerçek Efendiniz/mevlanız O'dur; ne üstün, ne yüce Efendi/mevla; ne üstün, ne yüce Yardımcı/nasır! (Hac:22/78).
Kendini bilmezlerden başka kim İbrahim’in dininden (milleti ibrâhîme) yüz çevirir ki! Yemin olsun ki biz onu dünyada (elçi) seçmiştik; şüphesiz ki o, ahirette de iyilerden (olacak)tır (Bakara:2/130.)
Onlar: “Yahudi ve Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” derler. De ki: 'Hayır, (bizimki) batıl olan her şeyden yüz çeviren ve Allah'tan başkasına ilahlık yakıştıranlardan olmayan İbrahim'in inanç (millete ibrâhîme) sistemi(dir) (Bakara:2/135).”
De ki: “Allah doğruyu söylemektedir: O halde, batıl olan her şeyden yüz çeviren ve Allah'ın yanısıra hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayan İbrahim'in inanç sistemine (millete ibrâhîme) uyun.” (Ali İmran:3/95).
Bütün benliğini Allaha teslim eden, daima iyilik yapan ve her türlü batıldan yüz çeviren İbrahim’in inanç sistemine (millete ibrâhîme) Allah’ın onu sevgisiyle yücelttiğini görerek uyan kişiden daha iyi iman sahibi kim vardır? (Nisa:4.125)
İşlerinde doğru olarak kendini Allah'a veren ve İbrahim'in, Allah'ı bir tanıyan dinine (millete ibrâhîme hanifen) tâbi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahim'i dost edinmiştir (Nisa:4.125).
Bu ayetlerdeki kullanımlarında “millet” terimi, kelimenin tüm anlamalarını kapsar bir şekilde, bir silsileden, devamlılıktan ve kapsayıcılıktan söz etmektedir. Bu ayetlerde konu edilen millet/din, aynı öze bağlı olarak sürekli yenilenerek devam etmektedir. Bu din, mekân açısından bulunduğu coğrafyanın dışına taşan bir mekânsallığa/habitata, muhataplığa ve etkiye sahiptir. Zaman açısından da İbrahim ve neslinin örnekliğinde görüldüğü gibi hep var olagelmiş anlayışın/ inancın andaki izdüşümü olması yanında, zamanı aşan bir karakteri ve iç donanımı da söz konusudur. Muhammedi mesajın/Kurani vahyin nöbeti devraldığı nokta ve anın da adıdır. Dolayısıyla son İlahi vahyin inşa ettiği itikadi ve toplumsal nizamın (yani din-i İslam’ın) zaman ve mekân açısından kuşatıcılığı ve devamlılığı, coğrafya gerçekliğinin bir gereği olarak İbrahim örnekliğinde ve şahitliğinde ortaya konmuştur.
Bu aynı zamanda, hem mevcut dönem muhataplarının hem de sonraki dönemlerdeki muhtemel muhataplarının İlahi vahyin mesajının, ilke, hedef ve amaçlarının, sabitelerinin gereği gibi anlaşılması, anlamada ve uygulamada bir zaaf ve boşluk kalmaması/ oluşmaması için dönemin muhataplarının üzerinde ittifak ettiği bir sembolik önderlik (İbrahim) ve sistem/din (millet-ibrahim) üzerinden ifade edilmiştir. Yani bu yeni ilahi mesaj, muhatapların üzerinde ittifak ettiği kadim bir toplumsal nizamın ve onun arkasındaki temel fikriyatın güncellenmesinden ibarettir. İçerisinde millet ve İbrahim kelimelerinin geçtiği ayetler böyle bir toplumsal tabanın ve fikrayatın varlığını ortaya koymuştur. Ayrıca, İbrahim’in hanifliği, müşrik olmaması ve ahiret vurgusuyla ortak fikriyata/anlayışa, inanca da atıf yapılmıştır. Ayrıca bu “millete/i İbrahim” vurgusu gelecek nesillerin ilahi vahyin toplumsal/ sistemsel, hukuksal boyutunun örtülmesinin önüne geçilmesinin bir önlemi olarak da görülebilir. Muhammedi Vahiy salt teorik bir söylem değil ahlaki ve toplumsal/ hukuki bir nizamdır/dindir. Yani Muhammedi/Kurani nizam, yöneten bir millet-i İslam’dır.
Cahiliye Dönemi Hayat, Toplum ve Din Tasavvurları

Şimdi de millet merkezli toplum tasavvurunun Müslüman toplumlardaki, yani Müslümanların tarihindeki serancamına bakalım. Ancak bunun için önce İslami dönemde (Resul döneminde) neler olup bittiğini, hangi devrimlerin, değişim ve dönüşümlerin yaşandığının bir fotoğrafını çekmemiz gerekir. Bu Muhammedi/Kurani devrimlerin (siz İbrahimi devrimler diye de okuyabilirsiniz) mahiyetinin gereği gibi kavrayabilmek için, nereden nereye geldiğini, neleri yıkıp değiştirdiğini, neleri tashih edip dönüştürdüğünü görmek gerekir. Bu nedenle burada bölgenin İslam öncesi toplumunun siyah-beyaz bir fotoğrafını çekmek, Cahiliye döneminin toplum tasavvurunun ne olduğuna dair bir iki kelam etmek istiyoruz.
Bilindiği gibi Cahiliye dönemi iktidar anlayışı kabile merkezlidir. Çünkü İslam öncesi Arabının dünya tasavvuru, kabilesinden; insan tasavvuru, kabiledaşlarından; hak ve sorumlulukları, kabilesinin çıkarlarından; yasaları da kabilesel örften ibarettir. Temel sloganı “Zalim de olsa Mazlum da olsa kabiledaşlarına/ kardeşlerine yardım et.” dir. Bir Arap, “biz” veya “ben” dediğinde kabilesini kastetmektedir. Onun için onların nazarında adalet, kabile çıkarlarının korunması demektir.
Bu anlayışın bir devamı olarak İslam öncesi Arabının zihninde yeryüzü, iki parçalıdır. Kabilesi ve kabilesinin dışındaki dünya. Ahlak dâhil tüm temel algılar, değerler ve hukuk bu çerçevede, bu anlayış içerisinde şekillenir. Kabile dışındaki tüm dünya, tüm kabile toprakları (anlaşmalı oldukları kabilelerin toprakları kendi topraklarının bir parçası sayılır) onlar için her boyutu ile tam bir “talan” alanıdır. Bu konuda oradakine sahip olma dışında hiçbir ahlaki ilke ve prensip söz konusu değildir. Talandan elde edilen “şey”, kabilenin ortak ganimetidir. Kabile dışındakilere karşı hak ve özgürlüklerin bir sınırı olmadığı gibi oralarda yaşayanlara karşı herhangi bir sorumluluk ve ahlaki kaygı da duyulmazdı. Yani temel prensip sorumsuzlukların sınırsızlığıdır. Onların canı, malı, namusu, her şeyi onlar için helaldir. Kızlarını, kaçırabilir, mal, hayvan ve eşyalarını yağmalayabilirlerdi. Bunu bir erdem, yiğitlik ve ahlaki bir davranış olarak görürlerdi. Onlar için “talan günleri”, yiğitliğin ispatlanacağı günlerdir.”
İşte puta tapıcılık bu somut algının ve çöldeki belirsizliğin dolayısıyla koyu kaderciliğin bir sonucu olarak ortaya çıkmış olsa gerektir. Bu anlayışın en belirgin özelliği de putlardan şefaat beklentisiydi. Çünkü bu anlayış onlara, sıkıntı ve felaketlerle dolu bu coğrafyada/arzda onları putların şefaati dışında tutunacak bir dal bırakmamıştı. Ayrıca bu somut algının bir tezahürü olarak bu coğrafyanın insanların inançlarında ahiret anlayışı da mevcut değildi.
Kabileler arası savaşların onları bitkin düşürüp fakirleştirdiği yıllarda “haram aylar” icat edilerek, en azından bu aylarda savaşmamak üzerine bir anlayış ve bir gelenek oluşturulmuştu. Bu gelenek sayesinde “İlaf Kurumu” varlığını devam ettirebilmiş, bölge bir nebze de olsa ekonomik ve siyasi özgürlüğünü koruyabilmişti.

Peki, böyle bir anlayışa ve toplum tasavvuruna sahip bu insanlar/ topluluklar kendilerini nasıl isimlendiriyorlardı. O dönemde bugünkü anlamda bir “Arap” isimlendirmesine rastlamıyoruz. Çevre toplumları tarafından çöl ve taşlık alan halkı anlamında bir “Arap” ifadesi söz konusu olsa da bu bir etnisite ve toplum adı olarak kullanılmıyordu. Sami dil ailesi içerisinde yer almalarına rağmen dilleri, Sami kültür çerçevesinde bir isimlendirmeyle değil parçası oldukları coğrafyayla ilişkili bir tanımlamayla “Arabi” olarak ifade ediliyordu. Kur’an’da da “bedevi” olarak adlandırılan çöl sakini Araplar için “el-‘Arab” ifadesi kullanılmaktadır.(15) Bu toplumların kendilerini “müşrik” olarak isimlendirmedikleri de kesindir. Çünkü Arap Yarımadasının Kitap Ehli olmayan sakinleri için “Müşrik” isimlendirmesi ilk defa Kur’an tarafından yapılmaktadır. Bu sakinler için ikinci bir isimlendirme de bölgenin Ehli Kitap sakinleri tarafından yapılmaktadır: “ümmi” ifadesi. Bu isimlendirme daha çok kavga ve rekabetin sonucu gibi görünüyor. Bu konuda Kur’an’da açık atıfları var.(16) Ehli Kitap, kendileri gibi vahiy kültürüne sahip olmayan/ kitabi olmayan (bir kitap ve peygamberleri bulunmayan) yarımada sakinlerini, biraz da ötekileştirmek ve aşağılamak için “ümmi” olarak, yani aşkın bir otorite ile doğrudan bir bağı olmayan, bir şeriatı/ hukuk düzen bulunmayan bir topluluk olarak görüyorlardı. Arapların bu isimlendirmeyi kabul ettiklerine dair ne Kur’an’da ne de diğer metinlerinde bir işaret yoktur.
Yarımada sakinlerinin başat kültürlerinin kabile asabiyesi olması nedeniyle kendilerini bu tür dini ve kültürel isimlendirmelerin ötesinde coğrafi ve mekânsal özelliklerine göre kabile aidiyetleri çerçevesinde isimlendirdikleri kanaatindeyim; “Necidli”, “Cürhümlü”,“Beni Bekir’den” “Kureyşli” gibi… Aslında Yahudi ve Hristiyanlar da dini aidiyetleri bir tarafa bırakılırsa, onlar da kendilerini kabile isimleri ile isimlendiriyorlardı. Yahudilik onların üst bir kimliğiydi. Bu üst kimliğe rağmen bazı Yahudi kabileler, bir Arap kabilesi ile anlaşarak kendi dindaşlarının karşısına geçebiliyorlardı. Onlarda da asıl bağlayıcı olan şey bağlı olduğu kabile ve kabile kültürüydü. Kısacası tüm yarım ada sakinleri hangi dini anlayışa/ kökene sahip olurlarsa olsunlar kendilerini kabile aidiyetleri çerçevesinde isimlendiriyorlardı. Ancak tartışma/ konuşma, doğrudan inanç veya din ile ilgili olduğunda kimin hangi inanca/ dine bağlı olduğu ortaya çıkıyordu. Bunun dışındaki her durumda; sosyal hayat, ticari ilişkiler, ortaklıklar, kavgalar, savaşlar, anlaşmalar, evlilikler var olan kültür çerçevesinde cereyan ediyordu ki bu baskın kültür kabile asabiyesiydi. Yani ön planda olan kabile aidiyeti ve isimlendirmesiydi.
İslam öncesi dönemde Arap yarımadasında ister ehli kitap olarak isimlendirilen Yahudi ve Hıristiyanlar, isterse Ehli kitap tarafından “ümmi” olarak isimlendirilen müşrik Araplar Arapça konuşuyordu. Arapça ve Arap kültürü bu toplumların asgari müştereğiydi. Hatta daha ötesi Arap kültürü, dini inancı ve etnik yapısı ne olursa olsun bütün toplumları kuşatan bir niteliğe sahipti. Bu nedenle “milleti ibrahim” isimlendirmesi hem Ehli Kitap hem de diğer Müşrik Araplar için de bir özlerine dönme çağrısıydı.
Aynı şekilde bölgedeki din tasavvuru inanç merkezli olmaktan çok kültür merkezliydi ve bu kültürün temelini de bölgenin örf ve adetleri oluşturuyordu. Yüce bir İlah ve Yaratıcı olarak Allah mevhumu, hatta gerçekliği inançlarının temelini oluştursa da sözlü kültürün bir yansıması/ gereği olarak pratik hayat, teori ve akidelerden çok gelenekselleşmiş ritüeller üzerinden yürüyordu. Burada en önemli ve etkili şey bir zamanlar toplumda özel bir öneme sahip olan, topluma dokunmuş, karşılığı olan, toplum tarafından sevilip sayılan şahsiyetlerin efsaneleşmiş hayatlarının günlük hayattaki karşılıkları üzerinden yürüyordu. İşte onları bir arada tutan kuvvet asabiye olarak adlandırılırdı ve her kabilenin asabiyesi de kendine özgüydü.
(Devam Edecek)
--------------
KAYNAKLAR:
(1) Ve Allah'ın davası için, O'nun yolunda gösterilmesi gereken en zorlu, en üstün çabalara girişin; (mesajına muhatap ve taşıyıcı olarak) sizi seçen ve din konusunda üzerinize bir zorluk, bir güçlük yüklemeyen O'dur: (ve size) atanız İbrahim'in (millete ebîkum ibrâhîm) inancını (izlemeyi öneren de O). Elçi'nin sizin önünüzde ve sizin de tüm insanlığın önünde gerçeğe tanık olmanız için geçmiş çağlarda da, bu ilahi mesajda da, sizi “Müslümanlar/muslimîne” ('kendilerini yürekten Allaha teslim edenler') diye isimlendiren O'dur. Öyleyse, salatta devamlı ve duyarlı olun (aqimu’s-sala), arınmak için verilmesi gerekeni verin (eta uz-zekata) ve sımsıkı Allah'a bağlanın. Sizin gerçek Efendiniz/mevlanız O'dur; ne üstün, ne yüce Efendi/mevla; ne üstün, ne yüce Yardımcı/nasır! (Hac:22/78).
(2) Ümm/ümem/ümmet: Enam:6/38, 42, Araf:7/38, 160, 168, Hud:11/48, Rad:13/30, Nahl:16/63, Ankebut:29/18, Fatır:35/42, Fussilet:41/25, Ahkaf:46/18, Bakara:2/128, 134, 141, 143, 213, Ali İmran:3/104, 110, 113, Nisa:4/41, Maide:5/48, 66, Enam:6/108, araf:7/34, 38, 159, Yunus:10/49, Rad:13/30, Hicr:15/5, Nahl:16/36, 84, 89, 92, 93,120, Hac:2/34, 67,Müminun:23/43,44, 52. Neml:27/83, Kasas:28/23, 75, Fatır:35/24, Mümin:40/5, Zuhruf:43/22, 23, 33, Casiye:45/28.
(3) Bknz: Cemaa: Ali İmran:3/155, 166, Enam:6/149, Enfal:8/41, Adiyat:100/5.
(4) Hizb: Maide:5/56, Kehf:18/12, Müminun:23/53, Rum:30/32, Fatır:35/6, Mücadele:58/19, 22.
(5) Fırka: Tevbe:9/122, 56, Şuara:26/63, Rum:30/32.
(6) Şia: Enam:6/65, 159, Kasas:28/4, Rum:30/32
(7) Taife: Ali İmran:3/69, 72, 154, Nisa:4/81, 102,113, Araf:7/87 …
(8) Mü’minun: 23/53 - (İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.
Rum:30/32 - Onlardan ki dinlerini ayırıp öbek öbek (şiian) olmuşlardır, her hizib kendilerindekine güvenmektedir/ kendinde olanla yetinmektedir.
Enam:6/159 - Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.
Kasas:28/4 Çünkü Fir'avn o yerde başkaldırmış ve ahalisini fırka fırka (şian) edip arkasına takmıştı, onlardan bir taifeyi ezmek istiyor, oğullarını boğazlatıyor ve kadınlarını hayata atıyordu, o cidden müfsidlerden idi.
Şura: 42/13 - Sizin için: dinden Nuh’a tavsiye ettiğini ve sana vahyeylediğimizi ve İbrahim’e ve Musâ’ya ve İsâ’ya tavsiıye kıldığımızı teşri' buyurdu şöyle ki: dinî doğru tutun ve onda tefrikaya düşmeyin, müşriklere bu da'vet ettiğin emir ağır geldi, Allah ona dileklerini seçecek ve yüz tutanları ona hidâyetle erdirecektir.
Ayrıca “fırka” kelimesi ile” tefrika” kelimesinin aynı kökten geldiğini de hatırlayalım.
(9) Hucurat:49/14-15, 6, 1,2, 6, 10, 11, 12, 17, Hac: 22/78, Zuhruf:43/69, Bakara:2/128, 132, 133, 136, Ali İmran:3/52, 64, 67, 80, 84, 102, Enam:6/163, Araf:7/126, Yunus:10/72, 90, Hud:11/14, Yusuf:12/101, Nahl:16/89, 102, Neml:27/91, Rum:30/53, Ahzap:33/35, Fussilet:41/33, Zariyat:51/36, Kalem:68/35, Cin:72/14.
(10) Yusuf:12/37, 38, Hacc:22/78, Sad:38/7.
(11) Bakara:2/130, 135, Ali İmran:3/95, Nisa:4/125, Enam:6/161, Nahl:16/123)
(12) Ragıp el-İsfehani, Müredat, “mll” maddesi, s. 1388,1389, ter. Yusuf Türker, Pınar Yayınları, İstanbul.
(13) Ebu Hilal el-Askeri, el-Furuk fi’l-Luga, s.322, ter. Veysel Akdoğan, İşaret Yayınları, İstanbul
(14) Ebu Hilal el-Askeri, el-Furuk fi’l-Luga, s.323, ter. Veysel Akdoğan, İşaret Yayınları, İstanbul.
(15) el-‘Arab”; Tevbe:9/90, 97, 98, 99, 101, 120, Ahzab:33/20, Fetih:48/11,16, Ahzab:49/14
(16) “Ümmi”; Araf:7/157,158, Şura:42/52, Ankebut:29/48, Bakara:2/78, Ali İmran:3/20,75, Cuma:62/2,
Geleneğin Önemi|Vahdettin İNCE
05.04.2026
MHP İstanbul Teşkilatı feshedildi
06.04.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 2 ÜSTÜN BOL 29.04.2026
Surelerin Mesajları: LEYL SURESİ - 9 OSMAN KAYAER 04.05.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Arada Kalan Hamas ve Direnen İran DERVİŞ ARGUN 06.04.2026
Green Card Sevdalıları CYRANO DE BERGERAC 07.04.2026